Posts Tagged ‘ Chris Marker ’

Biriken Sesler Bir Gürültüye Dönüşürse

I. otobanlarda yürümek

otobanlarda  yürürken bir kesik atmak
gözlere, felsefe okumaktan yorgun düşmüş
bir banliyö, bir sinema durağı
uzaktan görünen eski bir kasaba telaşı
Charles şu nihilist oğlan
her mekanın uzağında,
her sokakta köşeyi dönerken
hep aynı ıslıkla
rüzgar kokusu
uykularda, bitmeyen..

 

sans soleil / Güneşsiz.1983.

Sans Soleil / Güneşsiz.1983.

 

II. eskimeyen bir hayalet

Kâbus geri dönüyor ya da isterseniz hayalet deyin buna. Rengine de siz karar verin, belki biraz karaya yakındır ya da beyaza. Evet, anonim öznellikler hayatın neşesini ve anlamını istiyorlar, şu hayat dedikleri, onca ölüme ve kayıtsızlığa rağmen.  Hayatın anlamı bir kez daha direndiğin ve isyan ettiğin ve bunun da ötesine geçip alternatif ekonomiler kurmanla gerçekleşiyor. Çocuk olmanın hafifliğiyle. Bir lokma bir hırka. Filozofça yaşamak. Kendi evini sırtında yaşayan kaplumbağa. Üniversiteden mezun olanlar diplomalarını meydanlarda yaktıklarında o zaman yeni bir kahkaha daha doğacak.  Okuldan kovulanlar kravatlarını yakabilirler. Yakacak bir şeyleri olmayanlar sınavlara girmeyi reddettiklerinde, bir kez daha kendi hayatlarını değerli kılacaklar. Yıkmak aynı zamanda yeni olanı yaratmak için tarihsel bir fırsattır. Kapitalist sistem zaten işsizlerden vazgeçmiş durumda, başlarına bela olabilecek aktif kesimler damarlarından öfke akan gençler, itaat etmeyenler, kendi yollarında yürüyenler, yoksul Kürtler, yetimhanede büyümek zorunda kalmış Ermeniler,  sokak çocukları, ehlileştirilmemiş sokak kedileri olarak görünüyor. Her vazgeçtiğinde, her kederlendiğinde senin yaşam diye yaşadıklarını yaşayan milyarlarca adsız tekillikleri düşünebilirsin.  Bangladeş’de ölen beşyüzün üzerinde işçinin kanı ve daha birçok akan kan. Duygusuz rakamların nihilizmine teslim edilemeyecek bedenler. Uludere’de Roboskiler, Sivas’da Madımak birbirinden çok da uzak sayılmaz.  Adını duymadığımız daha nice katliam ve cinayet hep takip edecek bizi. Bu tanışmadığımız insanların gözleri hep üzerimizde olacak. Eskimeyen bir hayalet gibi. Nasıl karşılık vereceğimiz, bu ölümlerle nasıl sohbet edeceğimiz çok önemli. Bir yahudinin sesi bir kürdün ya da ermeninin sesine karışırken huzursuz olmak. Hiçbir güvencesi olmadan çalıştırılanlar, yavaş bir biçimde öldürülenler bir yanda; batının refah devletleri ve çokuluslu şirketler tarafından gözleri kapatılan uygar insanlar diğer yanda. Bu bir insanlık sınavı, ya paranın yaydığı nihilizm ya insan olmanın hâlâ bir anlamı olduğu duygusu. İnsan olmanın anlamı varsa, o da yapılan haksızlıklara ve işlenen cinayetlere duyarlı olmakla, bunlara engel olmakla mümkün.  İnsan olmanın anlamı sokakta sömürüye karşı yapılan eylemlere katılmakta, savaş karşıtı, kapitalizm karşıtı, ırkçılık karşıtı eylemleri örgütleyebilmekte. Bu anlam birkaç insanın yan yana gelmesiyle biraz olsun kurulabilir. Elinize aldığınız bir Ece Ayhan şiiri de olabilir bu direniş aygıtı, ya da izlemek istediğiniz bir Béla Tarr filmi ya da bakmak isteyeceğiniz bir Cézanne tablosu.. Bir fabrika işgaline katılmak, bir ev işgali, davetsiz bir misafir, bir yaşama heyecanı uyandıracak müzik..  Bizlerin bağlı olduğu çalışma saatlerinin, sınav ve ders saatlerinin dışına taşabilmek. Kendimizle ne kadar dans edebiliriz. Bir başkasına bağımlı olmadan, onun onayını almadan ne kadar yaratabiliriz. Değerli olan bağımsız bir ruhla varolabilmek sanırım, eğer insan olmanın bir anlamı varsa biraz buralarda gizli. Katliamlardan, işkencelerden sağ kalmış bir kuşağın ve dünyanın insanları olarak, bize kalan eyleme kudretimizi artırmak. Holokostun yenemediği şu insan yaratıcılığı. Çok başlı canavarlar. Acaba neden karamsarlık bir türlü insanın yakasını bırakmaz. Etrafımızda çok fazla olumlu örneğin olmamasından kaynaklı bir durum. İhtiyacımız olan şey nihilistçe olmayan kahkahalarda biraz da. Kendi akışında.

Dört nihilizm, dolayısıyla dört gülüş vardır: dinsel nihilizmin meleksi gülüşü; radikal nihilistin kindar gülüşü (ne de olsa son gülen iyi güler!); şöhretliye tapınarak eşek merasimine, tüketici kapitalizmine önderlik eden gülüş ve putları yıkmanın, yeni değerler ya da “yanılsamalar” yaratmanın sevinciyle gelen gülüş. Spinoza, Nietzsche ve Deleuze’den sonra bunları birbirinden ayırt edecek sözcükleri hala bulamıyor muyuz? (Bülent Diken, Nihilizm, 2011: 191)

III. uysal olmayan sözcükler

Uysallaştırılamayan sözcüklerin nereye gideceği de belirsizdir. Bu belirsizlik hepimizi tedirgin ediyor. Her şeyin kontrol altında olmasını istiyoruz. Denetim çılgınlığı, rayında gitmeyenler bizden uzakta yaşayabilirler. Uysal olmayan sözcüklerle vakit geçirmek. Dil üzerimizde görünmez bir denetim ve baskı oluşturuyor. Tıpkı göz gibi. Görünmez olmak, kendini fark edilemez kılmak, en nazik sözcüklerin ardındaki gerçeği ve niyeti bilerek. Dil oyunları, post modern dünyanın bir gerçeği ise bu oyunu yarıda bırakmak. Başka oyunlar oynamak. Herkes uykudayken şehri gezmek, sabotajlar düşlemek, toplumsal rollerin ucubeliği. Ateş yakmanın büyülü tarafları üzerine düşünmek. Külün ayartıcılığı. Yorgun bedenleri oyalayan ekranları bölmek, okyanus kıyısında kurulan düşlere ortak etmekle mümkün. Yalın ayaklarla toprağa basmanın keyfini tutamayacak asfalt yollar. İlk insanın son insana bıraktığı miras. Bir dağ patikasında tesadüfen bir kır geyiğine bakıp gülümsemeyi gerçekleştirecek insanlık buluşması. Onca teorinin ya da sözcüğün açıklayamayacağı duygulanımlar arayışına girmek, manzaranın seni esir alması. Aslında ne kadar da zayıfız ve bu zayıflık ne de çok güçlü kılabiliyor insanı. Bir tren yolculuğunda gözlerimize doluşan manzaralar yıllar sonra belleğin bir köşesinden çıkabiliyor. Bellek çok şaşırtıcı bir mekanizma. Gözlerin mucizesi kendini düşlerde ortaya çıkarıyor. Rüyaların tuhaflığı. Doğduğunuz şehir, sınırları ihlal etme duygusu uyandırıyor. Yollar ortak bir çılgınlığı gerçekleştirmeye yarıyor biraz da. Hiç olmayacak gibi görünen bir şeyin gerçekleşmesi. Dipte, kuyularda gömülü kalmış olan gerçeğin bir an için görünmesi. Şiir okuma arzusu yaratan metropol hayatı. Kaçmak isteği. Hep yüzleşerek kaçmak. Farklı bir şey olabilir mi acaba? Ölüm orada dururken, bizlerin öylece duramaması. Hızlılık ve yavaşlık. Biriken sesler bir gürültüye dönüşürse. Kuşlar bu oyunda hep olacaklar. Annelere elveda demenin hüznü, bilinmeyen göçebe bir yaşama açılan kapılar.

Ey anne elveda
uzun siyah ayakkabınla elveda
komünist parti ve kaçmış çorabınla…
sarkık göbeğinle
Hitler korkunla
berbat fıkralar anlatan ağzınla…
grevlere katılan ve fabrika yollarına düşen midenle
Troçki’yi ve İspanyol iç savaşını titreyen çenenle
çürüyüp tükenen işçiler için şarkılar söyleyen sesinle..
( Allen Ginsberg, Kaddish, 1961)

Written by: Mehmet Oruç