Posts Tagged ‘ Deleuze ’

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

Advertisements

Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”

Aktif Bedenler Üzerine

‘Spinoza bir çocuktur’
Maurice Merleau-Ponty

I

Devlete ve polislerine kavram atmaktan geliyorum, diyor Deleuze Nietzsche’ye. Nietzsche de hemen kahkahayı basıyor. Karşı olmak adına değil de biraz eğlenmek için arada durmakta ısrar etmek.

II

Kaos giderek çoğalırken, yer-yurt edinme de o kadar artıyor. Mutlak bir yersiz-yurtsuzlaşma müziğin moleküllüğünde yaşamaya çaba harcıyor.

En iyi örnek müziktir: Örtük etkiler ve duygulanımlar, ritim, melodi ve
armoni yoluyla yansız ve özerk bir madde- zamanın saf biçimi- halinde
belirir. Mutlak yersizyurtsuzlaşma eşiklerinin geçilmesi sayesinde
varoluşun mümkün ve beliren tarzlarının bir araya gelmesi, maddeci
bir
dirimselciliği oluşturur. (Goodchild, 2005: 105)

Göçebe düşünceler, kayganlığı, mutlak bir baş döndürücü etkiyi içinde barındırmakta. Bir tür mikro-oyunlar icat etmekte diyebiliriz, çocuk-oluşlar, kuş-oluşlar.

Zamanın kıyısına yerleşmek ve orada aktif bir seyirci olmanın neşesiyle, kendi iç deneylerini yaşamak.

III

Aşkınsal olan her şeyden kendini sıyırıp, kendi içinde, dışarısıyla da esnek bağları olan çöller ve okyanuslar yaratmak. Tanrının ve insanın öldüğünü duyumsamak.

IV

Toplumsal normların dışına çıkıldığında, tüm bir Ödipal psikanaliz ve normalleştirici baskı aygıtları ile çarpışmayı göze almak. Denetim altında ehlileştirilen, kurumların içersinde görünmez bir şiddete maruz bırakılan beden, şimdi fark edilemez-oluş içersinde devinmek istiyor.

Süre, tüm zamanları bir arada kendi içinde yaşayan bedeni organsız bir beden yapmakta.

V

Devam etmek gerekiyor, kendi arzunda diye bir fısıltı duydu.

VI

Sokak bir karşılaşmalar mekânı. Adım attığınızda kendi dışınıza, toplumsal alanın kıyısında boşluk takımadalarına rastlarsınız. Kişinin yaratıcı sezgisiyle biçimlendireceği imkânlar da diyebiliriz buna. Kimsenin üzerinde pek düşünmediği, birdenbire öylece duruverme hareketiyle özetlenebilecek bir yenilik duygusu. Kendinde olumlanan heyecan kesintisiz sürüp gider kendiyle kaldığında.

Düşüncelerin de bir kuvvet derecesi olduğunu ve bedenlerin de bu derecelerden birine sahip olduğunu ya da olma içinde devindiğini bilmek.

VII

Evrenin tek bir merkezi yok ve tek bir iktidar da yok artık. Bulaşıcı bir virüs gibi çoğalıyor aktif ve tepkisel güçler. Kendini olumlayan ve varlığında sebat eden aktif güçler biraz daha yakın sayılır evrenin merkezine.

VIII

Varlığın özü olan arzuyu hep diri tutmak büyük bir çaba harcamakla mümkün gibi görünüyor.

IX

Çalar saat yerine, bengi dönüşün içkin farkını duymak.
Bu fark, herkese ya da hiç kimse ye kendi tekilliğini yaşatacak gibi. Zarlar bir defa atıldığında, sonsuzluk karşısında kendi şansını olumlamak.

Kaynakça:

Goodchild, Philip (2005) Deleuze & Guattari:  Arzu Politikasına Giriş, Çev: Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Written by Mehmet Oruç

Özne Ben’in Yitimi

 


Ben , Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

Edip Cansever

Unutulma da karşı konulmaz bir tür rahatlık yok mudur acaba..
Artık kimsenin bize ihtiyacı olmadığında , hep ertelediğimiz onca şeyi yapmaya koyulmaz mıyız? Kendini unutman için, unutulman gerekiyordu belki de. Bu hiç çağrılmama da acıtan bir şeyler olmasının yanında, belirsiz kalan yanların coşkusu ve neşesi de eksik değil.
Çağrılmayan kişi, belki de kendi yolunu izlemektedir. Bu yolda başka adlarla karşılaşır, kendi adını unutur.
Yakup’un bazen kendini Yusuf sanması da buna benzer bir şey.

“.. Ben, yani Yusuf , Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum…”

İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte ben’den kurtulmanın yerine; hep ona çağrı yapan bir mekanizma ile karşılaşırız. Ben’in rasyonel düzlemde karşılığı bir ailenin, bir işinin, bir evinin olması gibi şeyler. Bunun dışına çıkamayan bir özne, hep ‘ben’ olarak kalacaktır ya da daha az ben’e sahip olarak.
İlk çatlamalar burada gerçekleşir. Neden ben?
Ben’e ait yüzümüzü unutmak için, ben de herkesleşebilmek için neler yapılabilir?
Basit karşıtlıklara cephe alıp, öfkelenmek yetiyor muydu? Doğumumuzdan itibaren yakamıza yapışmış olan bu ben’den, bu ad’tan kurtulamayacak mıydın?
Evet , kurtulmak yine senin çabanla mümkündü. Sana sorulmadan nasıl yaşayacağın, kaba bir şekilde tasarlanmıştı zaten. Bu sorgusuz sualsiz varoluşta, her şeyi akışına bırakan nihilizmden vazgeçip, olumlu anlamda kendini kurman da yetmiyor. Bunun da ötesine geçebilmeli, kendini kurduktan sonra yıkabilmeli.

“… Eğer selamet insanın elinde bulunsa ve oraya zahmetsizce ulaşılmış olsaydı, hemen herkes tarafından ihmale nasıl uğrayabilirdi? Fakat, güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” 1

Peki, bu nasıl olacaktı?

Soluk alıp verdiğin tüm yaşamsal alanların, temsili iktidar ve kurumları tarafından soluksuz bırakıldığını deneyimleyebilirsin. Bu durumda, bireylere ve ya gruplara açık olan yönlerden birinin, tekdüze akışı bozan ve ortasından çoğalan kaçış çizgileri olması manidardır. Bir leke gibi üzerinde taşınılan bu belirlenmişliği, bir yazgı olarak kabullenme, tam da istenilen çizgiyi kabullenmek olacaktır. Oysa ki yaşamı olumsuzlayan kurumların gölgelerine karşı, kendi içkinlik düzlemlerimizi ve arzu makinalarımızı oluşturmamız pekâlâ mümkündür.
Todd May, tam da bu duruma işaret etmektedir:

“Dialogues’da Deleuze, bireylerin ve grupların üç farklı türden çizginin kesişme noktası ve gelişimi olduğunu iddia eder: 1) bir kişinin yaşam döngüsündekilere (örneğin aile-okul-ordu-iş-emeklilik) benzer olan segmentli çizgiler; 2) toplumsal alandaki farklı yönlerden gelen ve molar segmentli çizgilerden daha incelikli hareket eden, görünmez güçlerin oluşturduğu moleküler çizgiler ve 3) bizleri oluşturan özgül molar ve moleküler çizgilerin oluşturduğu belirlenimlerimizden kaçmak için çizdiğimiz başka moleküler çizgilerden oluşan kaçış çizgileri.” 2

***

Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerin yaklaşımlarından örneklerle açımlandırdığı kitabında, temsili düşüncenin ve buna bağlı olarak tüm bir otoriter yapılanmanın eleştirisini sunmaktadır. Bu anlamda Nietzsche‘de de karşılığını bulabileceğimiz, hınç ahlakıyla biçimlenmiş diyalektiğin yerine, üçüncü bir alana işaret etmektedir. Bu alanda işçi sınıfı kendisini temsil eden yapıların dışında, kendi öz mücadelelerine dayanarak varolmak durumundadır. Sadece işçi sınıfı ile sınırlı olmayan, öznesiz ben’in de mustarip olduğu bir sorun tartışılıyor: Temsil etme düşüncesinin yol açtığı etik problemler.
İşte hep merkezi siyasal iktidar tarafından belirlenen yaşam alanları, kaçış çizgileri tarafından ele geçirilir. Deleuze’ün de belirttiği gibi yersiz yurtsuzlaşarak, kendini iktidarsızlaştırarak bu çizgiler yaratılabilir. Bu yersiz yurtsuzlaşma da, kendini varolan kodlamalardan arındırmayla gerçekleşebilir. Deleuze’un göçebe düşünürleri bu yüzden çöllerde ve okyanuslarda yaşarlar, böylesi kaygan mekânlarda. Ele geçirilmesi imkânsız olan bir yaşama tarzları vardır. Fark edildikleri an, hemen başka bir yere doğru akış gösterirler.

“ … Yerleşiklerin mekânı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilidir, mekânı pürtüklüdür, hâlbuki göçebenin mekânı yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekândır.” 3

Burada Nietzsche’in tüm bir yaşam tarzıyla gösterdiği durumu belirtebiliriz. Döneminin tüm değerlerine karşı toptan bir cephe almaktan çekinmez. Akademilerde ciddiyetle gerçekleştirilen felsefeye karşı, neşeyle yapılabilecek bir felsefeyi inşa eder.
Bunu yaparken de kendisini takip edilmesi gereken bir peygamber olarak görmez.
Tam tersine gelecekte olabilecek böylesi bir durumun tehlikelerinin farkındadır:
‘inananlar istemiyorum’, der. Bunun yanında kendi öznelliğine de bir mesafe alınması gerektiğini, -bir dinamitim – belirtir. Bu anlamda öznesiz oluşlarda tam bir özgürleşme gerçekleşebilmektedir.
Bu o olma hali ile Nietzsche‘in üst insanı arasında belli koşutluklar kurabiliriz. Burada artık kişinin çabaları da yeterli olmamaktadır. Kendisinin dışında kalan tüm bir tarihsel ve kültürel değerler sisteminin de buna uyumlu olması gerekmektedir.
Nitekim Nietzsche, Zerdüşt’te şöyle der:

“Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz biçimde. Oraya, devletin bittiği yere – oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve üstinsana giden köprüleri ?-“ 4

Temsil biçimlerini, bedenlere ve gündelik pratiklere uyguladığımız da; bu devlet bizim içimizde de yuvalanmış olabilir. Bu yüzden öncelikle içimizdeki devlet’den kurtulmalıyız. Belki o zaman dışımızdaki devleti yıkmak için bir şansımız olabilir?
Devletin o soğuk iktidarından ve yabancı baskısından uzaklaşıldığında, yaşam artık bir oyun alanı haline çevrilebilir. Burada o çocuk olabiliriz gene. Ben’in sırtımıza yüklediği tüm yüklerden arınmış bir şekilde, dans edebiliriz artık.

“O çağrı boğuk gibiydi; gene de neşeli bir yankısı da vardı, bahçede oynayan çocukların bağrışması gibiydi: ‘ bugün kim ben olacak ?’ , ‘kim benim yerime geçecek ?’ ardından neşeli, sonsuza kadar yankılanacak yanıt geliyordu: o, o, o. “ 5

O olma halinde tüm bir yüz-maske geriliminden kurtulur kişi. Artık taşıması gereken bir ben ve bu ben ile birlikte kurgulanan bir yüzü yoktur. Yüzün ona baskıladığı ağırlıktan kurtulmuştur.
Yine burada, Yakup’un bazen kendini Yusuf ile karıştırmasına benzer bir durumla karşılaşırız. Ben olma halinden, bir yüze sahip olmaktan kurtulunca, adlar da birbirine karışabilmektedir.
Zamanın geçip gitmesinin en belirgin izlerini taşıyan yüz ‘den bu sıyrılma kişiyi hafifletir.
Aynı olanın bengi dönüşünün dışına savrulur gibi oluruz. Sonsuzca kendini tekrarlayan, aynı olan zamana meydan okumak. Onu olduğu gibi olumlamak anlamına da gelir; bu meydan okuma.
Nietzsche’in Amor Fati’yle söylemeye çalıştığı gibi, hayatının yazgısını en üst düzeyde evetlemek. Altın çocukluk çağına geri dönüşte diyebiliriz buna.

“ ‘o’ şu ya da bu değildir, kendini çizen yansızlıktır ( o zaten yansızlığa çağırır), yeri olmayan bir yer değiştirmeye onu geri götürüp, her türlü dilbilgisi konumundan da onu uzaklaştırıp, ikilikler arasında eksik bir yere, birçok sözün, bütün sözlerin kesildiği, o eksiklik olmasa edemedikleri, susup tükendikleri zaman bile onları sürekli olarak sarsan bir eksikliğe onları atar. Adsızlık hep önceden unutulan adı söyleyen (o) tarafından adsızlığı hep … (o) taşır.” 6

Hep eksik kalınan ötesinde adsızlık çıkar karşımıza. Kendimiz olmaktan çıktığımızda bizi çevreleyen kaotik hale. Dilin yetersiz kaldığı, bakmanın.
Görülen bazı şeylerin dile getirilemediği zamanlarda olduğu gibi.
Bu hiç gibi olunmada ısrar edilirse, her şey de olunabilir.
Anonim özne artık kendisi için kaygılanmaz.
Kendi için yaşanacak bir şeyi olmadığında, isteği şeyi yaşayabilir.
Kendi olmaktan kurtulduğunda, istediği kişi olabilir.
Büyümeyi reddeden o çocuk, içimizde bir yerde gizli. O’nu açığa çıkartmamız gerekiyor.
Biraz cesaret, biraz çaba gerekecek.
Karşımızdaki önce yüzümüze bakarak bir anlam çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden ilkin o anlamları bozmamız gerekecek.
Ben ve ötekini bozup o’ya dönüşmek için.
Diyalektikten sıyrılıp, kendini o’nun oluşuna bırakmak adına.
Şiirin büyüsüyle, yaşamı bin kez evetlemek adına.

Öyleyse ne bir adım olsun isterim,
Ne de bir yurdum.
Ne bir ben’im, ne bir yüz’üm
O olmak isterim hep,
o olmayan.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

1. Etika, Benedictus (Baruch) Spinoza, çev, Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitapevi, 2006, s. 293.
2. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Todd May, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.99.
3. Kapitalizm Ve Şizofreni I, Bin Yayla, Göçebe Bilimi İncelemesi: Savaş Makinası, Gilles Deleuze Felix Guatttari, çev: Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, 1990, s.82.
4. Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, 2006, s. 55.
5. Öteye Adım Yok Ötesi, Maurice Blanchot, çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.27.
6. A.g.y., s. 57.