Posts Tagged ‘ parrhesia ’

KOZALAK ASKER

Son yıllarda sıkça dile getirilmiş olmasına rağmen bir türlü bir özne olarak belirmeyen muhalefetlerin ortaklığını ‘Gezi Parkı Olayı’ sağladı. Muhalefetlerin ortak bir zeminde buluşmasıyla marjinalitesi daha görünür olan hükümet kanadının ve  konu üzerine düşünümlerini gündeme getiren muhaliflerin, olayı, “bir kaç ağaç için mi?” söylemi ile önemsizleştirmelerini eleştirdiğimden bu yazıyı yazıyorum.

O üç beş ağaca olan sevgimiz gerçektir, ölecek kadar. İşte belki sadece bunun için “hiç kimsenin askeri değilim” sloganına ısrarımı sadece “ıhlamurların, gürgenlerin, meşelerin, palamutların, kavakların, çınarların askeri olmak için değiştirebilirim;  hiç kimsenin değil ama bir ağacın askeri olmak onurlandırıcıdır,  hatta bir kozalak askerim  diyebilirim ya da kozalak askerleriz biz. Koza ne kadar olmaya – doğmaya doğru tınlıyorsa bir o kadar da kapalılığa ve ilişkisizliğe gönderir. Kozalaksa açıklığı içinde bir dünya kurmaya yönelmiştir. Çok acayip bir oyuncaktır kozalak; yazın sıcağında kururken ve kuruyup açılırken yüzlercesi bir araya gelmiş kozalaklar böcekler gibi çıtırdarlarlar. Gezi direnişinden beridir içine kapanışın kederiyle kıvranan kozalardan açıklığa yönelmiş, kurudukça olgunlaşan kozalaklar gibi kıpır kıpır çıtırdayıp duruyoruz ve sıçrıyoruz. Bir kıvılcımla karşılaştığında bir kozalak kilometrelerce ötesini bile katar aynı yangına. İşte bir ağacın kilometreler ötesine uzanmış kökleri gibi kilometreler ötesinden birbirimizle bütünleşebilmenin dehşetengiz mutluluğu içindeyiz ve her şey o ağaçlar için,  buna emin olun bir ağaç için her şeye ama her şeye değer, bunun imanındayız biz, bunun sınavını verdik. Bayraklar ardı sıra geldi hep ağaçların, bizler o ağaçların ardında bayrakları birleştirdik. Bayraklarınızı birleştirmeyen ve herkeslerin imanını birleştirebilecek bu güce iştirak etmeyenler, asıl sizler bir kere daha marjinalsiniz. Zira biz direnişçilerin ağaca baktığı ve gördüğü ile siz hükümet edenlerin ağaca baktığında gördüğü bambaşka şeyler. Bu yüzden yollarımız kesişemiyor bir türlü.



2

PARRHESİASTESLER HAKİKATİ HAYKIRIRKEN FELSEFE DE  SAVUNUSUNU YAPIYOR

Muktedirin marjinalitesi ile müzakere edilemediğini gördük, bu süreçte.  (müzakereyi oyalama olarak işlevselleştiriyor;  güç bende, ne istersem o olur diyor…) Müzakere edilemediği içindir ki marjinalitenin diline karşı onu sarsacak bir biçim gerekmiştir;  anarşinin biçimi: çünkü “anarşizmin ideolojisi biçimidir” * . Egemen müzakere etmeye yanaşmadığından sorun tarafların dilinin birbirine  tercüme edilebilirlikte buluşabilmeleri imkânını da ortadan kaldırmaktadır. Böylece sorun bir tercüme meselesi olmaktan  çıkar.

Hükümet üçüncü döneminde iyice belirginleşmiş  biçimde kendi ideolojisinin  hüküm sürdüğü bir evren tasarımını bunu reddedenlere rağmen, zorla gerçekleştirmeye çalışarak oligarşik, dayatmacı bir tutum almıştır. Çatışmakta olan bu iki marjinin iki farklı varlık ve insan tasarımıdır.  Muhalifler için bu varlık ve insan tasarımı muhalefetleri birleştiren zemini oluştururken, söz konusu hükümet kanadı olduğunda uzlaşamazlığın da nedeni olmaktadır. Yücel Kayıran’ın ifade ettiği gibi bu durum, solda tinselliğin sağda ise dünyeviliğin bariz artışının en açık ifadesidir. İki dilin birbirine tercümesini zorlaştıran da bu durumdur.

Kayıran, sol derken laik liberal kesimi, sağ derken de liberal muhafazakar kesimi kasteder. Kayıran’ın sol olarak tariflediğinin ötesine geçerek liberallerin dışındaki anarşist, komünist, LGBT, kadın hareketleri, çevre hareketleri, Kürt hareketi gibi toplumsal hareketlere kadar genişletebiliriz sol kanadı. Modernite sonrası eleştirel süreçte toplumsal hareketlerin dünya ile kurulmasını önerdiği ilişki biçimi tinselliği çağıran bu biçimdir. Kapitalist idolojinin en arı ifadesi olarak arzunun doyurulmazlığı tezinin aksine bu çağrıda hayat bulan insanın azla da doyabilen ve baştan çıkmak zorunda olmayan insan tasarımıdır. Bu tasarı Buda’dan Yunus Emre’ye, Hallac-ı Mansur ve  Mevlana’dan Samuel Becktett’e,  Deleuze ve Guattari, Foucault, Burroughs ve Kerouac’a kadar uzanabileceğini iddia edebileceğim bir çemberi kat eder. Bu yüzden merkezi dini inançtan uzaklaştıkça sapkınlıkla suçlanabilen bu zeminin doğa ve insan tasarımı  doğaya içkin, benliklerin doğa içine salınıp herşeyleşmekle yayılma halinde, beni dağıtma ve çoklukla buluşma sıvıları gibidirler. Varlığa açıklık, dokunsal bir oluş, varlığa güven ve sevgi, vermeye yöneliklik, şefkati çoğaltan, gücü sahip olmaklıkta değil de olduğu şeyi dağıtmaklıkta bulan bir tür sevinç dağılımı, sevinçle vaz geçiş, sevinçle biriktirmeme, sevinçle herşeyleşme temellük etme eğilimini daha en baştan varoluşsal eğilimin dışında bırakır. Buradaki oluşsal varlık için dünya yabancılık taşımaz. Bu yüzden panteistik yakınlıklar kendiliğinden kurulur.  Yücel Kayıran, felsefi şiir üzerine şöyle söylüyor:

“Çünkü insan, doğası bakımından arzu ve isteme halinde olan bir varlıktır. Felsefi   şiir açısından, bu şiirdeki sorun şu noktada ortaya çıkmaktadır. Arzu ve isteme bakımından insan her çağda aynıdır, arzular ve isteme halindedir. Ama bu arzu ve istemenin gerçekleştirilmesi veya doyurulması ve bu arada yüz yüze gelinen engelleri yaşama tarzı aynı değildir. Daha önemli olan ise, kişinin bir arzusunu gerçekleştirirken hangi değerleri koruduğu veya çiğnediği ve çiğnemek durumunda kaldığıdır. Her çağda ve her durumda aynı olmayan budur … Tasavvuf, bir dindar yaşama tarzı olmasından önce, insanın aporia durumundaki neliğiyle, varlık bütünlüğüyle ilgili olduğu için önemlidir. Dindarlık bir sonuçtur. Dindarlık, bir ‘bulma haline’ bağlanmaktır. Tasavvuf, kişisel moment olarak, dindarlık öncesinde yer alan bir varoluş durumunda odaklanır. Bu bağlamda, felsefi şiir için, tasavvuf, insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmezdir.” **

Bu bir oluş biçimidir ve daha dar bir anlamı barındırmakla birlikte  dünyayı görüş biçimidir. Dünyayı nasıl kendileştirdiğimizdir ya da kendiliğimizi nasıl dünyalaştırdığımız, dünya için varlık haline gelişimizdir. Dünya bir mal olmadığı için malı olamaz onun, o ancak  bir ‘mabed’ olabilir ve böylece bir ev mümkündür. Bu yüzden araçsallığı ve kullanımı yani faydayı dışlar ister istemez. Kayıran’ın belirttiği gibi insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmez olan tasavvuf hattı yukarıda saydığım isimler üzerinden doğu-batı ikiliğini aşarak bir içkinlik düzlemi üzerinden bir oluş hattı önerir.  Halbuki sağ muhafazakar  liberalizmin  tam da bir başka dünya için iman etmekte olduğunu iddia ederken içinde yaşamakta olduğu dünyayı şeyleştirmektedir;  onu fayda amaçlı ve maksatlı bir şeye yani metaya dönüştürür. Bu yüzden  sağda dünyeliveşmeden söz ediyoruz. Sağ liberal muhafazakarlığın dünya nimetlerinden daha çoğunu istemesi kapitalizmin arzunun doyurulamazlığı ve insanın ihtiyaçlarının hiç bitmemesiyle ilgili ideolojik argümanlarıyla uyumludur. Hem dünya nimetlerinden daha çok istemekte, hem bunu halkın bir kısmına dayatarak gerçekleştirmekte ve hem de ekolojik bir katliamı gerçekleştirerek yapmaktadır. Çünkü dünya ile kurulan ilişki biçimi içkinlik düzlemi üzerinden değil, aşkınlık düzlemi üzerinden araçsallaştırılmaktadır. Dünya ile kurulan bu ilişki biçimi, bu ideolojiyi benimsemiş olanların kendi kendileri ile kurdukları ilişkinin de biçimidir; sahtedir. Hatırlarsak, Frankfurt Okulu düşünürleri insanın kendisine yabancılışmasının insanın insana yabancılaşmasını ve insanın doğaya da yabancılaşmasını beraberinde getirdiğini söylemişlerdir: yani akıl tutulması!

***

Foucault’nun parrhesia kavramını da hatırlamadan geçemeyiz. Hükümet, iktidar  ya da devlet kanadının bu akıl tutulmasına karşı, Türkiye’nin çeşitli illerinde isyana durmuş direnişçilerin durumu parrhesiastes’in durumudur. Yani iktidarı kendilerinden yüksek olan hükümdara karşı doğruları söylemek için her ne olursa olsun riskleri de göze alan kişiler ‘parrhesiastes‘lerdir. Parrhesiastes, hükümdara sözünü sakınmadan ve doğrudan konuşur. Bu edimle parrhesiastes iktidara yaltaklanmaktansa etik bir seçimle, ölümü de göze alarak doğru bildiğini söyler ve eleştiri mekanizmasını hizmete sokar. Parrhesiastes sözünü dile getirirken süslemez, retorik yapmaz; doğrudandır. Parrhesiastes’in doğrudanlığı sarsıcıdır. Benzer biçimde, Yücel Kayıran’ın sözünü ettiği gibi, felsefi şiirin söylemi de doğrudan  ve o oranda da sarsıcıdır. Kayıran’a göre, yalınlık felsefi şiirin temel özelliklerinden biridir. Kolay nüfuz edilebilirlik anlamına gelmeyen yalınlık önemini şiirde öznenin sadece hakikati, canının en çok yandığı noktadan dile getirmesinden kaynaklanır. Kayıran’a göre, böyle bir durumda süsleme gevezeliktir. Yalınlık dilsel bir durum değil, insanın içinde bulunduğu varlıksal durumun neliğiyle ilgilidir. Ve bu bağlamda yalınlık kabalıkla ilişkiselleşir çünkü kabalığın fenomenolojisine göre “kabalık, insanın kendi varlığında kalma durumunda yaşadığı gergin ruh durumunu konuşma halinde bastıramamasıdır”.

Bu bağlamda kabalık, kendiliğindenliktir ve Kayıran’ın çok güzel ifade ettiği gibi “nazikleştirilemeyen tinsel acıdır”. İnancın ve hakikatin kesişmesi halinde ortaya çıkan parrhesia gibi kabalık da öznenin canının en çok yandığı noktadan hakikati dile getirmesi ediminden başka bir şey değildir, yani bir tür felsefi ağrı diyebileceğimiz bir durumdur, burada karşımıza çıkan. İşte kendiliğinden bir hareket olarak, inancın ve hakikatin kesiştiği yerde, önceden kestirilemeyen ve iktidar söylemince kabalıkla itham edilen yıkıcı durum tam da nazikleştirilemeyen tinsel acının kabalıkta ifadesini bulan durumudur ki anarşizme biçimini veren budur!  Felsefi ağrı insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Kendi kendimizle kurduğumuz ilişkide kendimize karşı sahte gerçeklikler ve bahaneler üretmek üzerinden bir hayat kurmuşsak ne parrhesiastes olunabilir ne de öyle bir şair felsefi şiir yazabilir. Kendi kendine karşı açık olabilmek ve dürüstlüğü seçebilmek içinse kişinin felsefeyle kendini sarsması ve yenilemesi gerekir. Felsefeyle uğraşmakta bir cesaret işidir ve risk almayı ve bedel ödemeyi gerektirir. Halbuki bir sonuç olarak karşımıza çıkan ve bir tutamak olduğundan yaşamı olduğundan daha da kolaylaştıran dinsel tutum ve inanış bu risklerden korur bireyi ve birey olmaktan da çıkarır. Eleştiri yerini dogmaya bırakır ve insan kendini Tanrı’nın – yasanın buyruğuna bırakır. Böylece kendilik deneyimi, hayata farklı bakış açılarını  ve herkes için farklılıkları içinde bir dünya kurmayı imkânsızlaştırken, başkalarının acısını umursamaz.

***

İşte sevgili başbakan bizler içinde bulunduğumuz ve gelenekselliği hakim ideoloji olarak da hükümetiniz döneminde ayyuka çıkan toplulumuzda her türlü riski göze alarak ve söz konusu Gezi direnişi olmadan da habire çuvaldızı kendisine batıran ve artık kendisine çuvaldız batırmaktan delik deşik elbiselerle, kalburlaşmış bir bedenle kimi elinde sazları sokak sokak müzik yapan ki görüntü kirliliği yaratıyorsunuz diye köylerden kovulmuşluğumuz çoktur; kimi göçebe bir hayatın öğreticiliğini, kimseye, hiçbir canlı türüne zarar vermeden yaşamanın yollarını öğrenmek için ekoloji, edebiyat, felsefe, sanatla hemhal olan ve bunları yapabilmek için ailelerimizi ve toplumun egemen ideolojik anlayışını karşımıza alan,  dünyayı sevmiş, hayata iman etmiş, bu yüzden de sokak kedilerine, sokak köpeklerine, park köşelerine, ağaçlara gönül vermiş sokak çocuklarıyız. Egemen toplum, bizden etik tutumuzu sarsan ve tinsel bir tatmin de üretmeyen çalışanlar olmamızı, bankalara borçlanmamızı ve bizim olmayan o borç parayı da tüketim fetişizmine katılarak harcamamızı, kendiliğimize de dünyaya da yabancılaşmamızı buyurmuştur.  Egemen ideolojinin savunucuları ve hakikatin o olduğunu zanneden ailelerimizin düşündüğünün aksine bizler zaten yoksul olan ve yoksulluğu da sevmemize rağmen bir de en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar zorla yoksunlaştırılan şairler de olduk ve bizim şairliğimizi görmek istemedi kimse, çünkü tüketimin ışıltısına alışmış gözler yoksunluk ve yoksulluğu sahiplenmiş ve sevmişlerin cesareti karşısında dik durabilmek için de bizleri merkezlerde görmemeliydi.

Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminde Yusuf şair olmasına rağmen, en sonunda maden işçisi olacaktır, çünkü sizlerin dünyevileştirdikçe arsızlaşan dünyalarınız, maneviyatı kuvvetli bütün şairleri, felsefecileri merkezlerden sürüyor, yeraltına gönderiyor, görünmezleştiriyor; oralardan beslensinler diye değil ama geberelim diye. Biz bu yüzden Tarkovski‘nin filmlerini çok sevdik,Özcan Alper’in filmlerini ve en çok da Sonbahar‘ı belki çünkü siz bize hep sonbaharlar hediye ettiniz ve Yusuf‘un odasının duvarında asılı olan Courbet‘nin Yaralı Adam‘ını (Wounded Man) duvarlarımıza astığımızda bir başka yaralıyla ortaklaşmanın gücünü bulduk, kendimize benzettik. Daha söylenecek çok şey var, kısacası biz en çok şiirde kanadık ve en çok şiirde her şeyi göze aldık. İşte bu direnişte yukarıda orasından burasından tutarak biraz olsun duygu dünyasını betimlemeye çalıştığım diren-işçi şairlerin yazdığı en güzel şiir olmuştur bizlere yapabileceklerinize rağmen. Bu sefer yazdık o şiiri ve yazmaya devam edeceğiz. Anlamanızı isterim ki bizler maneviyatı kuvvetli çocuklarız, bu kozalak askerlerin imanını yabana atmayın.

* Süreyyya Evren, “FOUCAULT İLE ANARŞİZMİN RABITALARI MICHAEL KOHLHAAS VE TAHRIR BAĞLAMINDA KOLEKTİF PARRHESİA”, Cogito, Yaz 2012, Sayı:70-71, s. 211-223.

** Yücel Kayıran (2013) , Felsefi Şiir Tinsel Politika, İstanbul, YKY.

 Written by: Saliha Yazgaç

Advertisements

Baktığım An, Kaybolmuştu..

 

tanrı west virgina madencilerini devrimci olmak için
değil 46 model Chevrolet sahibi olup Cenevre’ye
kaçmayı arzulamak için yarattı- para nelere kadir..

Bob Dylan, Tarantula.

Görülmek istenmek, başkası tarafından, toplumu var eden bu olsa gerek. Konuşmak istemek, başka yüzlere. Dinlemek başkalarını. Başkaları hep cehennemdir, oysa. Sartre. Ve bu cehennemleri cennet ütopyalarına dönüştürmek, dünyaya içkin bir şeydir. Ya da can sıkıntılarını kendinden geçmenin devrimci heyecanlarına dönüştürmek. Walter Benjamin de, bu yüzden başta kendi evi olmak üzere, tüm evlerden uzaklaşmak ister.

Benjamin’in kendini kaybetmeye olan ilgisinde “ sarhoşluğun gücünü
devrime kazanma” isteği kadar kendi sınıfsal kökeninden, içinde yetiştiği
burjuva evinden, ana babasının toplumsal üstünlüğünden,
evlerinde verdikleri sıkıcı davetlerden, ağır mobilyalarla döşenmiş
odalardan, o odaları süsleyen porselen ve gümüşlerden duyduğu sıkıntının
payı olmalıdır. ( aktaran Gürbilek, 2011: 133)

İnsan varlık olarak başka gözlere açık, bu yüzden savunmasız, bu yüzden fazla telaşlı. Başkalarının zihninde çarpık bir imge korkusunu taşır hep. Ölüm anında bile güzel elbiseler giymeye çabalar, saçlarını düzeltmek için didinir. Tarkovski, kurşuna dizilmeden önce buna benzer bir eylemde bulunan bir karakteri anlatır.[1] İnsan hasta bir varlık, tuhaf, kendi özgürlüğünü seve seve başkalarının ellerine teslim eder. Yeryüzüne zerdüştün istediği tipte insanlar gelinceye kadar bu hastalık devam edecek. Ya da bilmediğimiz bazı azınlıklar bu hastalığın dışında olabilirler. Bir umut ilkesi.

Kimseler seni görmeden, başkalarını görmek istemek,  bir kıyıda seyretmek biraz da, buydu varlık arzusu. Kamera – varlık- arzusu da diyebilirsin. Başka hayatları gözlemlemek, sokaktan gelip geçenleri. Ne yapıyordu bu başkaları? Sinema işte bu soruya bir cevaptı.

Ne iktidar uygulamak, ne de gözün iktidarına maruz kalmadan, kıyıdalıkları işgal etmek. İmkânsız bir yaşam, imkânsız bir göz. Biliyordu ki yasal kurumlar buna bile tahammül edemezlerdi. Hep kendi denetimleri altında olsun isterler, kendi ürettikleri bireylerin. Denetim dışına çıkmayı düşünmek ve bunun ötesine geçmek için, yaşarken ölümü deneyimlememiz gerekiyor. Blanchot bunu çok iyi yaptı, kendi yaşamında, günün deliliğinde, yazınsal uzamında, son insanında. Son insan da öldüğünde geriye ne kalacağını biliyorum. Denetim –dışı alanlar. Bu yüzden denetim-dışılık hayvan, moleküler, müzik oluşlara girmekle yakından ilgili.

banknot

Alberto Giacometti’s sculpture on 100 Swiss Franc banknot

Bir görünmez göz, iktidarları korkutabilir. Yazmak da bir tür görülmek değil midir? Bir yazı kendini ne kadar görünmez kılabilir? Bir başkalık üretmek adına yazıyı anlamsız, dil-dışı kılmak; yazıyı bu görme baskısından kurtarabilir. Görme baskısı, rasyonel bir mikro-devlet alanı üretir. Bundan kaçış, saçmalamak, anlamsız kesmeler ya da iletişimsizlik kanallarını açmaktır. Şiirsel akışlar, delice kahkahalar, Cut-up. Bir çığlık-yazı, tıpkı Artaud, Beckett, Burroughs, Joyce gibi.

En yakınımızdaki göz, kendine benzetmek istiyor diğer gözü.
Kendi gördüğünü en yakındakinin de görmesini arzuluyor. Kendi gibi görsün, kendi gibi konuşsun istiyor. Başkalık üretimi, herkesin farklı bir şey gördüğü yerde başlayacaktır, farklı bir dil konuşmaya başladığında. Şairlere bu yüzden çok ihtiyaç var. Kendi uzamlarını çöl ve okyanus kılıp, yazanlara bir de.

Parayı, kimlikleri ve ulusal sınırları imha edecek bir toplumsal sistem daha gelmedi yeryüzüne. Bu yüzden kurumlar içerisinde, sermayenin üretimini sağlamak adına oyalanıyoruz. Bu toplumsal yaşam, herkesi işçileştirmek arzusuyla bir tür toplumsal fabrika üretiyor. Ve denetleyen bakışlar buralardan çoğalarak, bütün bir aynılık döngüsünü yaratıyor. İşçileşmek istemeyen en yakını tarafından her türlü şiddete maruz kalıyor. O yüzden işçileşmeye direndiğimiz kadar, başka bir yaşam mümkündür. Tekil direnişler, kolektif direnişlerle düğümlendiğinde devrimci bir ana girmiş oluruz. Açıkça, cesurca iktidara kafa tutanlar ile bunu gizlice gerçekleştiren kitlelerin bir isyan anında meydanlarda buluşması.[2]

Görmeyi ve yaşamı sakatlamaya ilk itirazın, bu para toplumunun kalbine olması gerekir. Hayatının değerini düşürüp, bizde suçluluk duyguları, kölelik eğilimi yaratan da budur. Köle ve efendisi, yargıç ve madun kişinin kendine olan özgüveni ve saygısını yok eden ikilikler yaratırlar. Oysaki yaşam, tüm bu ikiliklerin ötesinde, kişinin kendi bedensel eyleme kudretini artırmasındadır. Bu anlamda Spinoza’nın etik öğretisini pratiğe dökmemiz gerekir.

Spinoza’da açık olarak bir “hayat” felsefesi vardır: Bu felsefe tam tamına,
bizi hayattan koparan şeylerin, hayata karşı duran, bilincimizin koşullarına
ve yanılsamalarına bağlanmış tüm aşkın değerlerin toptan bir reddinden
ibarettir. Hayat,  İyilik ve Kötülük, kusur ve yetenek, günah ve kurtuluş
kategorileriyle zehirlenmiştir. Hayatı zehirleyen şey, kindir; buna, kendine
karşı duyulan kin de dâhildir, yani suçluluk duygusu. ( aktaran Deleuze,
2005: 33)

İşsizliği ve çalışmamayı bir özgürlük alanı yaratımı için fırsat bildiğimizde, bu para toplumu için çanlar çalmaya başlayacaktır. Cesurca kendi yaşamlarımızın gerillaları [3] olduğumuzda, o zaman itaat etmeyi bırakacağız. Ve bizlerin sisteme değil, sistemin bize ihtiyacı olduğunu anladığımızda korkmayı bırakıp, özgürleşeceğiz.

 

Özgür Gündem

Notlar:

Gürbilek, Nurdan (2011) Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis.

Deleuze, Gilles (2005) Spinoza: Pratik Felsefe, çev. Ulus Baker, İstanbul: Norgunk.

Badiou, Alain (2011) Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çev. Murat Erşen, İstanbul: Monokl.


[1] Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir. Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler. Mevsim sonbahar. Ölüme mahkûm bu insanlara paltolarını ve ayakkabıları çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır. Mühürlenmiş Zaman.

[2] Kolektif parrhesia başladığında, tekil parrhesiastes’lerin önceki tek tek çıkışları ikincilleşir, hiçbir doğru halkın doğrusunu temsil edemez hale gelir, aracılar (çeşitli siyaset erbapları ve otoriteleri) geçersizleşir, doğruyu söylemek isteyen bütün aracıları ortadan kaldırdıkları tümüyle şeffaf, açık bir sahne yaratırlar -elbette en görülür yerde, şehrin meydanında olacaktır bu. Bkz.  http://surmetinler.blogspot.com/2013/01/foucault-ile-anarsizmin-rabitalari.html

[3] Gerilla figürü ile bağlantılı düşünebileceğimiz asker figürü ile ilgili olarak Badiou kendi düşüncülerini şöyle açıklamakta:” (…) Askerin insanoğlunun bir hakikate tutulduğundaki üç temel özelliğini içeren bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. En başta, bu herkes için bir örnek, evrensel bir sesleniştir; sonra, bu, yapacak hiçbir şey olmadığının düşünüldüğü bir zamanda birisi tarafından gerçekleştirilebilecek olana misaldir, yeni bir olanağın yaratılmasıdır; son olarak, hakiki bir fikrin hizmetindeki bir eylemde bulunan ölümsüzlüğe ve edebiliğe bir örnektir. İçkin bir ölümsüzlüğün yaratılmasıdır.” s. 69.

Written by: Mehmet Oruç