Posts Tagged ‘ Van Gogh ’

Pazar

 

Bu tufandan sonra, isterim ki
yalnızca güvercin
ama bir tek güvercin
kurtulsun bir kez daha.

Boğulurum çünkü bu denizde,
uçup gitmese güvercin
ve getirmese son anda
o yaprağı. (Bachmann, 1990: 18)

‘Bu çocuklar cam yiyordu, hangi çocuklar? Hiç kimse bilmiyordu..’

‘Çok sıkılırsan gider bir koyu kahve hazırlarsın kendine’ deyişini anımsadı belli belirsiz. Evet çok sıkılıyordu. Sanırım bu defa kahveler O’nu kurtarmaya yetmeyecekti. Ama olur mu kahveler O’nun gizli kurtarıcısıydılar. Teklifsiz bir misafirini ağırladığında özellikle. Bir tür sessizlikle başa çıkma denemesi de denilebilir. Suyun kaynamasını beklemek, fincanları raftan indirmek; birinin konuşmaya başlamasını beklemekten daha dayanılır geliyordu.

Böylesi zamanların bir diğer kurtarıcısı Beckett’ti O’nun için. Hayatını çok anlamlı ve düzenli yaşamaya çalışması büyük tehlikeydi. Bunun farkına varmasını sağlıyordu Beckett ve kahramanları.

Godot’da , yapacak hiçbir şeyin olmadığı o harika dünyayı keşfederiz. Sadece ayakkabılarımızı seyredeceğimiz ya da bir şalgam yerine bir havuca sahip olmak için direteceğimiz veya ahenkli şapkalar oyununu oynayacağımız bir dünya.’  ( Bersani ve Dutoit, 2006: 39-40)

 

Kapı açıldı. Gelen teklifsiz misafiriydi. O anda kedisi kuyruğunu kıstırıp büzüldüğü köşesinden şöyle bir başını uzattı. Sevimli ve uysal bir görünüşü vardı. Sanki içinden geçirdiğin düşünceleri sezmiş gibiydi. Aranızda kısa bir selamlaşma gerçekleşti. Karşılıklı gülümsediniz.

– Tam ben de sıkıntıdan kahve suyunu koymuştum, ne iyi yaptın gelerek.
– Hahaha… Kahveler iki oldu desene.

Kedi, kalkıp bacaklarına sırnaşmaya başladı. Bir yandan da masumca geriniyor. Birazdan miyavlayacak. Sanırım karnı acıktı. Mamasını bir fincanla ölçerek O’nun için hazırladığın kaba koyuverdin.

– Şimdi bizimle birlikte kahve içebilseydi ne keyifli olurdu, dedi gelen misafir.

Bu arada su kaynamıştı. Kahveleri hazırladın. Tüm bunlar olup biterken misafir başından geçen şeyleri anlatıyor, kısaca görüşmediğiniz zamanlarda ne yaptığını söylemeye çalışıyordu. Uzun zamandır birbirlerinden haber alamayan bütün insanlar bunu mu yaparlar acaba? Ne yaptın? Ve sözcüklerle bunu anlatmaya çalışmak birkaç yarım saatliğine, tüm o kaosumsu duygulanımları anlatmak..

Kahveler içilmeye başlandı. Sen de ne yaptığını anlatıyorsun. Bir şeyler okuduğunu, bir şeyler karaladığını, bunun ‘Cam Yiyen Çocuklar’ adında bir öykü olduğunu anlatıyorsun. Aklında hep parlayıp sönen düşler olduğunu söylüyorsun. Bu devletle, bu terör yasalarıyla yaşamanın zorluğundan her ikiniz de şikâyetçisiniz. Küçük aralıklar açmak istiyorsunuz bu baskıcı ortamda. Ruhunu daraltan sıkıntının kaynağı belki de her şeyin bu kadar paraya, hesaba ve mantığa boğulduğu bir yeryüzüydü. Siz nasıl bir yeryüzü istiyordunuz peki? Aşkın, şiirin ve felsefenin yeryüzünü bu sıkıntılardan kurtaracağı söylenebilir miydi?

Dostunla bu sorunları tartıştınız. Karşılık beklemeden verilen armağanlardan, etik sorumluluktan, başkasının yüzünden..
footsteps-1954

Karaladığın öyküyü okumak istediğini söyledi. Bitince verebileceğini söyledin. Ve ardından tuttuğun yolu hep takip etmen gerektiğinden bahsetti. Geçenlerde okuduğu bir kitaptan kendisini çok etkileyen bir alıntıyı bulmak için çantasını açtı. Defterine çiziktirdiği yeri bulup, okumaya başladı.

‘ O minik ışık noktasının, o ufacık olasılığın peşinden git, yol önünde uzanıyor’

Kedi de fırsat bu fırsat defterin ortasına kuruluverdi. Dostun nazik bir şekilde ensesinden tutup yere bıraktı. Ve devam etti:

‘-izle o yolu-başka her şeyi bir yana at.’ ( Van Gogh, 2010: 128)

Sözü bitince göz göze geldiniz. Karşılıklı gülüştünüz. Çok beğendiğini, çok güzel olduğunu söyledin. O ise sessiz kaldı.

Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı. Kahveler de çoktan bitmişti. İnsanın kendi sesine ve sözcüklerine yakın bir tarzda konuşan biriyle muhabbet etmesi düşüncesi hoşuna gitti. Bir benzerinle konuşman biraz olsun sıkıntılarını azalttı. Bu benzerlikte her ikinizde kendi farklarınızı yaşayabiliyordunuz.

Dostunu uğurladın. Giderken arkasından yola baktın. Düşünceli bir yürüyüşü vardı. Senin de içinden yürümek gelmişti ama evde kalmak düşüncesi daha ağır basmıştı sonra. Evde oturmak çok yormaya başlamıştı seni, belki de sıkıntının kaynağı buydu. Bu durumla ilgili bir şeyler geldi aklına. Kısa bir dalgınlık anı yaşadın.

İnsan ömrü boyunca aslında hep doğduğu evi arar. . Yeni gittiği, yeni taşındığı ya da yeniden hayata başladığı başka evlerde o evin düzenini kurmaya çalışır aslında. Bütün huzuru ve huzursuzluğu o evi bulup bulmamasıyla, o eve uzaklığı ve yakınlığıyla ilgilidir.’ (Gaston Bachelard)

Radyoyu açtın sonra. Kafana göre bir müzik bulamayınca kapattın. Bu aralar ne okuyayım diye geçirdin içinden. Biraz yağmuru seyrettin. Kahve fincanlarını öykünü yazmaya çalıştığın defterin yanına koymuştun ya, kedi bir zıplayışta fincanları devirdi. Ve artık öykün kahve lekesine bulandı. Buna sinirleneceğin yerde, gülümseyiverdin. Artık sessizliği büyütebilirdin, imgeler uçup dururken zihninde.

Şşşt ! Gürültü
edersek eğer
yeniden
başlayabilir zaman
( Claudel, 2000: 52)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Bachmann, Ingeborg ( 1990) Bu Tufandan Sonra: Ingeborg Bachmann’dan Seçme Yazılar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Metis Yayınları.

Bersani, Leo ve Ulysse Dutoit (2006) Fakir Sanat Beckett, Rothko, Resnais, çev. Suat Kemal Angı, Ankara: Dost Kitabevi.

Claudel, Paul (2000) Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce, çev. Samih Rifat, İstanbul: YKY.

Van Gogh, Vincent
(2010) Theo’ya Mektuplar, çev. Pınar Kür, İstanbul: YKY.

Images:

Kenzo Okada, Footsteps,1954.

Reklamlar

Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”

Reklamlar