Posts Tagged ‘ post-uzamlar-sanrılar ’

Adalet ve Kalkınma Arasında Sıkışmış Hissi Kanılar, Spekülatif Önyargılar

Image
Hani gündemde ODTÜ ve ODTÜ öğrencileri varya; başbakanı protesto ettiler diye “Mayaların koparması beklenen kıyameti” üç bin küsür polisin koparttığı kampüse ilişkin haberler günlerdir gündemden düşmüyor ya dün akşam Fatih Altaylı’da programını bu olaya ayırmış. Ülke yeniden yetmişlere dönecek, şiddet baskıyı doğuracak diye bir telaş bir telaş içinde imiş söylediğine göre ve fakat bir o kadar sorumsuz bir o kadar sorumluksuz bir zat olaraktan nadide kanaat toplumuna bir kanaat daha düğümlemekten öte gidilemiyor programcağızında. Kanaatlerden imajlara bir televizyon ekranı henüz icat edilmedi ne yazık ki. Saf düşüncenin hizmetinde bir video-televizyon. Devrimlerin yayınlanacağı bir eşik ekran.

Bir türlü doğru sorular sorulamadığından mıdır yoksa devlet aklının hakim kalıplarının en içlerimizi en iç gözlerimizi kör kötürümlettiğinden midir, öğrencilerin ne yapmaya çalıştığı, neden yaptığı, derdi anlaşılamaz kaldığı gibi Allah’ın eksikliğini göstermesinin özellikle başbakanca hiç mi hiç istenmediği polislerinse o kadar masum addedildiği, sevildiği, korunduğu toplum epiydir dilinden düşürmediği şu bi çektirin gidin lafını onlara e-de-me-yor.
Doğru sorular hiçbir zaman sorulmadı, okullarda eğitmenler tarafından, kendi verdikleri ödevleri hazırlasın istiyorlar, köle eğitilenler tarafından. ( Deleuze, Bergsonculuk) Jacques Rancière’de bu köle eğitimin farkında olanlardan ve bu anlamda Nietzsche’nin vantriloğu.

Neyse bunlar sorun olarak önümüzde dura dursun, şu bir türlü ne idiğü anlaşılamayan öğrenci varya, biraz onu konuşalım. Kimdir bu protestocu öğrenci?
Türkçe’nin azizliğinden midir nedir, öğrencinin her zaman öğrenen olduğu dolayısıyla bilmediği, bilisiz bir insan olduğu kabul edilir. Bir gün o da öğrenecektir elbet, hele okulunu bitirsin, iş güç sahibi olsun o zaman ne yapacaksa yapsın denir , işte o gün reşit olduğu gündür öğrencinin pek iyi bildiğimiz gibi! Ev-okul-hastane-hapishane, fabrika, kışla nereye gideceksin ey öğrenci? Çıkış yok , her yeri yakmalı, her yeri direniş uzamı kılmalı belki de. Nostalgia’da deli denilen Domeniko işe kendini yakarak başladı.

Image

Yetişkinliğin cesaretten neler alıp götürdüğü bilgisiyse gizlenir. Yetişkin olmak demek zaten biraz da budur; yerleşik, oturaklı ve değişime, yaratıcılığa ve hayal gücünün dürtmelerine çoktan sırtını dönmektir. Düş gücü iktidara. Hala anlamını koruyan bir cümle. Bir söz ya da bakış. Sistemden minör kopuş denemeleri.

Orada protesto gösterisinde bulunan öğrenci ise gençliğin, dinamikliğin, atikliğin enerjisini hayalgücünün, yaratıcılığın ve de adaletin ve de başka türlü bir hayatın mümkün olduğunun inancıyla birleştiren has kişiliktir. İman sahibidir çünkü ve insan sadece Allah’a iman etmez, öyle değil mi? Walter Benjamin, devrimcinin ve ezilenlerin geleneğinden söz eder hani. İşte devrimci öğrenci de ODTÜ’deki örneğinde olduğu gibi ezilenlerin geleneğine eklemlenmiş oluyor ve aynı zamanda bir geleneği de kuruyor. Hem bir akış meydana getiriyor hem de benzer başka akışlarla buluşuyor. Halbuki tartışma gündemleri, haber gündemleri, medya bu tür olayları sanki günlük şeylermiş, hiç beklenmeyen bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış gibi sunuyor.

İnsanlar şaşırıyor, Allah Allah, Göktürk uydusunu uzaya göndermeye gidenn Tayyip Erdoğan’a bu protesto da neyin nesi diyor? Haklılar, çünkü onlar hakikaten her yeni güne yeniden doğuyormuş gibi başlamayı gerçekten başarabilen, gerçekten Uzak Doğunun yoga tekniklerine falan taş çıkartacak cinsten yaşama sevinciyle dolu insanlar, sinir oluyorum onların bu her şeyi unutabilme kabiliyetlerine! Unuttuklarından zira AKP hükümetinin hükümet ettiği dönem boyunca hem öğrenciler hem de emekçiler üzerinde uyguladığı şiddeti sadece ODTÜ değil, diğer üniversitelerde de hatırlayan protestocu öğrenciler de iyi aile çocuklarının, tek iman sahibinin kendileri olduğunu zanneden iman tüccarlarının, dindar ve dindarilerin, pek vatanseverlerin hışmına uğruyorlar. O zaman biz de hatırlatalım: AKP hükümet ettiği dönem boyunca pek çok öğrenciyi göz atına almış, kah KCK ile bağlantılandırmış kah örgüt üyeliği ile suçlamış ve hapsetmiştir. Kadınlar üzerinde baskılar artmış bir de kürtaj tartışması ile taçlandırılmıştır kadınlar üzerindeki tahakküm.

Image

Açılımlar, gerçekten açılım yapılmak istenmediğinden bir bir bizlerin üzerinde patlamış her geçen gün etrafımızdaki görünmez duvarlar kalınlaştırılmıştır. İşte o ne yaptıklarını anlamıyoruz dediğiniz öğrenciler bu baskıları hiç unutmadılar ki, hep hatırladılar ve etraflarındaki görünmez duvar onlara o kadar çok hatırlatılıyor ki ülkede onlardan başka pek az insan yeter artık yeter diyor. Açlık grevlerinin olduğu dönemde, Roboski’de Kürtlerin katledilişinde, işçilerin güvenliği görmezden gelindiğinde velhasıl adaletin ve demokratik hakların her görmezden gelindiğinde ilk önce bunları hatırlayan ve hayır diyenler protestocu öğrenciler olmuştur. Bu yüzden de hükümetler ve halklar tarafından en çok eleştirilip aşağılananlar olmuşlardır; çünkü genel zihniyet onların haklılığını asla kabul etmek istemez.
Recep Tayyip Erdoğan’ın ölüm orucundakiler hakkında söylediği sözlerin aymazlığına ne demeli? Başbakan bir taraftar gibi davranıyor; kendi partisinin taraftarı ve bu fanatik karakter kendisine ve partisine karşı yapılan pek çok eleştiriyi adeta bir parti fanatiğinin dar ufkundan algılıyor. O çapsız algılamanın tezahürü olan olmadık yargılarını da “ben yaptım oldu!” diyenlerin özgüveni ile olur olmadık dile getiriyor.

Bir ülke, bir vatan, bir millet olabilmenin acı mı acı bedelleri. Ancak ilişkisel düşünmeyen ya da faydacı amaçları için ilişkiselliği reddeden bir anlayış bu acı tarihi ve onun uzantılarını görmek istemez. Çeşitli manevralarla kendi tarihini yazmak ister, tüm egemenler gibi. İlişkisel ve tarihsel düşünümün reddi bu coğrafyada gündelik politikanın yöntemi olarak iş görmektedir. Öyle olduğu içindir ki coğrafyamızda kendilerini Türk, Çerkes, Kürt, Ermeni, Süryani vs. olarak tanımlayan bütün yurttaşlara karşı daha iyi bir yaşam hakkı ve imkânı, toplumsal barış ve adalet, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık statüsünde fark yaratacak gereklilikler konusunda sorumsuz davranılmaktadır. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılan bu ülkede Kürtlere karşı sindirme politikalarından vazgeçilip hak ve özgürlükler temelinde meselenin ne zaman ele alınmaya başlanacağını bilmiyoruz. Dahası bu talebin yalnızca Kürtlerden geldiğini düşünmek de ayrıca bir görmezlikten gelmedir.

Image

Türkiye coğrafyasında Kürtlerin dışında da hem Kürtler ve hem de ülkenin geri kalanında kendilerini her nasıl tanımlıyorlarsa tanımlasınlar herkes için eşitlik, demokrasi isteyen pek çok kesimden pek çok birey var.

Coğrafyamızın pek çok yarası var. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılırken, görmezden gelinen iç mihraklı bir terörün işçilere karşı yaşatıldığına ne diyeceksiniz? İşçilerin bir iş kazasında ölmediği bir günümüz geçmiyor! AKP neden bu sayısız işçi kıyımı karşısında bu kadar sessiz? AKP hükümetinin kendisinden önce hükümet eden diğerleri gibi anayasal güvenceye kavuşturulmak ve demokrasiyi bir kültür haline getirerek güçlenmeyi sağlamak üzere ne Kürt meselesini ne de işçi güvenliğini öncelikleri arasına almadığı açık. Bu kalkınma ideolojisinin bedelidir desek yanılmış olmayız.

Kalkınma halka rağmen hamleler içerir çünkü. Ülke içinde barış, refah, denge, eşitlik gözetmez. Ülke içinde feda edilenlere rağmen ve o fedalar sayesinde dünya ölçeğinde verilen bir yarıştır. Adı “büyük devletler” arasında anılsın diye göstermelik bir “ilerlemenin” asıl taşıyıcısı olanlar ülke içinden ölmesine karar verilenler ve bu ölümlerin sorumluluğunu hiçbir şekilde taşımayanlar da hükümet edenlerdir. Ülkenin ilerlemesi için ölmesine karar verilenlerin bazıları gerçekten kanları akarak ölürler: İşçiler, Kürtler, öğrenciler ve pek çok hak mücadelesi verenler bunlar arasında sayılır. Bir de ölmeden ölenler, yaşayan ölülere dönüştürülenler var ki bir başka ölümün taşıyıcısıdırlar: yoksullar, henüz ölmemiş işçiler, kadınlar, çocuklar ve karar alma mekanizmalarından dışlanmış her kesim yani bütün kenardakiler de bu sınıftandırlar.

Kalkınma sanayi devriminden beridir ölüsevicidir. O zaman kalkınmayalım mı? Belki de adalet ve kalkınma arasındaki ters orantıyı daha tarihsel ve ilişkisel olarak tartışmak gerekmektedir. Zira kalkınma ne oranda dert edilirse adalet o oranda gündemden düşmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç bu tür bir pratiktir. O halde adalet ve kalkınma arasındaki dengenin başka ne şekillerde kurulabileceği üzerine çalışmak ve düşünmek gerekmektedir. Böylece spekülatif önyargılarımızın ve hissi kanılarımızın ötesine geçilebilir.

Image
Written by: Saliha Yazgaç

Redacted by: Mehmet Oruç

Reklamlar
Reklamlar