Posts Tagged ‘ Heidegger ’

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

Advertisements

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Fluxus

File:Gmaciunas-manifesto.jpg

Evden çıktı. Artık evi yoktu, sadece bir sırt çantası. Budala gibi hissediyordu kendini. Prens Mişkin mi demeli? Sokakta her zamanki telaş, hiç sevmezdi.  Issız bir yer biliyordu. Niyeti oraya kapağı atmaktı. Biraz vaktini almıştı bu yere varmak. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alandı. Ağaç dallarını ve bulutları seyretti biraz. Sonra, yüzünü toprağa dayayıp bütün bir yeryüzünü düşündü, tıpkı bir zamanlar Karanlık Thomas’ın yaptığı gibi. Bunun Stalker’dan bir sahneyi andırdığını da söyleyebiliriz.

Beyninin kıvrımlarında bir fluxus kaynaşması yaşanıyordu.  Mariana Trench’deki bir balığın pulcukları aklına takıldı. Fok balıklarının dünyasında yaşamak nasıl olurdu acaba? Kredi kartı, metro ve gökdelenler gelecek bir kurguda gecekondulardaki yeryüzü insanlarına pay edilecek miydi acaba? İnsan olmak neydi? Sanırım Heidegger teknolojinin bu denli hızlanmasını ve şehir hayatının yabancılaşmasını sezmişti. Hem özgün bir varoluş (dasein), hem de diğer sıradan var olanlarla bir aradalık, dünya içinde olmanın yazgısıydı. Dasein olmaya, yeryüzü şiirini dinlemeye kendi varlığımızı açtığımız sürece yakınlaşıyorduk.  Bir taş olarak da yeryüzünde yaşayabileceği ihtimali O’nu hep heyecanlandırmıştı.

Yine de bir olgu olan zati Dasein’ın “olgusallığı”, bir taşın olgusal olarak vukubulmasından ontolojik olarak farklıdır.” (I)

Yıl 1955. New York City’den San Francisco’ya giden bir trendeydi.  Ya da Antartika’ya giden bir gemide. Yanında Jack Kerouac bir şeyler anlatıyordu. Ama bu defa Tibetçe konuşuyordu sanki. İçimden hiç de anlamak gelmiyordu hani. Böylesi daha hoştu.  Sanki aynı sözcükler ağzından çıkıyor, sonra biraz uzaklaşıp tekrar geri dönüyor gibiydi. Sözcükler büyüsünü yitirmişti biraz. Kerouac artık etkileyemiyordu beni. Dharma serserisi Kerouac ölmüştü o anda. Tren tüm acımasızlığıyla batıya doğru devam ediyordu. Ya da gemi her neyse. Güneş de pencereden içeri sızmayı başarmıştı.  Mezarlıklarda, hava alanlarında, istasyonlarda ya da stadyumlarda anonim kalabalıklardan biri olmak nasıl bir duygu diye içinden geçirdi? Bir kaplumbağa tıkırtısı işitti. Bu defa yüzünü topraktan kaldırıp gökyüzüne dikti. Nazilere esir düşmüş bir Yahudi olsaydı hayatında neler değişirdi kim bilir? Kaplumbağa ağır ağır uzaklaşıyordu, çalılıklara doğru. Nesneleri böyle harekete geçiren gücün gizini hiçbir zaman çözememişti. Her devinimin ardında bir devlet olduğunu düşünmeye koyuldu.

Nedir peki bu devlet denilen şey? Diye soruyordum kendi kendime. Dokularıma kadar içimde, her eylemimde hissediyorum onu.” (II)

Elinde kamerasıyla Nijerya’daki bir militan grupla bir süre vakit geçirmek, sonra da Meinhof’ların grubuna katılmak istedi, bir an. Zapatista’ları es geçmişti şimdilik. Buralarda devlete rastlamamak güzel bir duyguydu. Hep daha yoğun bir yaşama arzu duyduğu için, ölümü hiç mi hiç iplemiyordu. Yıkıntılar arasında herhangi bir duvar saati. Kaplumbağa tıkırtılarını buna benzetmişti.  Zaman yaşayan varlıklar için geçerliydi bir tek. Peki ya doğa. Rüzgârların ve mevsimlerin zamanı diyebilir miyiz doğa için? Yüzyıllık bir ağaç için zamanın ne anlamı olabilirdi? Ve ya kayalıkların arasından biten otlar için? İnsanları harekete geçiren Devlet, doğayı da harekete geçirebilir miydi?

 

**

Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Yürürken kendi varlığını duyumsayabiliyordu. Giacometti’nin yürüyen adam heykelini anımsadı. Ayaklarının altında bir yeryüzünün olması düşüncesi O’nu heyecanlandırmıştı. Şimdiye dek hiç gidilmemiş yerlere gitmek istiyordu. Kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere.

Ben saçmaydım; keçi ayağıyla insan gibi yürüyebildiğim için değil, düzgün anatomim ve eksiksiz adalelerimle normal yürüyebildiğim için; bu yürüyüş yine de saçmaydı ve normal oldukça da gitgide saçma oluyordu.” (III)

Gökyüzünde bulutlar aslıydı, yağmur yağabilirdi. Bir gece ormanda uyuduğu bir anı anımsadı birden. Sıkıntıdan uyuyamamıştı. Sabaha kadar yollarda yıldızları sayarak esrik bir biçimde dolaşmıştı. Evreni ve kaosu düşünmüştü. Şarap içmişti. Domuzların çıtırtılar çıkardığı ıssız dağ yollarında tek başına ıslıkla bir şeyler mırıldanmıştı. Huzursuzdu. Her şeyin nasıl oluyor da bu kadar normal olabildiğini anlayamıyordu. Kendini bu yüzden ruhsal olarak punkçılara yakın hissediyordu. Bazen çok öfkeye kapılıyordu, her şeyi yakıp yıkmak geliyordu içinden, anlatılamaz bir şiddet duygusu. O zamanlar bir hayvan oluşa giriyordu sanki. Kısa bir anlığınaydı bütün bunlar. Gelip geçici şeyleri ve buna rağmen sürekli olabilen şeyleri seviyordu galiba.  Sonra kuyruklu yıldız olmak istiyordu. Nerden çıktı şimdi bu kuyruklu yıldız.

Bir kuyruklu yıldız olmak ister miydim? Evet. Çünkü onlar kuşların hızına sahiptirler, ışık olarak ilerler ve çocuklar gibi saftırlar” ( IV)

Sözcüklerin uyguladığı şiddetten hoşlanmıyordu. Sözcükler O’nu bir yere bağlıyordu ve bir şekilde belirliyordu.  Şiddet ve belirlenim içersinde tuhaf bir ilişkisi vardı sözcüklerle.  Onlarsız da yapamıyordu, bir yandan. Sözcükler yaşamının bir parçasıydı.

“ Sadece sözcüklerle ilişki içinde neşeli hissediyordu kendisini”. (V)

Göz de biraz öyleydi. Görünmezi belki de sadece sezebilirdik. Hava kararmaya, yağmur da hafiften yağmaya başlıyordu.  Eve vardı. Masanın üzerinde Blanchot’un kitapları vardı. Koltuğa oturup düşünmeye başladı.

Oradaydı, hafifçe geri çekilmiş, çok az konuşuyordu, çok gariban ve çok sıradan sözcükler kullanıyordu; sıkıcı bir hareketsizlikle neredeyse gömülmüştü koltuğa, kollarının ucundan sarkan, iri elleri yorgundu.”  (VI)

Yarın pazartesiydi. Yapacak hiçbir işi yoktu. Aylaklık çok yormaya başlamıştı O’nu. Kerouac’ın ölüsüyle ne yapacaktı? Kaplumbağa kim bilir nerelere gitmişti? Eli kamerasına uzandı. Açıp görüntüleri izlemeye koyuldu. Dayanamayıp sildi hepsini.  Pencereden şehre baktı. Caddenin ışıkları yanıyordu. Bir banliyö treni tüm hızıyla camları tıngırdattı. Yağmur lekeleri camdan aşağı akıyordu. Bir ıslık tutturdu yine.

Notlar

(I) Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev, Kaan H. Ökten, s. 58, İstanbul: Agora Kitaplığı.

(II) Blanchot, Maurice ( 2008) Yüceler Yücesi, Çev, İsmail Yerguz, s. 33, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(III) Blanchot, Maurice (2007) Karanlık Thomas, Çev, Sosi Dolanoğlu, s. 80, İstanbul: Metis Yayınları.

(IV) Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Çev, Sündüz Öztürk Kasar, s. 265, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Dizeler Hölderlin’in şiirlerinden birine ait.

(V) Blanchot, Maurice (2008) Son İnsan, Çev, İsmail Yerguz, s. 126, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(VI) a.g.y., 13

Written by: Mehmet Oruç

Image I : Fluxus Manifesto, 1963, by George Maciunas

Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşünceler

 Itır İnselbağgil‘in anısına 

        
 Ölüm her zaman erken, her zaman acele. Cemal Süreya ne kadar haklı her ölüm erken ölümdür derken. Itır’ın ölümü de öylesine beklenmedik ve erken oldu. Yaşadığı hayat gibi ölümüyle de şaşırttı bizi Itır: hesapsız kitapsız. Uysal, sinik, alışkanlıkların içinde şaşırtıcılığını ve heyecanını yitirmiş hayatlarımıza meydan okuyordu varlığıyla. Arzulu bir varoluştu onunkisi ve aşk ile yaşıyordu toplumun çöküntü içindeki değerlerinin karşısında. Itır, bir dava kadınıydı: öylesine cesur ve dirençli yaşadı. Bu ülkede, dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, toplumun dava insanlarına gösterdiği her türlü zorluğa, aşağılamaya, hakarete, dışlanmaya göğüs gerdi ve davasından vazgeçmedi. Alkolik olduğu için çok eleştirildi. Köpekleri sevdiği ve baktığı için çok eleştirildi. Kimileri için bir zavallı, kimileri için trajik bir hayatı vardı. Hâlbuki içinde yaşadığımız toplumda sergilediği hayat ve yarattığı manzara bir kadın için oldukça cesur ve güçlü olmayı gerektirir. Itır’da bu güç, kararlılık ve cesaret vardı. Esas sorun yaşadığı şehir, ülke ve dünyadaki pek çok ama pek çok, sürülerce insanın ne böyle yaşayan insanlara ne farklı hayatlara ne de dünyada var olan ve dünyanın dünyalığını var eden, ancak birlikte var olabileceğimiz başka canlılara değer vermemesinde gösterdiği kararlılıkta düğümleniyor. Bizden sonrası tufan mantığıyla, bencillik üzerine kurulu hayatlarımızda (kendimizden, kendi evimiz, kendi ailemiz, kendi çocuklarımız, kendi eşyalarımızın varlığı, dirliği, birliği ve güvencesinden başkaca her şeyi yok sayan), yaşamın başka değerlerine, başka canlılarına ilgisiz kalmaktan mütevellit kapalılığımız, gönlümüze, kalbimize, gözlerimize ördüğümüz duvarlar, bu modern körlük, bu modern pervasızlık Itır gibi dava insanlarının hayatını paha biçilmez bir değere dönüştürürken, geri kalanları katılıklarında hiçleştiriyor.

Bu minvalde, aklıma, kavrayışı düşük insanlarla yaşamanın ne kadar zor olduğu geliyor. Ne yazık ki kavrayışı yüksek bir toplum sayılmayız ve bu açıdan dünyada da yalnız değiliz. Herkesi birbirine benzetmeye çalışan bir toplumsal ortamdayız. Benzerlerin birbirlerini onayladığı, böylece kendisini, hayatını, yaşama biçimini anlamlandırdığı bir atmosfer yaşama ilişkin bilinmezliği, hayreti, kendimizi yaşar bulma şokunu ve belki yaşama ilişkin her türlü korkumuzu biraz olsun azalttığı için işlevsel oluyor. Fakat bu varoluş biçimi hayatı ve kavrayışı kısırlaştırıyor; yaratıcılığı öldürüyor, neşe üretemiyor, sevgi yeşertemiyor. Yılgın, bıkkın, nekes, hodbin ve bedbin, acımasız, sert, yaşamı onaylamayan bu ortam, sürprizleri, aykırılıkları, farklılıkları ile hayatı kucaklayan bir varoluş biçimi yaratamıyor.

Farklılıklardan korkmak ve hayatlarımızı farklı olanlardan korkmak üzerine kurmak hala ne kadar ilkel duygular üzerine yaşantılar geliştirdiğimizi gösteriyor. Farklılıkların reddi, imhası, yok sayılması toplumda ayrımcılığı üretip, besliyor. Bu yüzden geleneklere sımsıkı sarılınıyor, başka kültür ve düşünceler kolaylıkla horlanıp, yok sayılabiliyor. Kadınlar, eşcinseller, engelliler, alkolikler, yoksullar, çocuklar, hayvanlar, askerlik ve savaş karşıtları, HİV virüsü taşıyanlar… İçimizden birileri tarafından kolaylıkla tartaklanıp, yaşamları çekilmez hale getirilebiliyor. Bu listeye daha çok grup eklenebilir. Ancak toplum dediğimizde bu insanlardan meydana gelmiyor mu? O halde bu eziyeti birbirimize ediyor değil miyiz? Öyleyiz. Din, milliyet, gelenek, görenek, cinsel tercih, yaş durumu, eğitim seviyesi, ekonomik durum gibi çeşitli sermayeler arasındaki iktidar ilişkilerini, yaşamı nasıl yoksullaştırdığımızı anlamak için dikkatlice okumak gerekir.

 

Yaşamı üretmede, yaşama bakışta, insan olma halinde aynılık/aynılaşma bizleri başka hayatlara karşı öylesine kapalılaştırıyor ki bizden başka biçimde yaşayan ya da yaşamak durumunda kalan insanları bazen hiç fark etmiyoruz bazen de onları istedikleri biçimde yaşatmıyoruz ya da yaşatmamak için her şeyi yapıyoruz. Peki, başka olduklarını düşündüklerimizin hayatlarını çekilmez kılma ya da yaşamlarını ellerinden alma gücünü nereden buluyoruz? Bu soruya verilecek cevapta gizli ayrımcılığın kaynakları.

İçinde yaşadığımız dünya, iflas etmiş bir dünyadır, ekonominin diliyle konuşacak olursak. Etik olarak çökmüş olan bu dünyanın çöküşünün arkasında başka olanın, ötekinin sağlayacağı fayda dışında anlamsız olarak görülmesi, yok sayılması ve yaşatılmaması gerçeği yatar. Bu öteki bazen hayvanlardır, bazen eşcinseller, bazen yoksullar, bazen de varlığına tahammül edemediğimiz herhangi birisi ya da herhangi bir canlı. Türkiye’de özellikle sokak hayvanlarının varoluşu pek çok insan için anlamlı bir varoluş değildir. O yüzden, o insanlar için, sokak hayvanlarının ortadan kaldırılmaları gerekir. Nasıl ve neden ortadan kaldırıldıklarının bir önemi yoktur. Şimdi Bilge Karasu’yu anmanın tam da sırası. Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz isimli kitabında yer alan ‘Cinayetin Azı Çoğu’ isimli makalesine şu soruyla başlıyor: “24 Temmuz 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?” [1] Milliyet gazetesi, Bursa’da sokak kedileri ile köpeklerinin ortadan kaldırıldığı haberini vermektedir. Bursa’da 1747 köpek ile kedinin fırına atılarak yakılması söz konusu olmuştur. Ayrıca bu vahşet bir veteriner müdürü tarafından gerçekleştirilmiştir. Karasu, bu vahşeti “halkın sağlığını korumak gerekçesiyle, içleri sızlayarak yapmış (yaptırmış) olanların düşünce düzeyi konusunda aydınlanıyoruz ama bu aydınlanışımız, iyi niyetlerle işlenebilecek kıyımlar konusunda bizi uyarmazsa, bize yazık olur” diyor. Ve devam ediyor: “Birçok kişinin bu çalışmaları desteklemiş olması -aferin onlara- işlenen suçu hafifletmez, yaygınlaştırır” ( Karasu s: 52). Karasu’nun hepimiz için acilen gündemimize alması gereken en önemli kaygısı şu:

 

İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir “çözüm” olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi? (Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı? Ağaçlar hemen kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? kediler köpekler fırında yakılıverir). Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı bir “kolaylıklar cenneti”dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldürmekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?

Karasu, kedi ve köpeklere yapılanları yani yaptıklarımızı şöyle açıklıyor:

Her şeyden önce, üç ay içinde 1747 kedi ile köpeğin öldürülmesidir. Yani evcilleştirilmiş hayvanların… yani bizlerin, insanların, işimize yaraması için, binlerce yıl önce yolunu bulup, avından, kırından, dağından kopardığımız, kendimize alıştırdığımız, öğürleştirdikçe de canını da biz vermişiz gibi davranmağa kalkıştığımız hayvanların öldürülmesidir… Dostluğunu gördükçe… bizim de bağlandığımız ama bizden başkaları karşısında-işimize yarasın diye- yırtıcılıklarını sürdürmelerini istediğimiz; sevgiye, yakınlığa, insan dostluğuna alıştırdıktan sonra, şehirleşme sürecimizle yaşayışlarını büsbütün çıkmaza soktuğumuz halde (arabaların her gün çiğnedikleri, yüksek yerlerden düşenler ya da atılanlar, açlıktan ölenler düşünülsün) gene de yanımızda üremesi, üremekten vazgeçmemesi karşısında başımızdan nasıl defedeceğimizi bilemediğimiz hayvanların…

Çocuklarımıza onların bu yeryüzündeki ortaklarımız (yalnız duygu ortağı değil, çıkar ortağı da) olduklarını öğreteceğimize, eskinin umacıları yerine koyuyor, kendilerinden korkulacak canavarlar diye gösteriyoruz onları. Her kuşak bu temel korkuyu bir sonrakine de aktarıyor. Onları sevmekle kazanılabilecek dostluğu öğreteceğimize çocuk kafalarında düşmanlıklar yaratıyoruz. Daha kötüsü, gücümüzü onlara karşı kullanmağı, ucuz, kolay üstünlükler yaşamağı pek küçük yaşta öğreniyor, öğretiyoruz. Kediden köpekten korkulur (ısırır! tırmalar!); acıktığı için sana yanaşırsa kedi köpek kovulur; kovmakla da kalınmaz, çığlıklar atılır ( bu düşmanlık karşısında kendini koruma içgüdüsünün hala sürüp gitmesine de edilmedik laf bırakılmaz!); canlıların bu yeryüzündeki dengesinden habersiz insanlar karşısında, cırnağı ile dişinden başka silahı olmayan “parya”lar yaratılır. Sonra bunlar, şu ya da bu biçimde, öldürülüverir. Yapılan, “toplu” değilse de, taksit taksit bir “topluca” kıyıma gidilmesidir. Gerekçe kutsal: insan sağlığının korunması. Gerekçe bu olunca, başka kıyımlardan, kıyalardan bizi alıkoyabilecek nedir?” ( Karasu s 52–53).

     Evet, gerekçe, insan sağlığının korunması, insan faydasının sağlanması, insan şusu ya da busu olunca başka hayvan kıyımlarından, başka kültür kıyımlarından, başka yaşama biçimi kıyımlarından bizi alıkoyabilecek olan nedir? İki büyük dünya savaşı görmüş, bu süreçte insan aklını son derece zorlayan faşizmin ürkütücü deneyimlerini yaşamış ve hala yaşamakta olan bir dünyada ayrımcılığın insan yüreğini sızlatan örneklerini gördükçe umutsuzluğa kapılmamak işten bile değil. Hesabı hala verilememiş bu acılar, toplumsal belleklerde unutturulmaya çalışılıyor. Ulrike Meinhoff demişti, hatırlarsınız, üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim diye. Ama bizler öfkelenemiyoruz bile. Üç maymunu oynuyoruz: görmedim, duymadım, bilmiyorum.

Itır, hayvanların uğradığı ayrımcılığa karşı bir mücadele içindeydi. Bu yüzden kendisi de ayrımcılığa uğramıştır. Ayrıca erkek egemen bir dünyada kadın oluşu uğradığı ayrımcılığı katmerlemiştir. Bir de alkolikliği yok muydu? Hepten bir günahkâr, hepten bir acayip yaratık olmuştur pek çoklarımız için ve neden öyle yaşadığı hiç anlaşılmaya çalışılmadan yargılanmıştır, tartaklanmıştır, dayak yemiştir, pek çok kereler pek çok hakarete maruz kalmış ve toplum tarafından sözlerle ve bakışlarla taciz edilmiş, tehdit edilmiş, dışlanmıştır. Ayrıca erkeklerle özgürce kurduğu ilişkiler yüzünden horlanmıştır. Zira aile değerlerinin hiç eleştirilmeden yüceltildiği ve aile olmak dışında kurulan her türlü ilişkinin sapkın olarak karşılandığı toplumsal ortamımızda özgürlüğe yer yoktur. Kaldı ki içinde bulunduğumuz bu ortam görece Türkiye toplumsallığının eğitim ve gelir seviyesinin en yüksek olduğu coğrafyalarından birisidir. Bu ortamda bile bunlar yaşanıyorsa kendimizin neresindeyiz?

Itır, yapayalnız öldü. Itır’ın arkasından ağlayanlar biraz da onun bu yalnızlığına, yalnız bırakılmışlığına ağladılar. Itır İnselbağgil’i içine almak istemedi bu toplum. Bir el uzatamadık sayılır kendisine. “ Olacaklardan belliydi ama kimse ciddiye almadı” dedi birisi. “ Bu toplum tek tip olmaya zorluyor bizleri” dedi bir başkası. “Ellerimi öptü, çocuklarımı atma” dedi diyor hastaneye Itır’ı götüren Asuman Abla.

Bir vicdan olarak yürüyordu aramızda. Karasu’ya göre “vicdan sorunu ancak can denen şeye saygı duyulmasıyla ortaya çıkabilir” (Karasu 54).

Evinden çıkamıyor cenazesi. Köpeklerinden başka kimse yok onu evinde bekleyen. Sadece kiracıları olan genç bir çift sahip çıkmış hem Itır’a hem de köpeklerine. Bir de Akyaka’da bir dava meselesi haline gelen sokak köpekleri için verilen mücadelede dayanıştıkları dava arkadaşları.

 

Evet, Itır’ın öldüğüne inanamıyorum aslında. Ölüm herkesi tek başına yakalar; herkes yalnız ölür der Heidegger. Itır’ın ölümü tek başına yaşayanların ölümünü düşündürttü bizlere. Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı [2] adlı kitabında şöyle diyor: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma” (Lingis s:8).

Başkalarının ölümü bizi ne zaman ilgilendirir?

“Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

İşte Lingis, bir başkasında bizi ilgilendiren şeyin tam da onun başkalığı, bizimle yüz yüze geldiğinde bizi cezbeden, bize meydan okuyan ötekiliği olduğunu söyler bize. Bu sesi görmezden gelebilir miyiz? Ya da daha ne kadar görmezden gelebileceğiz? Karasu’nun dediği gibi iş işten geçmeden yani. Ölümle baş edemeyişimizin telaşı mı yoksa bize kendimizi unutturan?

Itır’ın ölümüne üzülmüyorum, hayır. Onun adına gurur duyuyor ve yaşadığı bu dirayetli hayattan dolayı kendisine saygı duyuyorum. Cesaret, arzu ve sevgiden oluşan bir hayattı onunkisi.

Bütün bu satırları yazarken Andrei Tarkovsky’nin Nostalgia (1983) filmindeki Dominik karakteri kendisini hatırlattı durdu bana. Dominik, Roma’daki bir meydanda benzin dökerek kendini yakmadan evvel aşağıda aktaracağım konuşmayı yapar bizlere. Itır’ı bu sözlerle selamlıyorum.

İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde….

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış. Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.

Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız. Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa. Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle! Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler.

Kemikler ve küller.

Written by: Saliha Yazgaç

Notlar:
[1] Karasu, Bilge (1994)  Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s: 51-58, İstanbul Metis Y.

 [2] Lingis, Alphonso (1994) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, İstanbul: Ayrıntı Y.

Nihilizmi Alt Etmek

Yeryüzünü düşündü, sonra da kaldığı evi ve odasını..
Tozlu göründü her şey gözüne. Yeryüzünde bir evin odasında, güvenli ve rahattı.
Utanç duyması mı gerekiyordu bu durumdan, bilemedi.
Sonsuzu düşündü, sonra anlamı.
Tedirgin ve biraz kaygılıydı.
Orman yolunda yaptığı yürüyüşler geldi, aklına.
Acaba herkes gibi miydi? Bir fark aradı. Fark üzerine düşünmeye başladı.
‘Yazgını sev’ diye fısıldadı.
Nihilizmi alt etmeyi öğrenecekti sabırla. Ondan önce kim bilir kaç insan bu hiçlikle boğuşmuştu?
Sonra da kaç insan boğuşacaktı. . Tanrının olmadığı bu dünyada bir başımız kalakalmıştık işte. Hiçlik istenciden, istenç hiçliğine hepsi alt edilmek zorundaydı. Tüm yakınmalar ve ilençler. .

Heidegger’in Nietzsche üzerine yazdıklarından aklında kalanlar:
Bengi dönüş ancak üst insan ile bir arada görünür kılabilecekti kendini.
Aynının sonsuzca geri dönmesi, ancak kendini alt etmesini öğrenmiş insan ile bir arada var olabilir.
Bu da bir üçüncü şeyi, güç istencini gerektiriyor.’
Demek oluyor ki, hiçlik istenci ve istenç hiçliğine karşılık güç istenciyle zamansızlığa serseri çizgiler eklemleyebilirdik.
Yine döndün baktın kendine. Yine aynı evdesin, yine bir yeryüzünde.
Ama artık ne tanrı, ne tanrılar, ne de nihilizm var.
Ben’in öldüğü, insanın da öldüğü, doğaya karışmış, saf bireyleşme süreçleri inşa etmek.. Özne –nesne ayrımı yerine öznesiz bireyleşme-kaos ilişkisi.. Başka şeylerle ayırt edilemezlik bölgeleri oluşturup, yayılmak zamanda ve mekanda..
Müzikal zamanlarda kendin olmayan göçebeliği yaşamak.
Oluşun kaçış şebekelerinde, kendine bir yer altı yuvası kurmak.
Bir öteki gece çınlıyor, kimse bu sesi duymaktan alıkoymaz artık kendini:

“… Gündüz yaşamak ve gündüz için çalışmak gereklidir. Evet, bu gereklidir. Ama gündüz için çalışmak, sonunda , geceyi bulmaktır, bu da geceyi gündüzün bir yapıtı olarak ortaya çıkarmak, onu bir çalışmaya, bir eğleşmeye dönüştürmektir, yer altı yuvasını kurmaktır ve yer altı yuvasını kurmak geceyi öteki geceye açmaktır.” 1

İnsan olarak fırlatıldın ama artık insan olmak zorunda değilsin.. Çokluğun cangılında belirsizce uluyabilirsin.
O sessizce fısıldıyor arkadan yanaşıp, unutulmuş varlığı anımsatıyor, kendi unutulmuşluğunu bile unutmuş olan varlığı.
Zayıf insanı görüyorum, kendisiyle birlikte başkalarını da batırmak isteyen nihilist insanı, şöyle dediğini duyuyorum: ‘Ne önemi var tüm bunların, neye yarar faydasız..’İşte bu sözler dünyanın en çirkin insanından, hınç ahlakına sahip insanın ağzından çıkıyor. Kendine tahammül edemeyen, dışındaki şeylere verdiği tepkilerle kendini var eden kişinin. Buna rağmen kendinde kendini silmek ve tüm oluşlara açık bırakmak kendini.
Modern çağda, inceltilmiş denetim mekanizmalarıyla uyumlu bir nihilist beden de yaratıldı. Bu nihilist beden ekonomik olarak üretken, siyasal olarak itaat edebilecek uysal bir bedendir.
Bunun önüne geçebilmenin bir yolu da, arzularıyla hareket edebilen organsız bedenler yaratmaktır.
Sönük , zayıf ve uysal bedenlerin nihilist yakınmalarına karşılık, arzu dolu organsız bedenlerin şen kahkahalarını yaratmak.
Kendinde sonsuzca yayılan bir içkinlik uzamı yaratmak.

Bırakın da toprakta dans eden yılanlar, yaşayan şiiri ruhunuza üflesin.
Artaud da mezarında rahat uyusun ..

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:
Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, Aralık 1993, y.k.y, s. 161.

Ana ve Oğul

Ana ve Oğul:
Minimalizmin Kıyısında

‘Ruh bir yabansıdır yeryüzünde. Ruhani bir alacakara
Mavi çöker tarumar ormanın üzerine ve uzunca
Çınlar karanlık bir çan köyde; huzura uğurlar.
Sessizce çiçeklenir mersin ağacı, ölünün ak gözkapakları üzerinde’1

Georg Trakl

I

Sokurov’un Ana ve Oğul(Mat i syn,1997) filminde, anne ve oğul arasında olup biten şeyler, tüm bir insanlığı içine alan genel geçer duygulara hitap etmektedir. Bizi birbirimize bağlayan şeylerden en gizemlisi, belki de en kutsalı gibi görünen şey: Sevgi. Bir de bu sevgi, yaşlı ve hasta bir anne’ye karşı olursa, daha şiddetli bir hal almaktadır.

Bir üçleme olarak tasarladığı Ana ve Oğul’daki duygulanımların benzeri haller, üçlemenin ikinci filmi Baba ve Oğul’da (Otets i Syn,2003), Second Circle’da (1990)-Türkiye’de gösterime girmediğinden çevirisi yok – ölen babaya karşı oğulun tavrında; son olarak da Alexandra’da (2007) farklı boyutlarda anlatılmıştır. Kanımca bu diğer filmler, Ana ve Oğul’daki yalınlığın düzeyine erişememiştirler.

Ölmekte olan bir anne ve ona bakan bir oğul üzerinden içimizde gezinen adlandırılamayan duygulara, derinden bir bakış fırlatıyor Sokurov.
Bunu yaparken, olanca saflığıyla karakterlerin nefes alıp verişlerini, doğadaki kıpırtılarla eşanlı gösterebiliyor.

Oğulun yürüyerek ulaştığı bir çayırlıkta, başını hafifçe geriye çevirirken; ötede geçip giden bir trenin sessizliği çınlatmasında olduğu gibi.
Rüzgârın olanca ürpertisiyle estiği boş orman yollarından, filmin karakteri oğul gibi sürükleniyoruz. Bu nedensiz varoluşlarda, bir tür yeryüzüyle bütünleşme arzusu da yatmaktadır. Nereye gittiğimizin bir önemi yok gibi.. Ya da neden sorusunun. Yersiz yurtsuz bir göçebe gibi sürükleniyoruz sadece.

” Die Ros’ist ohn’ warum; Sie blühet weil sie blühet,
Sie acht’ nicht ihrer selbst, fragt nicht, ob man sie siehet.

(Gül niçinsizdir; çiçek açar çünkü çiçek açar,
Kendini umursamaz, görülme arzusu da yoktur.)” 2

II

Yeryüzünün ortasına niçinsiz fırlatılıp atılmış gibidir bu iki karakter.
Biri olmadan diğeri de olamaz. Birbirlerinin varlıklarına tutunarak varolmalarında bir tür çelişki de vardır. Anne ölünce, oğul yapayalnız kalacaktır. Sevgi ve sevilen kişinin yokluğundan duyulacak acı –ötekinin ölümü- tüm film boyunca anlatılmak istenen temel çelişkiyi dillendiriyor. Sevginin ve ölümün birlikte varlığının imkânsızlığı. Ki filmden geçen konuşmalardan birinde,
oğul:

“Neden benim için üzüldüğünü biliyorum. Ama endişelenme,
bu saçmalıktan ibaret. Geride yalnız kalacağımdan korkuyorsun…
Ölmeyeceksin. Ben yanındayım. Beraberiz.” der.

Bu birlikte varolmaya çalışma halinde Levinas’ın tabiriyle: ‘rehin alınma ‘ durumu var gibidir. Oğul, annesi tarafından rehin alınmış gibi durmaktadır. Oğul kendi yaşamının anlamını, annesinin yaşamda olmasına borçludur biraz da. Onun ölümüyle tamamen yalnız kalacağının bilincindedir.
Ki bir yerde:

” Dışarı çıkmayıp insanları görmeyelim biz de o zaman. İnsanlar olmadan yaşayalım.” der.

Gizli arzularından biri de iki kişilik bir var oluş olabilir. Bunun dışında, annesini eve bıraktıktan sonra bir yürüyüşe çıkar. Belki de, uzakta çınlıyan trene yetişme kaygısıyla trene bakar, daha sonra denizde geçip giden teknelere bakar. Tüm bu bakmalarda, baktığı şeylere yetişemeyeceği belli olan birinin ruh hali saklıdır. Garip bir şekilde orman patikalarında yürürken yere kapaklanır, bir ağaca yaslanıp gözyaşı döker. Burada varolandan duyulan dehşete benzer bir şeyler vardır. Kant’ın yüce olarak adlandırdığı duruma işaret etmektedir. Burada tüm bir algısal yapı çökmektedir artık. Bir tür kriz anı. Oğul, gördüğü manzara karşısında, gizil bir güç tarafından esir alınmıştır. Korkulu bir titreyiş duymaktadır.

” …Yüce ise, hayal gücünün kendi sınırıyla karşı karşıya gelişi, dehşete düşmesidir…”

Cézanne bir manzaraya asla bakılamayacağını anlatıyordu. Bir şeye bakıyor-o bir mutlak kaos. Cezanne diyor ki, bu yeryüzünün kaynaması, sarsılıp yıkılması gibi. O anda artık tabloyla aynı şeyimdir ben- …” 3

III

Filmde, gökyüzünde kendilerini hep hatırlatıp duran gri-siyah bulutlar yaklaşmakta olan bir ölümün işareti gibi durmaktadırlar. Tüm bir görsel atmosfer bizi bu yaklaşmakta olan ölüm anına hazırlamaktadır. Bir tablodan sıçramış gibi duran filmin renkleri de, karakterlerin o anlatılamaz içsel boşluklarının ya da kâbuslarının anlatılmasında yardımcı olurlar.

Burada ayrıca insanın tek başına yaşayıp yaşayamayacağı, varlığını ötekinin varlığına borçlu olup olmadığı gibi ontolojik sorunsallar da çıkarsanabilir.
Buna yanıt olarak ‘Cuma ya da Bir Pasifik Arafı’ romanında ana karakter Robinson’un ıssız bir adaya düştükten sonra belirttiği şu düşünceler önemlidir:

”… Görsel yanılsama, serap, sanrı, uyanıkken görülen düş, düş kurma, sayıklama, işitme bozuklukları… Tüm bunlara karşı en emin siper, kardeşimiz, komşumuz, arkadaşımız ya da düşmanımızdır ama birisidir, tanrım, birisi!” 4

Bu romanda da sorulan en can alıcı soru: Başkası yoksa ben var mıyım? sorusudur. Biraz da bunun yanıtını öğrenmek ister gibidir oğul. Ölmekte olan annesini bırakıp gitmesinde bunu öğrenmek isteği vardır. Tek başıma varolabilecek miyim? Belki de, bu yüzden dehşete düşer ve ağlar. Tek başına varolmayacağını kendisi de farkındadır. Bu, filmin başında annesiyle ortak bir dil kurarak belirtikleri kâbusu hatırlatmaktadır:

“Ruhumda barınan tanrı, sadece bilincime tesir ediyor. Asla dış dünyaya açılmıyor, olayların gidişâtına..”

Dış dünyadan bağımsız sadece kendisi için varolan bir tanrıyla yalnız kalma. Dışta olup bitenlere kayıtsız kalıyor olmak, ona bir şekilde etkide bulunamamak, bu yalnızlığı daha da artırmaktadır.

 

IV

Heidegger, Dasein’*in varlık ufkunun anlamını zamansallığa bağlı olarak yorumlar. Bu anlam da karşılığını, varlığın sonlu olması durumunda almaktadır. Ölüme yönelik varlıkta Dasein, kendi ölümünü bir başkasına devredemez. Bu hiç kimsenin olmayan ölümü biricikliği içinde bizzat kendisi deneyimlemek durumundadır. Kucağına alarak yürüyüşe çıkardığı, yanında olmaya çalıştığı annenin ölümünü, oğul ne yaparsa yapsın deneyimleyemeyecektir. Bu çıplak gerçeklik karşısında çaresizdir. En yakınındaki annenin ölümü, ona kendi ölümünü hatırlatır.
Son sahnede annenin elindeki ölü kelebeğin, geçip giden zamana vurgu yapmasının dışında bir anlamı daha bulunmaktadır: Oğul ile annenin ölü bir kelebek üzerinden tekrar yakınlaşması ve anlam kazanması. Anne buharlaşıp ölü bir kelebeğe dönüşmüşken, kendi varlıklarını aşan üçüncü bir şeyde bütünleşirler.. Burada, annenin bedeni ile oğulun bedeni artık işlevsel olmaktan çıkıp, Deleuze’ün deyişiyle bir tür organsız bedene dönüşmüşlerdir. Ölüm karşısında saf yeğinlik, saf akışkanlık noktaları olarak dururlar. Benin bedeni ile öteki beden arasındaki sınır çizgisi belirsizleşip, bir oluş haline gelir. Oğulun son çabası da üfleyerek kelebeğe ruh vermektir. Anne ve oğul, ölüm anında da bir arada olma halini paylaşır gibidirler.
Nasıl ki filmin başında ortak bir rüyayı paylaştılarsa, bunun kadar metafiziksel bir ölüm de paylaşılabilinir.
Oğul, ölü annesine orada tekrar buluşacaklarından söz eder. Varoluşu içersinde tek dayanağından yoksun kaldığı için kendisi de bir an önce sönümlenmek arzusundadır sanki.

Kısaca yalnızlık, sevgi ve ölüm gibi varoluşsal derinliği olan sorular soran bir film. Ne kadar nedensiz olsa ve yanıtsız kalsa da..
Seyircisinden, imkânsız bir göz talep ettiğinden olsa gerek.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

* “ Dasein, varlığın anlamının sorgulandığı varlıktır. Bu varlık, kavramsal bir sorgulamanın yapılacağı varlık değil, ontolojik bir sorgulamanın yapılacağı varlıktır.” Heidegger’de Varlık ve Zaman, A. Kadir Çüçen, Asa yayınları, Ocak 2003, s. 40.

1 Martin Heidegger, Şiirde Dil, çev: Kaan H. Ökten, Cogito, sayı: 38, 2004.

2 Frederic De Towarnicki, Anılar Ve Günlükler, Martin Heidegger: sy: 35, çev: Zeynep Durukal: yky yayınları.2002

3 Kant Üzerine Dört Ders, Gilles Deleuze, sy, 98, çev: Ulus Baker, kabalcı yayınları.2007

4 Cuma Ya Da Pasifik Arafı, Michel Tournier, sy:45,çev: Melis Ece, ayrıntı yayınları.1997

(Evrensel Kültür, şubat 2010)