Posts Tagged ‘ Walter Benjamin ’

Baktığım An, Kaybolmuştu..

 

tanrı west virgina madencilerini devrimci olmak için
değil 46 model Chevrolet sahibi olup Cenevre’ye
kaçmayı arzulamak için yarattı- para nelere kadir..

Bob Dylan, Tarantula.

Görülmek istenmek, başkası tarafından, toplumu var eden bu olsa gerek. Konuşmak istemek, başka yüzlere. Dinlemek başkalarını. Başkaları hep cehennemdir, oysa. Sartre. Ve bu cehennemleri cennet ütopyalarına dönüştürmek, dünyaya içkin bir şeydir. Ya da can sıkıntılarını kendinden geçmenin devrimci heyecanlarına dönüştürmek. Walter Benjamin de, bu yüzden başta kendi evi olmak üzere, tüm evlerden uzaklaşmak ister.

Benjamin’in kendini kaybetmeye olan ilgisinde “ sarhoşluğun gücünü
devrime kazanma” isteği kadar kendi sınıfsal kökeninden, içinde yetiştiği
burjuva evinden, ana babasının toplumsal üstünlüğünden,
evlerinde verdikleri sıkıcı davetlerden, ağır mobilyalarla döşenmiş
odalardan, o odaları süsleyen porselen ve gümüşlerden duyduğu sıkıntının
payı olmalıdır. ( aktaran Gürbilek, 2011: 133)

İnsan varlık olarak başka gözlere açık, bu yüzden savunmasız, bu yüzden fazla telaşlı. Başkalarının zihninde çarpık bir imge korkusunu taşır hep. Ölüm anında bile güzel elbiseler giymeye çabalar, saçlarını düzeltmek için didinir. Tarkovski, kurşuna dizilmeden önce buna benzer bir eylemde bulunan bir karakteri anlatır.[1] İnsan hasta bir varlık, tuhaf, kendi özgürlüğünü seve seve başkalarının ellerine teslim eder. Yeryüzüne zerdüştün istediği tipte insanlar gelinceye kadar bu hastalık devam edecek. Ya da bilmediğimiz bazı azınlıklar bu hastalığın dışında olabilirler. Bir umut ilkesi.

Kimseler seni görmeden, başkalarını görmek istemek,  bir kıyıda seyretmek biraz da, buydu varlık arzusu. Kamera – varlık- arzusu da diyebilirsin. Başka hayatları gözlemlemek, sokaktan gelip geçenleri. Ne yapıyordu bu başkaları? Sinema işte bu soruya bir cevaptı.

Ne iktidar uygulamak, ne de gözün iktidarına maruz kalmadan, kıyıdalıkları işgal etmek. İmkânsız bir yaşam, imkânsız bir göz. Biliyordu ki yasal kurumlar buna bile tahammül edemezlerdi. Hep kendi denetimleri altında olsun isterler, kendi ürettikleri bireylerin. Denetim dışına çıkmayı düşünmek ve bunun ötesine geçmek için, yaşarken ölümü deneyimlememiz gerekiyor. Blanchot bunu çok iyi yaptı, kendi yaşamında, günün deliliğinde, yazınsal uzamında, son insanında. Son insan da öldüğünde geriye ne kalacağını biliyorum. Denetim –dışı alanlar. Bu yüzden denetim-dışılık hayvan, moleküler, müzik oluşlara girmekle yakından ilgili.

banknot

Alberto Giacometti’s sculpture on 100 Swiss Franc banknot

Bir görünmez göz, iktidarları korkutabilir. Yazmak da bir tür görülmek değil midir? Bir yazı kendini ne kadar görünmez kılabilir? Bir başkalık üretmek adına yazıyı anlamsız, dil-dışı kılmak; yazıyı bu görme baskısından kurtarabilir. Görme baskısı, rasyonel bir mikro-devlet alanı üretir. Bundan kaçış, saçmalamak, anlamsız kesmeler ya da iletişimsizlik kanallarını açmaktır. Şiirsel akışlar, delice kahkahalar, Cut-up. Bir çığlık-yazı, tıpkı Artaud, Beckett, Burroughs, Joyce gibi.

En yakınımızdaki göz, kendine benzetmek istiyor diğer gözü.
Kendi gördüğünü en yakındakinin de görmesini arzuluyor. Kendi gibi görsün, kendi gibi konuşsun istiyor. Başkalık üretimi, herkesin farklı bir şey gördüğü yerde başlayacaktır, farklı bir dil konuşmaya başladığında. Şairlere bu yüzden çok ihtiyaç var. Kendi uzamlarını çöl ve okyanus kılıp, yazanlara bir de.

Parayı, kimlikleri ve ulusal sınırları imha edecek bir toplumsal sistem daha gelmedi yeryüzüne. Bu yüzden kurumlar içerisinde, sermayenin üretimini sağlamak adına oyalanıyoruz. Bu toplumsal yaşam, herkesi işçileştirmek arzusuyla bir tür toplumsal fabrika üretiyor. Ve denetleyen bakışlar buralardan çoğalarak, bütün bir aynılık döngüsünü yaratıyor. İşçileşmek istemeyen en yakını tarafından her türlü şiddete maruz kalıyor. O yüzden işçileşmeye direndiğimiz kadar, başka bir yaşam mümkündür. Tekil direnişler, kolektif direnişlerle düğümlendiğinde devrimci bir ana girmiş oluruz. Açıkça, cesurca iktidara kafa tutanlar ile bunu gizlice gerçekleştiren kitlelerin bir isyan anında meydanlarda buluşması.[2]

Görmeyi ve yaşamı sakatlamaya ilk itirazın, bu para toplumunun kalbine olması gerekir. Hayatının değerini düşürüp, bizde suçluluk duyguları, kölelik eğilimi yaratan da budur. Köle ve efendisi, yargıç ve madun kişinin kendine olan özgüveni ve saygısını yok eden ikilikler yaratırlar. Oysaki yaşam, tüm bu ikiliklerin ötesinde, kişinin kendi bedensel eyleme kudretini artırmasındadır. Bu anlamda Spinoza’nın etik öğretisini pratiğe dökmemiz gerekir.

Spinoza’da açık olarak bir “hayat” felsefesi vardır: Bu felsefe tam tamına,
bizi hayattan koparan şeylerin, hayata karşı duran, bilincimizin koşullarına
ve yanılsamalarına bağlanmış tüm aşkın değerlerin toptan bir reddinden
ibarettir. Hayat,  İyilik ve Kötülük, kusur ve yetenek, günah ve kurtuluş
kategorileriyle zehirlenmiştir. Hayatı zehirleyen şey, kindir; buna, kendine
karşı duyulan kin de dâhildir, yani suçluluk duygusu. ( aktaran Deleuze,
2005: 33)

İşsizliği ve çalışmamayı bir özgürlük alanı yaratımı için fırsat bildiğimizde, bu para toplumu için çanlar çalmaya başlayacaktır. Cesurca kendi yaşamlarımızın gerillaları [3] olduğumuzda, o zaman itaat etmeyi bırakacağız. Ve bizlerin sisteme değil, sistemin bize ihtiyacı olduğunu anladığımızda korkmayı bırakıp, özgürleşeceğiz.

 

Özgür Gündem

Notlar:

Gürbilek, Nurdan (2011) Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis.

Deleuze, Gilles (2005) Spinoza: Pratik Felsefe, çev. Ulus Baker, İstanbul: Norgunk.

Badiou, Alain (2011) Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çev. Murat Erşen, İstanbul: Monokl.


[1] Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir. Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler. Mevsim sonbahar. Ölüme mahkûm bu insanlara paltolarını ve ayakkabıları çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır. Mühürlenmiş Zaman.

[2] Kolektif parrhesia başladığında, tekil parrhesiastes’lerin önceki tek tek çıkışları ikincilleşir, hiçbir doğru halkın doğrusunu temsil edemez hale gelir, aracılar (çeşitli siyaset erbapları ve otoriteleri) geçersizleşir, doğruyu söylemek isteyen bütün aracıları ortadan kaldırdıkları tümüyle şeffaf, açık bir sahne yaratırlar -elbette en görülür yerde, şehrin meydanında olacaktır bu. Bkz.  http://surmetinler.blogspot.com/2013/01/foucault-ile-anarsizmin-rabitalari.html

[3] Gerilla figürü ile bağlantılı düşünebileceğimiz asker figürü ile ilgili olarak Badiou kendi düşüncülerini şöyle açıklamakta:” (…) Askerin insanoğlunun bir hakikate tutulduğundaki üç temel özelliğini içeren bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. En başta, bu herkes için bir örnek, evrensel bir sesleniştir; sonra, bu, yapacak hiçbir şey olmadığının düşünüldüğü bir zamanda birisi tarafından gerçekleştirilebilecek olana misaldir, yeni bir olanağın yaratılmasıdır; son olarak, hakiki bir fikrin hizmetindeki bir eylemde bulunan ölümsüzlüğe ve edebiliğe bir örnektir. İçkin bir ölümsüzlüğün yaratılmasıdır.” s. 69.

Written by: Mehmet Oruç

Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”