Posts Tagged ‘ bednamiler ’

BEDNAMİLER / BİR DAVET’ in ÇAĞRIŞTIRDIKLARI-II

II. Bölüm

D a n s a ve b a ş k a l d ı rı y a bir davet 2011 Haziran’ında e-kitap olarak yayımlanmış bir kitaptan geliyor: Bednamiler.

“Her şey 14 Şubat sevgililer gününde başladı. Otuz yaşlarında, uzun saçlı,
sakallı bir  adam İstiklal Caddesi’ndeki bir simit sarayının tuvaletinde çırılçıplak
soyunup göğsünün soltarafına kırmızı rujla kırık kalp çizdikten sonra
kendisini sokağa attı. Cadde boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp büyük
krizden beri hala işsiz olduğunu, sırf bu yüzden eşinin kendisini terk ettiğini
anlatan, bazen alkışlar bazen de küfürler   eşliğinde koşan bu genç adam,
ortalığı birbirine katıp ara sokaklarda kayboldu.”

Bu şekilde başlayan “kırık kalp” soyunma eylemleri iki ay gibi görece kısa bir zamanda coğrafyanın geneline yayılmış ve  içlerinde yaşlı ve gençlerinde olduğu neredeyse dört yüz kişi kah işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunmuştur.

Bu seneki 14 Şubat 2013, V-Day’in 15. kuruluş yıl dönümü. Bütün kadınları sokaklara çıkıp dans etmeye davet ediyorlar. Bu dans aynı zamanda kadınlara karşı dünyanın her tarafında yapılan şiddeti kınamaya yönelik. V-Day’in V’si, Victory (zafer), Valentine (Sevgi) ve  Vagina (vajina) kelimelerini temsil ediyor.  V for Vendetta‘nın V’si de hemen yanıbaşımızda bu arada. Evet, bu dans için bir davet ancak başkaldırıya ne kadar davet onu bilmiyoruz, en azından onların açıklamaları henüz kadına yönelik şiddetin sistemle iç içeliği üzerinden açıklanmıyor ancak o içkin bağı bir kere daha hatırlatmakla yetiniyoruz, en azından bu yazı onu gerektiriyor. Ancak bu bağlam üzerine bir düşünüm için Ecehan Balta’nın, “Öyleyse  Bir Milyar Kadın Dans Etsin” yazısına bakılabilinir: http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=407.

Soyunma eylemi Bednamiler için sadece bir başlangınçtır. Devamında işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunan kadın ve erkekler meydanlarda dans etmeye davet edilir. Toplumsal alanda sürekli görünmezleştirilen bütün dezavantajlı gruplara bir davettir bu: İşsizlere, kadınlara, bedensel engellilere, yaşılara, farklı cinsel yönelimleri olanlara… Bu davet soyunma eylemi ile başlar, dansla esrikleşir, hiyerarşik olmayan örgütlenmeler olarak tasarlanan ‘sandık’larla yaygınlaşır ve toplumsal alanda yarıklar açana kadar yayılır. Öngörüsü dile getirilmemiş bir devrimdir söz konu olan, aslolan sistemi krize sokmaktır ve belki ait olduğu kaosa varlığı/yaşamı yeniden iade etmektir ama yeniden düzenlemek ve düzenlenmek değil. Ya da bu gerilim üzerine roman olmak istemeyen ve yazarlarının ifadesiyle bir “anti-roman” Bednamiler.

Bednamilerde olay örgüsünün etrafında örgütlendiği kardeşlerden birisi olan akademisyen Ali, oda arkadaşı ve asistanı Aylin’le konuşurken, “Hayret, bir kişinin soyunmasını ahlaksızlık deyip geçiştirebilirlerdi. Fakat dört yüz kişinin soyunması gittikçe politikleşen bir olay” der. Bu cümle Ulrike Meinhoff’un sözlerini yankılar: “Eğer bir kişi bir taş atarsa, bu ceza gerektiren bir eylem olur, eğer binlerce taş atılıyorsa bu politik bir aksiyondur. Bir araba yakılıyorsa suç olur, yüzlerce araba yakıldığında ise politik aksiyon.” Bütün bu ifadelerden Ulrike’nin artık söylemden çok eyleme önem vermeye başladığını görebiliriz.

Bednamiler’de anarşist bir ütopyanın tınıları okunabilir. Hayır, henüz bir ütopya anlatısı değil. Zaman ve mekan kurgusu, tarih anlayışı gibi özellikleri düşündüğümüzde bir ütopya  tahayyülünü yeni bir doğa tasarımı, yeni varlık tasarımı olarak görmeyiz Le Guin’in Mülksüzler’i ya da Karanlığın Sol Eli‘nde olduğu gibi ya da başka ütopya yazarlarının kitaplarında olduğu gibi. Ütopya anlatısı olmadığı halde ütopyayı yankılayan bu şey nedir Bednamiler’de? Sanırım, Bednamiler’in ütopi yankısı, olabilir olanın olabilirlik koşullarını yani toplumsal olanın başka türlü kurulabilirliğini işaret etmesinden geliyor. Bu açıdan sözü edilen o tahayyülü de içinde barındırıyor: Başka bir hayat mümkündür diyor ama bunu söylemeden söylüyor. Bednamiler’in yeni bir örgütlenme önerisi, yeni bir öznelik önerisi gibi  alımlanması  hatalı bir okuma olabilir; zira Ali ile Rıza kardeşler arasındaki, Mehmet ile Tuncay arasındaki çatışma da buradan kaynaklanır. Arzunun gerçekleşmeye başladığı o anda kaçıp uzaklaşmak ve olduğun şeyi reddetmek, olduğun şeye ihanet etmek ve yeni kaçış çizgilerinin icadına girişmek, Rıza ve babası Mehmet’in tavrı buyken; Tuncay ve Ali’nin Bednamilik anlayışında, Ali’nin lider olarak sunumu ile birlikte bir anlamda sistemle bir  uzlaşı da gerçekleşir. Bu bir direniş hareketinin sistem tarafından içerimlenip, massedildiğidir. Öngörülemezlik, bilinemezlik, şaşırtmaca gibi taktikler, Ali ve Bednamilik tanınabilir ve tanımlanabilir  olmadan önce özgürleştiriciyken, artık bir “dizpozitif” olarak iş görmekte ve kendi öznelerini gereksinmekte yani özne üretir hale gelmektedir. Yani tam da gerçekleştiği anda başlangıçta arzu edilenin olumsuzuna-karşıtına dönüşmüş olur. Giorgio Agamben, dispozitif konusunda şöyle söylüyor:

“Aslında bütün dizpozitiflerin altında bir tür özneleştirme süreci aramak gerekir. Özneleştirmeyen bir dizpozitif, yönetim dizpozitifi olarak işlevini yerine getiremiyecek, kaba kuvvete dönüşecektir. Foucault, disiplin toplumlarında dizpozitiflerin, nasıl da bir dizi pratik, söylem, bilgi ve uygulama üzerinden yumuşak başlı ama özgür, ‘özgürlüklerini’ bizzat özneleştirilme süreçleri üzerinden elde eden bedenler yaratmayı hedeflediğini gösteriyor. Dizpozitif herşeyden önce özneleştirme biçimleri üreten bir makinedir ve ancak bunun sayesinde bir yönetim biçimine dönüşür” (2012;36).

 Anarşist çıplakların dansı. Çıplaklığın sistemi krize soktuğu bir oyun. Bu oyun, yasa için giderek bir karabasana dönüşür; yasanın ihlali devrimin dansı olur; isyanın dansı. Satirlerden Emma Goldman’a kadar spiralleşen kıvrımları da içerir Bednamiler: içinde sütyenlerini fırlatıp atan kadınların kahkahaları var. Kahkahalar ve dansın sistemik bir rahatsızlığı ördüğü bu yer tam da içinde nefesledeğimiz coğrafya. Anarşistler ve örgütlenme tartışmaları, liderlik sorunu, entellektüellerin sorumluluğu, akademisyenler ve üniversiteler, kadınların özgürlüğü ve feminizm gibi başlıklar metnin içinde ağır ağır demleniyor.  Bütün bu temalar  coğrafyanın tarihsel gövdesi ile buluşturuluyor: Göçmenlik, yörükler,tarikatlar… Kitaba ismini veren Bednamiler, “1200’lü yıllarda anadolu’ya gelip doğa merkezli bir inanç etrafında örgütlenen” göçerler, bebekleri için ormanda çıplak gerçekleştirdikleri ve yerleşiklerce tuhaf karşılanan ayinleri yüzünden yerleşik kültürce  kötü namlılar olarak adlandırılıyorlar. Andrei Tarkovski’nin Andrei Rublev filmini izleyenler, ormanda paganların gerçekleştirdiği  ayini  ve o ‘çıplakların’ Hristiyanlarca kıyıma uğratılşını hatırlayacaklardır. Bednamiler’de Anadolulu yerleşiklerce sapkın bulunuyorlar. Benzer kıyımların tarihi bu coğrafyada da hayli kabarıktır. Bednamiler’in kendilerini eklemlediği bu hatta yer alanlar Haydariler ve Kalenderiler’dir.

Kalenderî tarikatı Şeyh Cemaleddin Sâvî tarafından kurulmuştur. O, XIII. yüzyılın başlarında Şam’da Şeyh Osman-ı Rûmî’nin zaviyesinde bir süre ikamet ettikten sonra Celal-i Dergezînî ile tanışmış ve onun etkisiyle dünyadan el etek çekerek mezarlıkta yatıp kalkmaya başlamıştır. Onun Dimyat’ta yaklaşık 1232-1233 yılında vefat etmesiyle Kalenderî tekkesi, halifeleri tarafından idare edilmiştir. Cemaleddin Sâvî ile başlayan Kalenderîyye ve Kalenderîlik akımını temsil eden dervişler dünyayı ve dünyevî değerleri umursamayan, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve geleneklerine karşı çıkan, bunu kılık, kıyafet, tutum ve davranışlarıyla gündelik hayatlarına da yansıtan sufilerdi. Ocak, kalenderîliği toplumsal nizama karşı çıkarak dünyayı dikkate almaya değer görmeyen ve bunu hayatın her alanında açığa vuran bir akım olarak tanımlarken, Karamustafa ise, bu akıma yeni zühd adını vermekte ve akımın temel esasının toplumsal sapkınlık yoluyla gerçekleştirilen yeni bir zâhidlik anlayışına dayandığını belirtmektedir. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı. Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle  suçlanmışlardı
(bkz: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1744/18521.pdf).

İsyan dansına giden yolda bir uğrak olarak çıplaklığın pek çok göndergesi olduğuna işaret edilebilir. Hatırlarsak Foucault, öznelerin artık oldukları şeyden vazgeçmeleri gerektiğinden bahseder. Özne oluş, giyinikliğimizdir bir bakıma. Bednamiler’in çıplaklığı bu bağlamda din/dil/ırk üçgeninde katılaşan merkezi yapının öznelerce yeniden yeniden üretimine kafa tutar. Özellikle kadınların soyunması, Baba’nın/Yasanın hükmüne karşı en etkili başkaldırı ve tehdit olmaktadır. Hele reklamlarla, satış teknikleri ve medya ile d-ü-z-e-nlendiğimiz, özne olarak üretildiğimiz düşünülürse giydiklerimiz bile  bizim adımıza düşünülmüştür, dolayısıyla giyindirilmiş olduğumuz aşikar.  Ancak Agamben, olduğumuz şeyden vaz geçmeye dair tavır konusunda da uyanık olmaya davet eder bizleri Dizpozitif nedir/Dost başlıklı kitabında:

Kapitalizmin şu anki safhasında dizpozitiflerin eyırt edici özelliği ise artık bir özne üretimi üzerinden işlemek yerine ‘öznelikten-çıkarma (desoggettivazione) süreçleri adını verebileceğimiz süreçler yoluyla işlerlik göstermeleridir. Her özneleştirme sürecinin içinde  bir öznelikten çıkarıcı aşama barındırdığını ve pişmanlıkla cezasını çeken benliğin kendi oluşumunu ancak kendi kendisini inkar yoluyla gerçekleştirbildiğini görmüştük. Fakat günümüzde özneleştirme ve öznelikten-çıkarma süreçleri birbirine karşı git gide kayıtsız kalıyor sanki. Böylece yeni bir öznenin oluşumuna mahal vermiyorlar ya da bu oluşum larva, adeta hayalet aşamasında kalıyor.Öznenin hakikatsizliğinde, kendi hakikati herhangi bir şekilde söz konusu olamıyor. Yakayı ‘cep telefonu’ dizpozitifine kaptıran kişi, onu iten güç ne kadar kuvvetli olursa olsun, yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği bir numara   edinmiş oluyor. Aynı şekilde akşamını televizyon karşısında geçiren izleyici öznelikten çıkarılmasının bedeli olarak en fazla bitkinleştirici bir zappingci maskesi takınıyor ya da reyting istatistiğine dahil oluyor. Yine bundan ileri gelen, teknoloji üzerine beyhude iyi niyet söylevleri… Yok efendim, dizpozitif problemi dizpozitiflerin iyiye kullanımına indirgenebilrmiş… Öyle görünüyor ki bu insanlar, her dizpozitife karşılık gelen belirli bir öznesizleştirme (öznesizleştirme/öznelikten çıkarma) süreci olduğu sürece dispozitiflerin ‘doğru kullanımının’ imkansız olacağını göz ardı ediyorlar. Bu tür söylemler tutturanların kendileri de zaten yakayı kaptırdıkları medya dispozitifinin bir ürününden ibaretler (37-39).

Music, 1910. Henri Matisse

Music, 1910. Henri Matisse

Dispozitifler üzerine bir kaç sayfa daha devam edecek tartışmasını şöyle sonlandırır Agamben: “Dispozitiflerin dünyevileştirilmesi -yani ortak kullanımdan koparılıp ayrılanı ortak kullanıma iade etme- sorununa daha da büyük bir aciliyet kazandırır. Bu problemin yükünü taşıyanlar, siyasetin her biçiminin çıkış ve kaçış noktası olan Yönetilemezi aydınlığa kavuşturmak üzere özneleştirme süreçlerine olduğu kadar dispozitiflere de müdahale edebilir hale gelmedikçe, problemin terimleri doğru dürüst ortaya konamayacaktır” (42).

Bednamiler bu bağlamda Agamben’in sözünü ettiği Yönetilemez’ e ilişkin bir tartışmaya da içkin. Yönetilemez’e ilişkin bu tartışma özellikle 68 sonrası muhalefetin gündemi diyebiliriz. Anarşist hareketlerle komünist hareketlerin daha da eski bir tartışması bilindiği üzere. Tarihsel olarak içinde bulunduğumuz şu aşamada bu tartışmalar Arap ve Ortadoğu dünyasında yaşananlar ve Avrupa’da ki hareketler düşünüldüğünde iyice ivme kazanmış durumda ve bizleri anarşizm ve komünizmin ilk teorisyenlerini yeniden okumaya davet ediyor. Bir yandan bu yeniden okumalar da yapılıyor.Bednamiler bu haliyle Türkiye gündeminin güncel bir eleştirisini gerçekleştiriyor. Bednamiler aynı zamanda neşeli bir metin, neşeli ve enerjik. Anlatımın görsel gücü olayları gözlerinizin önüne getiriyor. Akıcı ve sade dili ile bir çırpıda okunuyor. Doğrusu bu haliyle ben de bir çizgi roman okumuşum hissi bıraktı. Belki film-noar yakınlıklar, çözülmeyi bekleyen gizemler, erginleme törenlerini andıran ayinler ve kimlik dönüşümleri ile merakı besleyen, ilgiyi koruyan ve aynı zamanda neşelendiren bir kitap olmuş. Belki de çizgi roman olabilirliği de buralardan besleniyordur. Neden olmasın, belki yazarlarımızın aklına gireriz Bednamiler’den bir çizgi roman çıkartmak üzere. Eleştirilecek hiç mi bir yanı yok kitabın? Var elbette? Örneğin eşzamanlı okuma yaptığımız bir arkadaşım fazla İstanbul merkezli buldu anlatıyı. “Yersizlik, aynı zamanda adlandırılamayan ve merkezsiz bir konumdur, bu yüzden her ne kadar başka yerlere ait işaretler olsa da; istanbul gözüyle bu yerler anlatının içine yedirilmiş gibi durmaktadır. Oysa ki olayların geçtiği şehirlerin de bir oyun olarak farklı isimler taşıması, bu yersizliği daha da yoğunluklu kılabilirdi.” Bednamiler’in yazarlarından Gökmen Akça’dan öğrendiğimize göre, bugünlerde yeniden yazımını gerçekleştiriyorlarmış Bednamiler’in. Belki bu dile getirdiklerimiz bir katkı olur kendilerine. Bednamiler’i merak edenler internet üzerinden okuyabilirler. İşte bu da erişim adresi: http://www.kaosevi.com/ucube_kitaplar/bednamiler_bir_davet.

 Not: Agamben, Giorgio (2012) Dispozitif Nedir? /Dost, çev. Ekin Dedeoğlu, İstanbul: Monokl.

 Written by: Saliha Yazgaç

 

Advertisements

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç