Posts Tagged ‘ Nietzsche ’

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Nihilizmi Alt Etmek

Yeryüzünü düşündü, sonra da kaldığı evi ve odasını..
Tozlu göründü her şey gözüne. Yeryüzünde bir evin odasında, güvenli ve rahattı.
Utanç duyması mı gerekiyordu bu durumdan, bilemedi.
Sonsuzu düşündü, sonra anlamı.
Tedirgin ve biraz kaygılıydı.
Orman yolunda yaptığı yürüyüşler geldi, aklına.
Acaba herkes gibi miydi? Bir fark aradı. Fark üzerine düşünmeye başladı.
‘Yazgını sev’ diye fısıldadı.
Nihilizmi alt etmeyi öğrenecekti sabırla. Ondan önce kim bilir kaç insan bu hiçlikle boğuşmuştu?
Sonra da kaç insan boğuşacaktı. . Tanrının olmadığı bu dünyada bir başımız kalakalmıştık işte. Hiçlik istenciden, istenç hiçliğine hepsi alt edilmek zorundaydı. Tüm yakınmalar ve ilençler. .

Heidegger’in Nietzsche üzerine yazdıklarından aklında kalanlar:
Bengi dönüş ancak üst insan ile bir arada görünür kılabilecekti kendini.
Aynının sonsuzca geri dönmesi, ancak kendini alt etmesini öğrenmiş insan ile bir arada var olabilir.
Bu da bir üçüncü şeyi, güç istencini gerektiriyor.’
Demek oluyor ki, hiçlik istenci ve istenç hiçliğine karşılık güç istenciyle zamansızlığa serseri çizgiler eklemleyebilirdik.
Yine döndün baktın kendine. Yine aynı evdesin, yine bir yeryüzünde.
Ama artık ne tanrı, ne tanrılar, ne de nihilizm var.
Ben’in öldüğü, insanın da öldüğü, doğaya karışmış, saf bireyleşme süreçleri inşa etmek.. Özne –nesne ayrımı yerine öznesiz bireyleşme-kaos ilişkisi.. Başka şeylerle ayırt edilemezlik bölgeleri oluşturup, yayılmak zamanda ve mekanda..
Müzikal zamanlarda kendin olmayan göçebeliği yaşamak.
Oluşun kaçış şebekelerinde, kendine bir yer altı yuvası kurmak.
Bir öteki gece çınlıyor, kimse bu sesi duymaktan alıkoymaz artık kendini:

“… Gündüz yaşamak ve gündüz için çalışmak gereklidir. Evet, bu gereklidir. Ama gündüz için çalışmak, sonunda , geceyi bulmaktır, bu da geceyi gündüzün bir yapıtı olarak ortaya çıkarmak, onu bir çalışmaya, bir eğleşmeye dönüştürmektir, yer altı yuvasını kurmaktır ve yer altı yuvasını kurmak geceyi öteki geceye açmaktır.” 1

İnsan olarak fırlatıldın ama artık insan olmak zorunda değilsin.. Çokluğun cangılında belirsizce uluyabilirsin.
O sessizce fısıldıyor arkadan yanaşıp, unutulmuş varlığı anımsatıyor, kendi unutulmuşluğunu bile unutmuş olan varlığı.
Zayıf insanı görüyorum, kendisiyle birlikte başkalarını da batırmak isteyen nihilist insanı, şöyle dediğini duyuyorum: ‘Ne önemi var tüm bunların, neye yarar faydasız..’İşte bu sözler dünyanın en çirkin insanından, hınç ahlakına sahip insanın ağzından çıkıyor. Kendine tahammül edemeyen, dışındaki şeylere verdiği tepkilerle kendini var eden kişinin. Buna rağmen kendinde kendini silmek ve tüm oluşlara açık bırakmak kendini.
Modern çağda, inceltilmiş denetim mekanizmalarıyla uyumlu bir nihilist beden de yaratıldı. Bu nihilist beden ekonomik olarak üretken, siyasal olarak itaat edebilecek uysal bir bedendir.
Bunun önüne geçebilmenin bir yolu da, arzularıyla hareket edebilen organsız bedenler yaratmaktır.
Sönük , zayıf ve uysal bedenlerin nihilist yakınmalarına karşılık, arzu dolu organsız bedenlerin şen kahkahalarını yaratmak.
Kendinde sonsuzca yayılan bir içkinlik uzamı yaratmak.

Bırakın da toprakta dans eden yılanlar, yaşayan şiiri ruhunuza üflesin.
Artaud da mezarında rahat uyusun ..

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:
Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, Aralık 1993, y.k.y, s. 161.

Özne Ben’in Yitimi

 


Ben , Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

Edip Cansever

Unutulma da karşı konulmaz bir tür rahatlık yok mudur acaba..
Artık kimsenin bize ihtiyacı olmadığında , hep ertelediğimiz onca şeyi yapmaya koyulmaz mıyız? Kendini unutman için, unutulman gerekiyordu belki de. Bu hiç çağrılmama da acıtan bir şeyler olmasının yanında, belirsiz kalan yanların coşkusu ve neşesi de eksik değil.
Çağrılmayan kişi, belki de kendi yolunu izlemektedir. Bu yolda başka adlarla karşılaşır, kendi adını unutur.
Yakup’un bazen kendini Yusuf sanması da buna benzer bir şey.

“.. Ben, yani Yusuf , Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum…”

İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte ben’den kurtulmanın yerine; hep ona çağrı yapan bir mekanizma ile karşılaşırız. Ben’in rasyonel düzlemde karşılığı bir ailenin, bir işinin, bir evinin olması gibi şeyler. Bunun dışına çıkamayan bir özne, hep ‘ben’ olarak kalacaktır ya da daha az ben’e sahip olarak.
İlk çatlamalar burada gerçekleşir. Neden ben?
Ben’e ait yüzümüzü unutmak için, ben de herkesleşebilmek için neler yapılabilir?
Basit karşıtlıklara cephe alıp, öfkelenmek yetiyor muydu? Doğumumuzdan itibaren yakamıza yapışmış olan bu ben’den, bu ad’tan kurtulamayacak mıydın?
Evet , kurtulmak yine senin çabanla mümkündü. Sana sorulmadan nasıl yaşayacağın, kaba bir şekilde tasarlanmıştı zaten. Bu sorgusuz sualsiz varoluşta, her şeyi akışına bırakan nihilizmden vazgeçip, olumlu anlamda kendini kurman da yetmiyor. Bunun da ötesine geçebilmeli, kendini kurduktan sonra yıkabilmeli.

“… Eğer selamet insanın elinde bulunsa ve oraya zahmetsizce ulaşılmış olsaydı, hemen herkes tarafından ihmale nasıl uğrayabilirdi? Fakat, güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” 1

Peki, bu nasıl olacaktı?

Soluk alıp verdiğin tüm yaşamsal alanların, temsili iktidar ve kurumları tarafından soluksuz bırakıldığını deneyimleyebilirsin. Bu durumda, bireylere ve ya gruplara açık olan yönlerden birinin, tekdüze akışı bozan ve ortasından çoğalan kaçış çizgileri olması manidardır. Bir leke gibi üzerinde taşınılan bu belirlenmişliği, bir yazgı olarak kabullenme, tam da istenilen çizgiyi kabullenmek olacaktır. Oysa ki yaşamı olumsuzlayan kurumların gölgelerine karşı, kendi içkinlik düzlemlerimizi ve arzu makinalarımızı oluşturmamız pekâlâ mümkündür.
Todd May, tam da bu duruma işaret etmektedir:

“Dialogues’da Deleuze, bireylerin ve grupların üç farklı türden çizginin kesişme noktası ve gelişimi olduğunu iddia eder: 1) bir kişinin yaşam döngüsündekilere (örneğin aile-okul-ordu-iş-emeklilik) benzer olan segmentli çizgiler; 2) toplumsal alandaki farklı yönlerden gelen ve molar segmentli çizgilerden daha incelikli hareket eden, görünmez güçlerin oluşturduğu moleküler çizgiler ve 3) bizleri oluşturan özgül molar ve moleküler çizgilerin oluşturduğu belirlenimlerimizden kaçmak için çizdiğimiz başka moleküler çizgilerden oluşan kaçış çizgileri.” 2

***

Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerin yaklaşımlarından örneklerle açımlandırdığı kitabında, temsili düşüncenin ve buna bağlı olarak tüm bir otoriter yapılanmanın eleştirisini sunmaktadır. Bu anlamda Nietzsche‘de de karşılığını bulabileceğimiz, hınç ahlakıyla biçimlenmiş diyalektiğin yerine, üçüncü bir alana işaret etmektedir. Bu alanda işçi sınıfı kendisini temsil eden yapıların dışında, kendi öz mücadelelerine dayanarak varolmak durumundadır. Sadece işçi sınıfı ile sınırlı olmayan, öznesiz ben’in de mustarip olduğu bir sorun tartışılıyor: Temsil etme düşüncesinin yol açtığı etik problemler.
İşte hep merkezi siyasal iktidar tarafından belirlenen yaşam alanları, kaçış çizgileri tarafından ele geçirilir. Deleuze’ün de belirttiği gibi yersiz yurtsuzlaşarak, kendini iktidarsızlaştırarak bu çizgiler yaratılabilir. Bu yersiz yurtsuzlaşma da, kendini varolan kodlamalardan arındırmayla gerçekleşebilir. Deleuze’un göçebe düşünürleri bu yüzden çöllerde ve okyanuslarda yaşarlar, böylesi kaygan mekânlarda. Ele geçirilmesi imkânsız olan bir yaşama tarzları vardır. Fark edildikleri an, hemen başka bir yere doğru akış gösterirler.

“ … Yerleşiklerin mekânı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilidir, mekânı pürtüklüdür, hâlbuki göçebenin mekânı yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekândır.” 3

Burada Nietzsche’in tüm bir yaşam tarzıyla gösterdiği durumu belirtebiliriz. Döneminin tüm değerlerine karşı toptan bir cephe almaktan çekinmez. Akademilerde ciddiyetle gerçekleştirilen felsefeye karşı, neşeyle yapılabilecek bir felsefeyi inşa eder.
Bunu yaparken de kendisini takip edilmesi gereken bir peygamber olarak görmez.
Tam tersine gelecekte olabilecek böylesi bir durumun tehlikelerinin farkındadır:
‘inananlar istemiyorum’, der. Bunun yanında kendi öznelliğine de bir mesafe alınması gerektiğini, -bir dinamitim – belirtir. Bu anlamda öznesiz oluşlarda tam bir özgürleşme gerçekleşebilmektedir.
Bu o olma hali ile Nietzsche‘in üst insanı arasında belli koşutluklar kurabiliriz. Burada artık kişinin çabaları da yeterli olmamaktadır. Kendisinin dışında kalan tüm bir tarihsel ve kültürel değerler sisteminin de buna uyumlu olması gerekmektedir.
Nitekim Nietzsche, Zerdüşt’te şöyle der:

“Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz biçimde. Oraya, devletin bittiği yere – oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve üstinsana giden köprüleri ?-“ 4

Temsil biçimlerini, bedenlere ve gündelik pratiklere uyguladığımız da; bu devlet bizim içimizde de yuvalanmış olabilir. Bu yüzden öncelikle içimizdeki devlet’den kurtulmalıyız. Belki o zaman dışımızdaki devleti yıkmak için bir şansımız olabilir?
Devletin o soğuk iktidarından ve yabancı baskısından uzaklaşıldığında, yaşam artık bir oyun alanı haline çevrilebilir. Burada o çocuk olabiliriz gene. Ben’in sırtımıza yüklediği tüm yüklerden arınmış bir şekilde, dans edebiliriz artık.

“O çağrı boğuk gibiydi; gene de neşeli bir yankısı da vardı, bahçede oynayan çocukların bağrışması gibiydi: ‘ bugün kim ben olacak ?’ , ‘kim benim yerime geçecek ?’ ardından neşeli, sonsuza kadar yankılanacak yanıt geliyordu: o, o, o. “ 5

O olma halinde tüm bir yüz-maske geriliminden kurtulur kişi. Artık taşıması gereken bir ben ve bu ben ile birlikte kurgulanan bir yüzü yoktur. Yüzün ona baskıladığı ağırlıktan kurtulmuştur.
Yine burada, Yakup’un bazen kendini Yusuf ile karıştırmasına benzer bir durumla karşılaşırız. Ben olma halinden, bir yüze sahip olmaktan kurtulunca, adlar da birbirine karışabilmektedir.
Zamanın geçip gitmesinin en belirgin izlerini taşıyan yüz ‘den bu sıyrılma kişiyi hafifletir.
Aynı olanın bengi dönüşünün dışına savrulur gibi oluruz. Sonsuzca kendini tekrarlayan, aynı olan zamana meydan okumak. Onu olduğu gibi olumlamak anlamına da gelir; bu meydan okuma.
Nietzsche’in Amor Fati’yle söylemeye çalıştığı gibi, hayatının yazgısını en üst düzeyde evetlemek. Altın çocukluk çağına geri dönüşte diyebiliriz buna.

“ ‘o’ şu ya da bu değildir, kendini çizen yansızlıktır ( o zaten yansızlığa çağırır), yeri olmayan bir yer değiştirmeye onu geri götürüp, her türlü dilbilgisi konumundan da onu uzaklaştırıp, ikilikler arasında eksik bir yere, birçok sözün, bütün sözlerin kesildiği, o eksiklik olmasa edemedikleri, susup tükendikleri zaman bile onları sürekli olarak sarsan bir eksikliğe onları atar. Adsızlık hep önceden unutulan adı söyleyen (o) tarafından adsızlığı hep … (o) taşır.” 6

Hep eksik kalınan ötesinde adsızlık çıkar karşımıza. Kendimiz olmaktan çıktığımızda bizi çevreleyen kaotik hale. Dilin yetersiz kaldığı, bakmanın.
Görülen bazı şeylerin dile getirilemediği zamanlarda olduğu gibi.
Bu hiç gibi olunmada ısrar edilirse, her şey de olunabilir.
Anonim özne artık kendisi için kaygılanmaz.
Kendi için yaşanacak bir şeyi olmadığında, isteği şeyi yaşayabilir.
Kendi olmaktan kurtulduğunda, istediği kişi olabilir.
Büyümeyi reddeden o çocuk, içimizde bir yerde gizli. O’nu açığa çıkartmamız gerekiyor.
Biraz cesaret, biraz çaba gerekecek.
Karşımızdaki önce yüzümüze bakarak bir anlam çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden ilkin o anlamları bozmamız gerekecek.
Ben ve ötekini bozup o’ya dönüşmek için.
Diyalektikten sıyrılıp, kendini o’nun oluşuna bırakmak adına.
Şiirin büyüsüyle, yaşamı bin kez evetlemek adına.

Öyleyse ne bir adım olsun isterim,
Ne de bir yurdum.
Ne bir ben’im, ne bir yüz’üm
O olmak isterim hep,
o olmayan.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

1. Etika, Benedictus (Baruch) Spinoza, çev, Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitapevi, 2006, s. 293.
2. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Todd May, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.99.
3. Kapitalizm Ve Şizofreni I, Bin Yayla, Göçebe Bilimi İncelemesi: Savaş Makinası, Gilles Deleuze Felix Guatttari, çev: Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, 1990, s.82.
4. Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, 2006, s. 55.
5. Öteye Adım Yok Ötesi, Maurice Blanchot, çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.27.
6. A.g.y., s. 57.