Posts Tagged ‘ Spinoza ’

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

Advertisements

Varlık ve Gölge

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”  William Morris
***

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishaneler, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

”Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009) Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Aktif Bedenler Üzerine

‘Spinoza bir çocuktur’
Maurice Merleau-Ponty

I

Devlete ve polislerine kavram atmaktan geliyorum, diyor Deleuze Nietzsche’ye. Nietzsche de hemen kahkahayı basıyor. Karşı olmak adına değil de biraz eğlenmek için arada durmakta ısrar etmek.

II

Kaos giderek çoğalırken, yer-yurt edinme de o kadar artıyor. Mutlak bir yersiz-yurtsuzlaşma müziğin moleküllüğünde yaşamaya çaba harcıyor.

En iyi örnek müziktir: Örtük etkiler ve duygulanımlar, ritim, melodi ve
armoni yoluyla yansız ve özerk bir madde- zamanın saf biçimi- halinde
belirir. Mutlak yersizyurtsuzlaşma eşiklerinin geçilmesi sayesinde
varoluşun mümkün ve beliren tarzlarının bir araya gelmesi, maddeci
bir
dirimselciliği oluşturur. (Goodchild, 2005: 105)

Göçebe düşünceler, kayganlığı, mutlak bir baş döndürücü etkiyi içinde barındırmakta. Bir tür mikro-oyunlar icat etmekte diyebiliriz, çocuk-oluşlar, kuş-oluşlar.

Zamanın kıyısına yerleşmek ve orada aktif bir seyirci olmanın neşesiyle, kendi iç deneylerini yaşamak.

III

Aşkınsal olan her şeyden kendini sıyırıp, kendi içinde, dışarısıyla da esnek bağları olan çöller ve okyanuslar yaratmak. Tanrının ve insanın öldüğünü duyumsamak.

IV

Toplumsal normların dışına çıkıldığında, tüm bir Ödipal psikanaliz ve normalleştirici baskı aygıtları ile çarpışmayı göze almak. Denetim altında ehlileştirilen, kurumların içersinde görünmez bir şiddete maruz bırakılan beden, şimdi fark edilemez-oluş içersinde devinmek istiyor.

Süre, tüm zamanları bir arada kendi içinde yaşayan bedeni organsız bir beden yapmakta.

V

Devam etmek gerekiyor, kendi arzunda diye bir fısıltı duydu.

VI

Sokak bir karşılaşmalar mekânı. Adım attığınızda kendi dışınıza, toplumsal alanın kıyısında boşluk takımadalarına rastlarsınız. Kişinin yaratıcı sezgisiyle biçimlendireceği imkânlar da diyebiliriz buna. Kimsenin üzerinde pek düşünmediği, birdenbire öylece duruverme hareketiyle özetlenebilecek bir yenilik duygusu. Kendinde olumlanan heyecan kesintisiz sürüp gider kendiyle kaldığında.

Düşüncelerin de bir kuvvet derecesi olduğunu ve bedenlerin de bu derecelerden birine sahip olduğunu ya da olma içinde devindiğini bilmek.

VII

Evrenin tek bir merkezi yok ve tek bir iktidar da yok artık. Bulaşıcı bir virüs gibi çoğalıyor aktif ve tepkisel güçler. Kendini olumlayan ve varlığında sebat eden aktif güçler biraz daha yakın sayılır evrenin merkezine.

VIII

Varlığın özü olan arzuyu hep diri tutmak büyük bir çaba harcamakla mümkün gibi görünüyor.

IX

Çalar saat yerine, bengi dönüşün içkin farkını duymak.
Bu fark, herkese ya da hiç kimse ye kendi tekilliğini yaşatacak gibi. Zarlar bir defa atıldığında, sonsuzluk karşısında kendi şansını olumlamak.

Kaynakça:

Goodchild, Philip (2005) Deleuze & Guattari:  Arzu Politikasına Giriş, Çev: Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Written by Mehmet Oruç

Özne Ben’in Yitimi

 


Ben , Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

Edip Cansever

Unutulma da karşı konulmaz bir tür rahatlık yok mudur acaba..
Artık kimsenin bize ihtiyacı olmadığında , hep ertelediğimiz onca şeyi yapmaya koyulmaz mıyız? Kendini unutman için, unutulman gerekiyordu belki de. Bu hiç çağrılmama da acıtan bir şeyler olmasının yanında, belirsiz kalan yanların coşkusu ve neşesi de eksik değil.
Çağrılmayan kişi, belki de kendi yolunu izlemektedir. Bu yolda başka adlarla karşılaşır, kendi adını unutur.
Yakup’un bazen kendini Yusuf sanması da buna benzer bir şey.

“.. Ben, yani Yusuf , Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum…”

İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte ben’den kurtulmanın yerine; hep ona çağrı yapan bir mekanizma ile karşılaşırız. Ben’in rasyonel düzlemde karşılığı bir ailenin, bir işinin, bir evinin olması gibi şeyler. Bunun dışına çıkamayan bir özne, hep ‘ben’ olarak kalacaktır ya da daha az ben’e sahip olarak.
İlk çatlamalar burada gerçekleşir. Neden ben?
Ben’e ait yüzümüzü unutmak için, ben de herkesleşebilmek için neler yapılabilir?
Basit karşıtlıklara cephe alıp, öfkelenmek yetiyor muydu? Doğumumuzdan itibaren yakamıza yapışmış olan bu ben’den, bu ad’tan kurtulamayacak mıydın?
Evet , kurtulmak yine senin çabanla mümkündü. Sana sorulmadan nasıl yaşayacağın, kaba bir şekilde tasarlanmıştı zaten. Bu sorgusuz sualsiz varoluşta, her şeyi akışına bırakan nihilizmden vazgeçip, olumlu anlamda kendini kurman da yetmiyor. Bunun da ötesine geçebilmeli, kendini kurduktan sonra yıkabilmeli.

“… Eğer selamet insanın elinde bulunsa ve oraya zahmetsizce ulaşılmış olsaydı, hemen herkes tarafından ihmale nasıl uğrayabilirdi? Fakat, güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” 1

Peki, bu nasıl olacaktı?

Soluk alıp verdiğin tüm yaşamsal alanların, temsili iktidar ve kurumları tarafından soluksuz bırakıldığını deneyimleyebilirsin. Bu durumda, bireylere ve ya gruplara açık olan yönlerden birinin, tekdüze akışı bozan ve ortasından çoğalan kaçış çizgileri olması manidardır. Bir leke gibi üzerinde taşınılan bu belirlenmişliği, bir yazgı olarak kabullenme, tam da istenilen çizgiyi kabullenmek olacaktır. Oysa ki yaşamı olumsuzlayan kurumların gölgelerine karşı, kendi içkinlik düzlemlerimizi ve arzu makinalarımızı oluşturmamız pekâlâ mümkündür.
Todd May, tam da bu duruma işaret etmektedir:

“Dialogues’da Deleuze, bireylerin ve grupların üç farklı türden çizginin kesişme noktası ve gelişimi olduğunu iddia eder: 1) bir kişinin yaşam döngüsündekilere (örneğin aile-okul-ordu-iş-emeklilik) benzer olan segmentli çizgiler; 2) toplumsal alandaki farklı yönlerden gelen ve molar segmentli çizgilerden daha incelikli hareket eden, görünmez güçlerin oluşturduğu moleküler çizgiler ve 3) bizleri oluşturan özgül molar ve moleküler çizgilerin oluşturduğu belirlenimlerimizden kaçmak için çizdiğimiz başka moleküler çizgilerden oluşan kaçış çizgileri.” 2

***

Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerin yaklaşımlarından örneklerle açımlandırdığı kitabında, temsili düşüncenin ve buna bağlı olarak tüm bir otoriter yapılanmanın eleştirisini sunmaktadır. Bu anlamda Nietzsche‘de de karşılığını bulabileceğimiz, hınç ahlakıyla biçimlenmiş diyalektiğin yerine, üçüncü bir alana işaret etmektedir. Bu alanda işçi sınıfı kendisini temsil eden yapıların dışında, kendi öz mücadelelerine dayanarak varolmak durumundadır. Sadece işçi sınıfı ile sınırlı olmayan, öznesiz ben’in de mustarip olduğu bir sorun tartışılıyor: Temsil etme düşüncesinin yol açtığı etik problemler.
İşte hep merkezi siyasal iktidar tarafından belirlenen yaşam alanları, kaçış çizgileri tarafından ele geçirilir. Deleuze’ün de belirttiği gibi yersiz yurtsuzlaşarak, kendini iktidarsızlaştırarak bu çizgiler yaratılabilir. Bu yersiz yurtsuzlaşma da, kendini varolan kodlamalardan arındırmayla gerçekleşebilir. Deleuze’un göçebe düşünürleri bu yüzden çöllerde ve okyanuslarda yaşarlar, böylesi kaygan mekânlarda. Ele geçirilmesi imkânsız olan bir yaşama tarzları vardır. Fark edildikleri an, hemen başka bir yere doğru akış gösterirler.

“ … Yerleşiklerin mekânı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilidir, mekânı pürtüklüdür, hâlbuki göçebenin mekânı yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekândır.” 3

Burada Nietzsche’in tüm bir yaşam tarzıyla gösterdiği durumu belirtebiliriz. Döneminin tüm değerlerine karşı toptan bir cephe almaktan çekinmez. Akademilerde ciddiyetle gerçekleştirilen felsefeye karşı, neşeyle yapılabilecek bir felsefeyi inşa eder.
Bunu yaparken de kendisini takip edilmesi gereken bir peygamber olarak görmez.
Tam tersine gelecekte olabilecek böylesi bir durumun tehlikelerinin farkındadır:
‘inananlar istemiyorum’, der. Bunun yanında kendi öznelliğine de bir mesafe alınması gerektiğini, -bir dinamitim – belirtir. Bu anlamda öznesiz oluşlarda tam bir özgürleşme gerçekleşebilmektedir.
Bu o olma hali ile Nietzsche‘in üst insanı arasında belli koşutluklar kurabiliriz. Burada artık kişinin çabaları da yeterli olmamaktadır. Kendisinin dışında kalan tüm bir tarihsel ve kültürel değerler sisteminin de buna uyumlu olması gerekmektedir.
Nitekim Nietzsche, Zerdüşt’te şöyle der:

“Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz biçimde. Oraya, devletin bittiği yere – oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve üstinsana giden köprüleri ?-“ 4

Temsil biçimlerini, bedenlere ve gündelik pratiklere uyguladığımız da; bu devlet bizim içimizde de yuvalanmış olabilir. Bu yüzden öncelikle içimizdeki devlet’den kurtulmalıyız. Belki o zaman dışımızdaki devleti yıkmak için bir şansımız olabilir?
Devletin o soğuk iktidarından ve yabancı baskısından uzaklaşıldığında, yaşam artık bir oyun alanı haline çevrilebilir. Burada o çocuk olabiliriz gene. Ben’in sırtımıza yüklediği tüm yüklerden arınmış bir şekilde, dans edebiliriz artık.

“O çağrı boğuk gibiydi; gene de neşeli bir yankısı da vardı, bahçede oynayan çocukların bağrışması gibiydi: ‘ bugün kim ben olacak ?’ , ‘kim benim yerime geçecek ?’ ardından neşeli, sonsuza kadar yankılanacak yanıt geliyordu: o, o, o. “ 5

O olma halinde tüm bir yüz-maske geriliminden kurtulur kişi. Artık taşıması gereken bir ben ve bu ben ile birlikte kurgulanan bir yüzü yoktur. Yüzün ona baskıladığı ağırlıktan kurtulmuştur.
Yine burada, Yakup’un bazen kendini Yusuf ile karıştırmasına benzer bir durumla karşılaşırız. Ben olma halinden, bir yüze sahip olmaktan kurtulunca, adlar da birbirine karışabilmektedir.
Zamanın geçip gitmesinin en belirgin izlerini taşıyan yüz ‘den bu sıyrılma kişiyi hafifletir.
Aynı olanın bengi dönüşünün dışına savrulur gibi oluruz. Sonsuzca kendini tekrarlayan, aynı olan zamana meydan okumak. Onu olduğu gibi olumlamak anlamına da gelir; bu meydan okuma.
Nietzsche’in Amor Fati’yle söylemeye çalıştığı gibi, hayatının yazgısını en üst düzeyde evetlemek. Altın çocukluk çağına geri dönüşte diyebiliriz buna.

“ ‘o’ şu ya da bu değildir, kendini çizen yansızlıktır ( o zaten yansızlığa çağırır), yeri olmayan bir yer değiştirmeye onu geri götürüp, her türlü dilbilgisi konumundan da onu uzaklaştırıp, ikilikler arasında eksik bir yere, birçok sözün, bütün sözlerin kesildiği, o eksiklik olmasa edemedikleri, susup tükendikleri zaman bile onları sürekli olarak sarsan bir eksikliğe onları atar. Adsızlık hep önceden unutulan adı söyleyen (o) tarafından adsızlığı hep … (o) taşır.” 6

Hep eksik kalınan ötesinde adsızlık çıkar karşımıza. Kendimiz olmaktan çıktığımızda bizi çevreleyen kaotik hale. Dilin yetersiz kaldığı, bakmanın.
Görülen bazı şeylerin dile getirilemediği zamanlarda olduğu gibi.
Bu hiç gibi olunmada ısrar edilirse, her şey de olunabilir.
Anonim özne artık kendisi için kaygılanmaz.
Kendi için yaşanacak bir şeyi olmadığında, isteği şeyi yaşayabilir.
Kendi olmaktan kurtulduğunda, istediği kişi olabilir.
Büyümeyi reddeden o çocuk, içimizde bir yerde gizli. O’nu açığa çıkartmamız gerekiyor.
Biraz cesaret, biraz çaba gerekecek.
Karşımızdaki önce yüzümüze bakarak bir anlam çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden ilkin o anlamları bozmamız gerekecek.
Ben ve ötekini bozup o’ya dönüşmek için.
Diyalektikten sıyrılıp, kendini o’nun oluşuna bırakmak adına.
Şiirin büyüsüyle, yaşamı bin kez evetlemek adına.

Öyleyse ne bir adım olsun isterim,
Ne de bir yurdum.
Ne bir ben’im, ne bir yüz’üm
O olmak isterim hep,
o olmayan.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

1. Etika, Benedictus (Baruch) Spinoza, çev, Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitapevi, 2006, s. 293.
2. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Todd May, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.99.
3. Kapitalizm Ve Şizofreni I, Bin Yayla, Göçebe Bilimi İncelemesi: Savaş Makinası, Gilles Deleuze Felix Guatttari, çev: Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, 1990, s.82.
4. Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, 2006, s. 55.
5. Öteye Adım Yok Ötesi, Maurice Blanchot, çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.27.
6. A.g.y., s. 57.