Posts Tagged ‘ erkeklik-kadın cinayetleri ’

FISILTILAR ARASINDA

Alevilik söz konusu olduğunda annemle babamın fısır fısır konuştuklarını hatırlarım. Komşu kızın birisi Alevi birine k a ç m ı ş s a örneğin fısır fısır konuşurlardı; ya da Alevi olmalarına rağmen mahalle çevresinde sevilen bir ailenin üyesi ile karşılaşılmışsa “Aleviler ama çok iyi insanlar” derlerdi yine fısır fısır. Cinler için üç harfli dendiği gibi sanki Aleviler hakkında yüksek sesle konuşmanın bir sakıncasını hissettiklerinden . Değilmi ki o ses, insanları ele verir. Kürtler söz konusu olduğunda bir lakap gibi isimlerin önüne eklenirdi konuşmaların içinde: Kürt Yaşar, Kürt ya da Kara Fatma; Kara Fatma çünkü esmerdi de aynı zamanda Fatma. Kara Saniye vardı bir de esmerliğinden karalığın kendisine reva görüldüğü. Karalıkla Çingenelik arasındaki mesafede kısadır bu arada. Ermenilerse en travmatik ilişkinin yaşandığı kesimdi. Hafızalar Ermenilerle Türkler arasında yaşanan kıyametin görsel imajlarıyla sürekli tazelenmişti. Kim ki affedilmesi zor bir iş yaptı, karşısındakini en beterinden aşağılamak için kullanılan en ağır hakaretlerden birisi olarak işe koşulan “Ermeni tohumu” seçilirdi.

Egemen Türk ailesi bir merkez olarak babanın etrafında yapılanır ve bu merkez etrafında kümelenen herkesin p o t a n s i y e l d ü ş m a n o l m a k l ı k mesafesinde belirli bir derecesi vardır. Akrabalar, arkadaşlar, komşular ve sonra kah cinsiyetlerine göre ö t e k i k a d ı n l a r y a d a ö t e k i e r k e k l e r, K ü r t l e r ya da A l e v i l e r ya da E r m e n i l e r, Ç i n g e n e l e r; ve sonra sürekli bu nefret zincirlenmesine dahil edilen h a y v a n l a r, özellikle de köpeklerin çocukların gözünde canavarlaştırılması ve kamusal hayata özel alandan dayatılan travmatik korkulardan birisi daha olarak kamu korkusu olarak adlandırabileceğimiz, ne olursa olsun, kim olursa olsun, hiç kimseye güvenmemek, hiç kimseyle yakınlaşmamak ve herkesi potansiyel bir canavar olarak görmek üzere kurulan b a ş k a l a r ı korkusu. Yani insanlık korkusu, yani insanın her türlü kötülüğe gebe olduğu bilgisi, yani önce kötülük dolayımıyla hayatla ilişki kurma ve kötülük algısı üzerinden hayatı kurma ve kurgulama, yani kötülük iş başında, yani hoşgeldiniz Mordor diyarına.

**

Başkaları korkusu dediğimiz aslında bir y a l n ı z l ı k örgüsü! Size ve yakınlarınızın başına herhangi bir kötülük gelmesin diye, çevrenizde kimseler kalmayana kadar herkesi tüketmek. Çünkü hep bir T e pe n i n A r dı! Tepenin Ardından kimlerin çıkacağı belli olmaz. İşin kötüsü korktukça, korkulan davet ediliyor ve korkuları insanın başına geliyor. Belki de asıl trajedi burada. İç sızlatan, yaralayıcı bir tablo! Bu kadar düşkünleşmeyi hakedecek bir şey yokken ortada! Bu korku öğretilebiliyorsa, bu kötürümlük yaygınlaştırılabiliyorsa tersinin yani mücadelenin, kendine güvenin, hatalarla baş edebilme yetisinin de öğrenilebileceği bir esneklik, affetme, cesaret, destek olma, sevme, sevmeyi isteme de öğretilebilir (di) bizlere. Habire çevremize kabuk örmekten, habire habire kabuklanmaktansa, kabuklarımızdan sıyrılıp hafifleyedebilirdik.

Böylece başkaları, dışarısı, yabancılar, elleri öteleme, korkutup kaçırma, etrafınızı boşaltma kültürü üretildikten, etraf boşaltıldıktan sonra içerisini hizaya koymaya sıra gelir. İçerisini hizaya getirmek o kadar da kolay değildir. Dışarı ile kurulan o kötücül ilişki adeta içeriden intikamını alır. Sanki bir Hitchcock filmi. Doğduklarında bayram edilen, hep arkalarında durulan, evlerinin şenliği erkek çocukları büyüdükçe kabus olurlar. Hayatı hem kendilerine hem ana babalarına, karılarına cehennem ederler. İçlerindeki intikam duygusu, kötücüllük o noktaya ulaşır ki ev içinde ürettikleri mutsuzluk yetmez sokaklara taşar. Sokakta kamusal temizlik yapmak isterler. İsterler çünkü öylesi isterilerle motive edilmişlerdir. Kadın cinayetleri, etnik cinayetler, insanlara, hayvanlara işkenceler, gündelik hayat kültürü haline gelmiş bir vandalizm.

Akrabalar arasında sürekli didişmeler, karı-koca geçimsizlikleri, kardeş kavgaları, dedikodu, mutsuzluk vs. Herkes evinden kaçmanın peşinde. Evden kurtulmak için yapılan evlilikler, evden kurtulmak için sığınılan sevgililer, evden kurtulmak için girilen cemaatler, evden kurtulmak için cinnetler, intiharlar ve kendisiyle birlikte herkesi de yakması istenilen cehennemler. Ne ironik, cehennemden kurtulmak içindi biraz bu egemen müslümanlık anlayışı, egemen Türk aile yapısı, namus-vatanseverlik-askerlik falan ama bir yerde öyle fazlalık öyle bir taşkınlık yaşanıyor ki cehenneme dönüyor ortalık. Ama olmuyor işte felsefesiz ne din ne iman ne vatanperverlik ne namus ne de başka birşey felsefesiz olunca olmuyor. Felsefesiz olunca en fazlasından fanatik olunuyor. Felsefesiz olunca tek açılı oluyor. Felsefesiz olunca başka türlü görmenin bakmanın imkanı olmuyor. Felsefesiz olunca insanın kafası yeterince karışmıyor. Egemen kültürün değerlerine alternatif değerlerin de üretilebileceğini ve onlardan bazılarının kendisine daha iyi gelebileceğini hiç mi hiç farketme şansı olmuyor.

Çünkü her şey o kadar steril ki! Sürekli sizin adınıza birileri etrafınızı temizlemiş. Arkadaşlar yoldan çıkarır diye evlerine gönderilmiş, erkenden evlendirilmiş, zamanı gelmeden budanmış asmalar gibi varoluşun yegane meyvesi mutluluk ve neşe, korkunun ve adınıza alınan kararların her darbesi ile engellenmiş, alıp başınızı gidebileceğiniz ayaklarınız, bacaklarınız olduğu halde sizi olduğunuz yere sabitlemiş, içinizdeki çocuk habire büzüşmüş yalnız ağlayan yoksul buruşuk bir cenine dönüştükçe giderek çirkinleşen cenini saklamak uğruna cilanan kılıfı şiddetle şişirilmiş, içindeki çirkin cenini saklayabilmek için onu farkeden herkesi öldürmekten çekinilmemiş…

Temizlik imandan gelirmiş.

**

Hiç yetişkin olamıyoruz demek ki. Hep çocukluğa özenilir, çocukluk geri gelsin istenilir ya hep çocuk kalmanın da böyle tarifsiz acıları var. Felsefesiz olunca çocukluk bile kirleniyor. Çünkü çocuklar herşeyi gerçek zannediyorlar, o kadar teslimiyetin her türlüsüne açıklar ki kendilerini zeytinyağı reklamlarında olduğu gibi uçacağız zannedip pencereden de bırakabiliyorlar, perili dizilerdeki gibi mucizeleri bekliyorlar, Metro Golden Mayer’i kükreyen aslanını görünce masanın altına gizlenebiliyor ya da dört yaşındaki yeğenime, bir kağıdı karalayıp işte bu sensin dediğimde ağladığı ve ben bu olamam dediği gibi bir yandan yüksek bir görüyü unutmuşlara hatırlatırlarken bir yandan da herşeyi gerçek zannediyorlar. Bu nasıl ironi?! Yetişkinlikte, çocukluk, varlığın oluşa açıklığı, o rüya ile gerçeğin karışımı şiirsel halin doyumsuzluğu ile tüm zamanların en güzeli olduğu için unutulamaz; yetişkinlikte işte bu herşeyin gerçekliği meselesini biraz olsun anlaması beklenir insanların. Ama biz y e t i ş e m i y o r u z; kendimizi yetiştiremiyoruz, ruh işçiliği yapmıyoruz, yapamıypruz, ruhun hem içimizi hem dışımızı sardığını görmüyoruz, ne kadar saklasak da içimizdeki canavarın saklanmadığını dokunduğu her şeyi de kendisi gibi canavarlaştırdığını reddediyoruz. Gerçek Alien (R. Scott,) içimizde derken ne kadar haklı Zizek ve şu filmlerin gerçekliği tartışma kabiliyeti karşısında şaşıyor insan. İşte felsefesiz olunca canavarlara karşı kendimizi güçlendiremiyoruz, antibiyotiksiz kalıyoruz.

Ahmet Kaya’nın çığlığı da biraz bunun içindi: Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, tarihle yargıla!

Geçenlerde adını da tam olarak hatırlayamadığım Gıda satışı ile ilgili bir sertifika almak için tarım ve gıda müdürlüğü gibi bir kuruma gittim. Bankonun ardına dizilmiş iki başörtüsüz memur kadın ve onlara Kuran okumayı öğretmek üzere orada olan başı kapalı bir kadın daha önlerinde cüz, başı açık Kuran okumanın doğruluğu yanlışlığı üzerine bir tartışma yürütüyorlar. Gündelik hayat bir kurumda olsanız da gündelik hayat işte, bir Kuran okuma telaşı almış gidiyor kadınları. Beni bekletiyor olmaktan ya da kamusal alanda böylesi özel bir duruma beni de maruz bırakmaktan dolayı hiç rahatsızlık duymuyorlar. Orada halledemediğim işimi yaklaşık yirmi dakikalık uzaklıkta başka bir binada halletmek üzere ayrılıyorum yanlarından. Kurumda çalışan yirmili yaşlarında bir delikanlının yumurta kolisini koyduğu şeffaf torbanın içinde bir cüz daha görüyorum. İyi de aynı kurumlarda felsefe, edebiyat, tarih kitaplarını görüyorum olsam bu durumu belki sorun edinmeyeceğim ama kadın cinayetlerinin istisnasız her gün işlendiği, aydınların, öğrencilerin, gazetecilerin her gün tutuklandığı, terörist ilan edildiği, Ermeni diye kadınların katledildiği, misyoner diye, Kürt diye akıl almaz cinayetlerin işlendiği, işkencelerin yapıldığı bu Mordor diyarında yanlış anlaşılmış ya da anlaşılmamış, anlaşılamamış bir iman telaşı canımı sıkıyor, üzüyor ve her güne yayılmış bir mücadele olarak çaresizlikle başetmek için harcadığım çabaya ket vuruyor.

**

Demek Turgut Uyar bu yüzden s e v g i m a c ı y o r dermiş diyorum kendime, onu anmadan e d e m e y o r u m, tıpkı Özdemir Asaf’ın fillerime yerleşip, ele geçirdiği gibi b e n i. Turgut Uyar’ın söylediği gibi Bir dağın çarpıklığını / bir sevinç sanmanın kabusundayız, s e v g i m a c ı y o r!.
Hiç şüphesiz bilimkurgusal bir çağda yaşıyoruz. V For Vendetta filmi ile şu aralar zuhur etmekte olan Türkiye gündemi arasında sürekli bir ilişki kurmadan e-de-me-yor zihnim. Recep Tayyip Erdoğan’ın pek çok pek çok konuşmasında sesi, yüzünün ifadesi ve konuşma biçimi gözümünönüne heman V for Vendetta filmindeki Başkan Chandler’i getiriyor. Televizyonda görünürde sadece Başbakan Erdoğan konuşuyor olmasına rağmen gönül gözüm çoktan ortadan ikiye ayrılmış ekranda Başbakan Erdoğan ile Chandler’ı yan yan görüyor.

Bir Sapığın Sinema Rehberi adlı belgeselde, Zizek, bazı organların önüne geçilemez otomatik davranışlarından söz eder. Dans eden pabuçlar, hareketi engellenemeyen el sendromları ya da bedenin organik bir parçası olarak değil de adeta ona karşı olan s e s böylesi organlardır. Zizek, sese ilişkin tartışmasında, Great Dictator (1940) filmine atıfla bu durumu Charli Chaplin’den daha iyi anlayan kimsenin olmadığının altını çizer. Hükümet ettiği dönem için de Erdoğan ile Hitler arasında kurulan analojiler bu tür ilişkilere dayanıyor. Sözde halkı için düşündüğü en iyi niyetlerin o niyetlerle hiç mi hiç uyuşmadığı gibi henüz biçimlenmemiş bir korkunun tezahürünü tarihin sayfalarından süzen dimağların Hitler’i hatırlaması kaçınılmazlaşıyor. İnsan sadece müslaman olmakla iman sahibi olmaz ki! İnanç sadece Allah’a inanmaktan geçmez ki! Hayata inanmak vardır bir de, herşeye rağmen hayata güvenmek gerekir ki o güvenin kaynakları en çok da felsefeden, edebiyattan, şiirden,eleştiriden, farklılıklardan, sevgiden beslenir. İşte o zaman Ne Fareler ve İnsanlar, ne Şeker Portakalı, ne Ermeniler, Kürtler, Çingeneler, ne solcular, komünistler, anarşistler, ne Marx ne de Şeytan Ahitleri korkutucu olur.
Şimdilik arkası yarın diyelim.

Written by: Saliha Yazgaç

Reklamlar
Reklamlar