Bobby ve Jackk

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

sözcükler diyordu,
geçip giden manzaralar gibi
akkor hale getiriyor pelte dili
ulaşılmaz gibi görünen bakış
ağaçları ihbar eden rüzgâr
eğilip bükülmeden yerçekimi karşısında
soyut heyecanların portresini çizmek
gecenin müziği çalınıyor kulağına
ta diplerde
dans eden oynak bilekler

(ciddi bir iş olduğunu sanıyor mezar kazmanın!)*

sessizce yaklaşıyorsun ne olacak diye
suyu izlerken düşündüğün gibi
kaygısızca sere serpildiğinde toprağa
başına bir avuç güneş düştüğünde
ya da bir kaplumbağa tıkırtısı
böyle duyumsuyordun şimdi de.
her şey büyüleyici ve yeniydi
orada öylece duran şeylere
birlikte öylece durma arzun
hep bir şeylerce öteleniyordu

 

boşluğa üfüren iplerin dansı
cellat ve tanrıya at koşuyor
hey Bobby ve Jackk
bu sizlerin günü
bulutlara öpücükler konduran çocuklar
bütün otlarda gölgeleriniz saklı
anıyı kendinde saklayan bellekleriniz
kendinde döner ve tanır bunu.

(mezar kazmanın ciddi bir iş olduğuna mı inanıyorsun?)

İlk ve son kez
bir katırtırnağı sarılıkları işgal ediyor
başında şimdinin sonsuz gülleriyle
ufkun kayışlarını suda sektiriyor.

Written by Mehmet Oruç

* Isidore Lucien Ducasse, Maldoror’un Şarkıları, çev. Özdemir ince, gece yay., 1989, s.62

Reklamlar

Nihilizmi Alt Etmek

Yeryüzünü düşündü, sonra da kaldığı evi ve odasını..
Tozlu göründü her şey gözüne. Yeryüzünde bir evin odasında, güvenli ve rahattı.
Utanç duyması mı gerekiyordu bu durumdan, bilemedi.
Sonsuzu düşündü, sonra anlamı.
Tedirgin ve biraz kaygılıydı.
Orman yolunda yaptığı yürüyüşler geldi, aklına.
Acaba herkes gibi miydi? Bir fark aradı. Fark üzerine düşünmeye başladı.
‘Yazgını sev’ diye fısıldadı.
Nihilizmi alt etmeyi öğrenecekti sabırla. Ondan önce kim bilir kaç insan bu hiçlikle boğuşmuştu?
Sonra da kaç insan boğuşacaktı. . Tanrının olmadığı bu dünyada bir başımız kalakalmıştık işte. Hiçlik istenciden, istenç hiçliğine hepsi alt edilmek zorundaydı. Tüm yakınmalar ve ilençler. .

Heidegger’in Nietzsche üzerine yazdıklarından aklında kalanlar:
Bengi dönüş ancak üst insan ile bir arada görünür kılabilecekti kendini.
Aynının sonsuzca geri dönmesi, ancak kendini alt etmesini öğrenmiş insan ile bir arada var olabilir.
Bu da bir üçüncü şeyi, güç istencini gerektiriyor.’
Demek oluyor ki, hiçlik istenci ve istenç hiçliğine karşılık güç istenciyle zamansızlığa serseri çizgiler eklemleyebilirdik.
Yine döndün baktın kendine. Yine aynı evdesin, yine bir yeryüzünde.
Ama artık ne tanrı, ne tanrılar, ne de nihilizm var.
Ben’in öldüğü, insanın da öldüğü, doğaya karışmış, saf bireyleşme süreçleri inşa etmek.. Özne –nesne ayrımı yerine öznesiz bireyleşme-kaos ilişkisi.. Başka şeylerle ayırt edilemezlik bölgeleri oluşturup, yayılmak zamanda ve mekanda..
Müzikal zamanlarda kendin olmayan göçebeliği yaşamak.
Oluşun kaçış şebekelerinde, kendine bir yer altı yuvası kurmak.
Bir öteki gece çınlıyor, kimse bu sesi duymaktan alıkoymaz artık kendini:

“… Gündüz yaşamak ve gündüz için çalışmak gereklidir. Evet, bu gereklidir. Ama gündüz için çalışmak, sonunda , geceyi bulmaktır, bu da geceyi gündüzün bir yapıtı olarak ortaya çıkarmak, onu bir çalışmaya, bir eğleşmeye dönüştürmektir, yer altı yuvasını kurmaktır ve yer altı yuvasını kurmak geceyi öteki geceye açmaktır.” 1

İnsan olarak fırlatıldın ama artık insan olmak zorunda değilsin.. Çokluğun cangılında belirsizce uluyabilirsin.
O sessizce fısıldıyor arkadan yanaşıp, unutulmuş varlığı anımsatıyor, kendi unutulmuşluğunu bile unutmuş olan varlığı.
Zayıf insanı görüyorum, kendisiyle birlikte başkalarını da batırmak isteyen nihilist insanı, şöyle dediğini duyuyorum: ‘Ne önemi var tüm bunların, neye yarar faydasız..’İşte bu sözler dünyanın en çirkin insanından, hınç ahlakına sahip insanın ağzından çıkıyor. Kendine tahammül edemeyen, dışındaki şeylere verdiği tepkilerle kendini var eden kişinin. Buna rağmen kendinde kendini silmek ve tüm oluşlara açık bırakmak kendini.
Modern çağda, inceltilmiş denetim mekanizmalarıyla uyumlu bir nihilist beden de yaratıldı. Bu nihilist beden ekonomik olarak üretken, siyasal olarak itaat edebilecek uysal bir bedendir.
Bunun önüne geçebilmenin bir yolu da, arzularıyla hareket edebilen organsız bedenler yaratmaktır.
Sönük , zayıf ve uysal bedenlerin nihilist yakınmalarına karşılık, arzu dolu organsız bedenlerin şen kahkahalarını yaratmak.
Kendinde sonsuzca yayılan bir içkinlik uzamı yaratmak.

Bırakın da toprakta dans eden yılanlar, yaşayan şiiri ruhunuza üflesin.
Artaud da mezarında rahat uyusun ..

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:
Maurice Blanchot, Yazınsal Uzam, Aralık 1993, y.k.y, s. 161.

Boş Bir Odanın Söylevi


zamanı eritmek isteyen biri
aynaya bakar gibi oldu
sırtından aşağıya dökülen cehennemler
gömleğinin düğmelerini mi tıkırdatıyor ne?
sırlarını dolduruyor cadı eşikleri
hep ötelerde kalan tuhaf bir yüz gibi
biraz yabansı
şiirin altın çağı
kirazlarını anlatıyor arzunun
düş canavarı Mitchell
gripin etkisi miskin biraz
atlıyor atlı karıncasına yine
bu bir gel çağrısı
etinde torbalar dolusu labirent olan
nicedir yanıt alınamamış
beyninde ağaçlar ve öteberi
sarı görünümler eşliğinde
kartları dağıtılmış geceye
önce ne vardı diye sövüyor
esneyen gözleriyle

cinler , atlar pusarlar dip boylarında
boncuk aşırır boynu
o şapkasız ölüme mektup var
diye kapısız uykular koşuyor
can havliyle
karnından konuşuyor yine kelebekler
sen sezmeden nereye
az ötede başını uzatıyor başaklar
hep bir mesafeyle

uçlarından günün yükseliyor ateşler
üç ötesi beş berisi kül pelerinler
yıkım istiyor tüm çağlar adına

kaldır at usundaki çer çöpü
kıl çadırlarında toprak yiyenler
tamtamlarını çalarak selamlıyorlar yabancıyı
durup dururken kırıldı camlar
ah şu şeyler yok mu
hep adsız ve uzak kalan
bir çoban ve varlığa.

Written by Mehmet Oruç

Ses Cinayetleri

SES CİNAYETLERİ

BAND I:

Kapı gıcırtısı esnerse
Örümcek ağı yırtılır
Ve dört ayağı üzerine düşer
Yer yüzü melekleri

Kabuk değiştirir gibi
Suya bakmak
Ve yürümek
Tan ağarıncaya dek
Gece bekçilerine görünmeden
Usuldan
Geçip gitmek ay ışığının
İz bırakırcasına
İğde kokusuna

Selamlamak
Baykuş gölgelerine
Öykünen dağları
Boşluk çınlıyor
Kurban ve kurbağa
Bırak kendince büyüsün
Her şeyde biraz olan
Belki de, belki de, belki de
Arayıp durmak
Ama beklememek gerektiğini
Anlatır durur yol
Kısaca.

Suyun tini olmak
Taşın, taştaki gölgenin
Yaprak hışırtısının
Ve parlak uğultusu
İçte patlayan
Kıskıvrak yakalayan
Ele gelmez olan.

Sessizliği bir yerlerinden çekiştirip
Kendine dayanılmaz
Ötelere uzanmak
Sınır boylarında
Ağlayan sinirler gibi
Durmadan bir bilinmezlik
Lacivert gelinliğiyle.

Sonsuzluk karşısında
Tekil anlam
İncecik boynuyla uzanmakta.

Bilir bilmez insan sesleri
Dolduruyor işte şiirin mekânını
Edip abi ve Turgut ve Cemal abiler
Kaç şair kanı daha gerek
Sıra dışı yaşamlarına
Bizdeki korkuyu yenecek
Yürekte oyun deniz akıntısı
Kürek çeker cesur adamlar
Bedenlerinde anafor
kaynaşır durur
Hece ve ölüm
Kabul edin artık
Görülemeyeni
Ipıssızlıkta..

Topuklarında kristal bir
Kafatasıyla gezerdi
Şaşkın imge
Ara boyutları tutkunun
Yakıcı bir düşünce
Pas tutmayan
Durmadan dönenen
Yeni belirsiz
Akıldışı

Şakacı mevsimler gibi
Boynuzlarında güneş lekesi
Sekip durur
Ah, şu kayıp görüntü
Beni de yanına alır mısın?
Sahi siz kimdiniz?
Alaca bulaca Amor
Biraz pus
Dilinde yabancı ülkeler..


BANDIN SONU
:

Paralel kozmik güçler
Tahta kulübesinde köpek düşleri
Görmenin dip köşesinde
Bir bulut şemsiye tutuyor
Kaplumbağa anlara,
Böylece
Bir çentik daha atılıyor usulca
Günebakanların boynuna sarılıp
Upuzun bir şey
Bitmeyecek, gibi.

Written by Mehmet Oruç

 

HECE

 

Şeytan, bilge ve aziz olan balthasar
Japon müziği ve böcek vızıltıları
Adını heceliyorlar.

Bir şairin ceketi neden hep lekelidir?

Karpatlardaki çoban ve İspanyol dilenci
Söz biraz sizlere dair

Babil kulesinin sıçan delikleri
Unut gitsin Orestes ve Neron’u.

Written by Mehmet Oruç

 

Özne Ben’in Yitimi

 


Ben , Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

Edip Cansever (Çağrılmayan Yakup, 1966)

Unutulma da karşı konulmaz bir tür rahatlık yok mudur acaba..
Artık kimsenin bize ihtiyacı olmadığında , hep ertelediğimiz onca şeyi yapmaya koyulmaz mıyız? Kendini unutman için, unutulman gerekiyordu belki de. Bu hiç çağrılmama da acıtan bir şeyler olmasının yanında, belirsiz kalan yanların coşkusu ve neşesi de eksik değil.
Çağrılmayan kişi, belki de kendi yolunu izlemektedir. Bu yolda başka adlarla karşılaşır, kendi adını unutur.
Yakup’un bazen kendini Yusuf sanması da buna benzer bir şey.

“.. Ben, yani Yusuf , Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum…”

İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte ben’den kurtulmanın yerine; hep ona çağrı yapan bir mekanizma ile karşılaşırız. Ben’in rasyonel düzlemde karşılığı bir ailenin, bir işinin, bir evinin olması gibi şeyler. Bunun dışına çıkamayan bir özne, hep ‘ben’ olarak kalacaktır ya da daha az ben’e sahip olarak.
İlk çatlamalar burada gerçekleşir. Neden ben?
Ben’e ait yüzümüzü unutmak için, ben de herkesleşebilmek için neler yapılabilir?
Basit karşıtlıklara cephe alıp, öfkelenmek yetiyor muydu? Doğumumuzdan itibaren yakamıza yapışmış olan bu ben’den, bu ad’tan kurtulamayacak mıydın?
Evet , kurtulmak yine senin çabanla mümkündü. Sana sorulmadan nasıl yaşayacağın, kaba bir şekilde tasarlanmıştı zaten. Bu sorgusuz sualsiz varoluşta, her şeyi akışına bırakan nihilizmden vazgeçip, olumlu anlamda kendini kurman da yetmiyor. Bunun da ötesine geçebilmeli, kendini kurduktan sonra yıkabilmeli.

“… Eğer selamet insanın elinde bulunsa ve oraya zahmetsizce ulaşılmış olsaydı, hemen herkes tarafından ihmale nasıl uğrayabilirdi? Fakat, güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” 1

Peki, bu nasıl olacaktı?

Soluk alıp verdiğin tüm yaşamsal alanların, temsili iktidar ve kurumları tarafından soluksuz bırakıldığını deneyimleyebilirsin. Bu durumda, bireylere ve ya gruplara açık olan yönlerden birinin, tekdüze akışı bozan ve ortasından çoğalan kaçış çizgileri olması manidardır. Bir leke gibi üzerinde taşınılan bu belirlenmişliği, bir yazgı olarak kabullenme, tam da istenilen çizgiyi kabullenmek olacaktır. Oysa ki yaşamı olumsuzlayan kurumların gölgelerine karşı, kendi içkinlik düzlemlerimizi ve arzu makinalarımızı oluşturmamız pekâlâ mümkündür.
Todd May, tam da bu duruma işaret etmektedir:

“Dialogues’da Deleuze, bireylerin ve grupların üç farklı türden çizginin kesişme noktası ve gelişimi olduğunu iddia eder: 1) bir kişinin yaşam döngüsündekilere (örneğin aile-okul-ordu-iş-emeklilik) benzer olan segmentli çizgiler; 2) toplumsal alandaki farklı yönlerden gelen ve molar segmentli çizgilerden daha incelikli hareket eden, görünmez güçlerin oluşturduğu moleküler çizgiler ve 3) bizleri oluşturan özgül molar ve moleküler çizgilerin oluşturduğu belirlenimlerimizden kaçmak için çizdiğimiz başka moleküler çizgilerden oluşan kaçış çizgileri.” 2

***

Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerin yaklaşımlarından örneklerle açımlandırdığı kitabında, temsili düşüncenin ve buna bağlı olarak tüm bir otoriter yapılanmanın eleştirisini sunmaktadır. Bu anlamda Nietzsche‘de de karşılığını bulabileceğimiz, hınç ahlakıyla biçimlenmiş diyalektiğin yerine, üçüncü bir alana işaret etmektedir. Bu alanda işçi sınıfı kendisini temsil eden yapıların dışında, kendi öz mücadelelerine dayanarak varolmak durumundadır. Sadece işçi sınıfı ile sınırlı olmayan, öznesiz ben’in de mustarip olduğu bir sorun tartışılıyor: Temsil etme düşüncesinin yol açtığı etik problemler.
İşte hep merkezi siyasal iktidar tarafından belirlenen yaşam alanları, kaçış çizgileri tarafından ele geçirilir. Deleuze’ün de belirttiği gibi yersiz yurtsuzlaşarak, kendini iktidarsızlaştırarak bu çizgiler yaratılabilir. Bu yersiz yurtsuzlaşma da, kendini varolan kodlamalardan arındırmayla gerçekleşebilir. Deleuze’un göçebe düşünürleri bu yüzden çöllerde ve okyanuslarda yaşarlar, böylesi kaygan mekânlarda. Ele geçirilmesi imkânsız olan bir yaşama tarzları vardır. Fark edildikleri an, hemen başka bir yere doğru akış gösterirler.

“ … Yerleşiklerin mekânı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilidir, mekânı pürtüklüdür, hâlbuki göçebenin mekânı yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekândır.” 3

Burada Nietzsche’in tüm bir yaşam tarzıyla gösterdiği durumu belirtebiliriz. Döneminin tüm değerlerine karşı toptan bir cephe almaktan çekinmez. Akademilerde ciddiyetle gerçekleştirilen felsefeye karşı, neşeyle yapılabilecek bir felsefeyi inşa eder.
Bunu yaparken de kendisini takip edilmesi gereken bir peygamber olarak görmez.
Tam tersine gelecekte olabilecek böylesi bir durumun tehlikelerinin farkındadır:
‘inananlar istemiyorum’, der. Bunun yanında kendi öznelliğine de bir mesafe alınması gerektiğini, -bir dinamitim – belirtir. Bu anlamda öznesiz oluşlarda tam bir özgürleşme gerçekleşebilmektedir.
Bu o olma hali ile Nietzsche‘in üst insanı arasında belli koşutluklar kurabiliriz. Burada artık kişinin çabaları da yeterli olmamaktadır. Kendisinin dışında kalan tüm bir tarihsel ve kültürel değerler sisteminin de buna uyumlu olması gerekmektedir.
Nitekim Nietzsche, Zerdüşt’te şöyle der:

“Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz biçimde. Oraya, devletin bittiği yere – oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve üstinsana giden köprüleri ?-“ 4

Temsil biçimlerini, bedenlere ve gündelik pratiklere uyguladığımız da; bu devlet bizim içimizde de yuvalanmış olabilir. Bu yüzden öncelikle içimizdeki devlet’den kurtulmalıyız. Belki o zaman dışımızdaki devleti yıkmak için bir şansımız olabilir?
Devletin o soğuk iktidarından ve yabancı baskısından uzaklaşıldığında, yaşam artık bir oyun alanı haline çevrilebilir. Burada o çocuk olabiliriz gene. Ben’in sırtımıza yüklediği tüm yüklerden arınmış bir şekilde, dans edebiliriz artık.

“O çağrı boğuk gibiydi; gene de neşeli bir yankısı da vardı, bahçede oynayan çocukların bağrışması gibiydi: ‘ bugün kim ben olacak ?’ , ‘kim benim yerime geçecek ?’ ardından neşeli, sonsuza kadar yankılanacak yanıt geliyordu: o, o, o. “ 5

O olma halinde tüm bir yüz-maske geriliminden kurtulur kişi. Artık taşıması gereken bir ben ve bu ben ile birlikte kurgulanan bir yüzü yoktur. Yüzün ona baskıladığı ağırlıktan kurtulmuştur.
Yine burada, Yakup’un bazen kendini Yusuf ile karıştırmasına benzer bir durumla karşılaşırız. Ben olma halinden, bir yüze sahip olmaktan kurtulunca, adlar da birbirine karışabilmektedir.
Zamanın geçip gitmesinin en belirgin izlerini taşıyan yüz ‘den bu sıyrılma kişiyi hafifletir.
Aynı olanın bengi dönüşünün dışına savrulur gibi oluruz. Sonsuzca kendini tekrarlayan, aynı olan zamana meydan okumak. Onu olduğu gibi olumlamak anlamına da gelir; bu meydan okuma.
Nietzsche’in Amor Fati’yle söylemeye çalıştığı gibi, hayatının yazgısını en üst düzeyde evetlemek. Altın çocukluk çağına geri dönüşte diyebiliriz buna.

“ ‘o’ şu ya da bu değildir, kendini çizen yansızlıktır ( o zaten yansızlığa çağırır), yeri olmayan bir yer değiştirmeye onu geri götürüp, her türlü dilbilgisi konumundan da onu uzaklaştırıp, ikilikler arasında eksik bir yere, birçok sözün, bütün sözlerin kesildiği, o eksiklik olmasa edemedikleri, susup tükendikleri zaman bile onları sürekli olarak sarsan bir eksikliğe onları atar. Adsızlık hep önceden unutulan adı söyleyen (o) tarafından adsızlığı hep … (o) taşır.” 6

Hep eksik kalınan ötesinde adsızlık çıkar karşımıza. Kendimiz olmaktan çıktığımızda bizi çevreleyen kaotik hale. Dilin yetersiz kaldığı, bakmanın.
Görülen bazı şeylerin dile getirilemediği zamanlarda olduğu gibi.
Bu hiç gibi olunmada ısrar edilirse, her şey de olunabilir.
Anonim özne artık kendisi için kaygılanmaz.
Kendi için yaşanacak bir şeyi olmadığında, isteği şeyi yaşayabilir.
Kendi olmaktan kurtulduğunda, istediği kişi olabilir.
Büyümeyi reddeden o çocuk, içimizde bir yerde gizli. O’nu açığa çıkartmamız gerekiyor.
Biraz cesaret, biraz çaba gerekecek.
Karşımızdaki önce yüzümüze bakarak bir anlam çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden ilkin o anlamları bozmamız gerekecek.
Ben ve ötekini bozup o’ya dönüşmek için.
Diyalektikten sıyrılıp, kendini o’nun oluşuna bırakmak adına.
Şiirin büyüsüyle, yaşamı bin kez evetlemek adına.

Öyleyse ne bir adım olsun isterim,
Ne de bir yurdum.
Ne bir ben’im, ne bir yüz’üm
O olmak isterim hep,
o olmayan.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

1. Etika, Benedictus (Baruch) Spinoza, çev, Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitapevi, 2006, s. 293.
2. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Todd May, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.99.
3. Kapitalizm Ve Şizofreni I, Bin Yayla, Göçebe Bilimi İncelemesi: Savaş Makinası, Gilles Deleuze Felix Guatttari, çev: Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, 1990, s.82.
4. Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, 2006, s. 55.
5. Öteye Adım Yok Ötesi, Maurice Blanchot, çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.27.
6. A.g.y., s. 57.

 

O Kayıp Olan

I.

Kayıp bir kitaba ulaşmak adınaydı tüm bu çaba..
Öyle bir şey ki, tüm bir yeryüzü kayıp bir kitap imgesi şeklinde görünüyordu .
Düşüş başlıyordu sonra.
Onsuz rahat bir uyku uyumak ne mümkün.
Gecenin bir yarısı sokakta kendinizi dolaşıyor bulabilirdiniz. Ya da kendi kendinize bir şeyler mırıldanırken. Bu arayış boyunca, gözlerinizde kimseciklerde rastlamadığınız tuhaf bir ışıltıya da rastlayabilirdiniz. O zaman dudaklarınızın kenarında anlamını bilmediğiniz bir gülümseme yayılırdı.. Kendinizi ayrıcalıklı hissederdiniz.
Peki, bu bir ıstırap kaynağı da olabilir miydi aynı zamanda?
Bir tür ilahi uyumsuzluk.
Kimselere anlatamadığınız, tuhaf görünmekten korktuğunuz için sessiz kaldığınız ..
O kitabı ele geçirdiğinizi sandığınızda, tüm o sırların size görüneceğini sanıyordunuz. İçinizi rahatlatan bir şeydi bu. Tüm o iç sıkıntılarından kurtuluyor, kitabın sayfalarında uyuyakalıyordunuz. Bir de gözünüzü açtığınızda, tüm bunların birer düş olması.
Bir rüyanın içinden geçer gibi hissettiğimiz anlar, belki de kendi içimizde olup bitenlere en yakın olduğumuz anlardı.
O kayıp kitaba ulaştığımızı sandığımızda, belki o zaman her şey rastlantı olmaktan çıkardı.
Ondan yayılacak harfler karanlık yerlerimize bizden önce ulaşır; bütün korkular yatışırdı böylece.
Peki, bu kayıp kitap nerede olabilirdi?
Çöl hayvanları bilir belki,
Ya da bir su kuşu,
Olanca hafifliğiyle,
Kendiliğinden açan yıldızlar gibi büyüyor, içimde.
Tüm uzak-yakınlarım,
Yok oluşun ertesi, hiçliğin varlığı
Eser tenimde.. Zamanı yutmak isterdim.
Yüzümün biçimini unutmuş gibi olduğumda.
Kedi başlı kıyametler toplarım pazardan
Biraz da yeraltı cini. Ey Dostoyevski duy beni..Gerçi duymasan da olur.
İşime gelecekti bu durum. Haftalar boyu beni idare edecekti işte.
Sonrası önemli değildi.
O kadar. Ölümü beklemeyi geciktirmek adına.
Gökyüzü söyler mi bana, yağmur tanelerini
İğne deliğinden, iliğime; oradan ruhuma sızacak
Biliyorum, bilmiyorum, der, gibisin
Yalandan da olsa mırıldanmak iyidir.

II.

Evet, bir gün sırrınıza ortak oldum.. Kendi aranızda konuşurken yakaladım sizleri , ey yeryüzü fareleri. Sabah yürüyüşüne çıkarsınız belki benimle..

III.

Yürüyüş sırasında bana fısıldananlardan derlenmiştir:

Su:

Anlam verildi benimle tüm akışlara
Taş seker yüzümden ayakuçlarıma
Issız adaları severim en çok.
Orada sesini kaybetmiş gemicileri.

Toprak:

Taşırım tüm hayat acılarını.
Heyhat!
Sevinç de eksik olmaz hani.
Tanır mısınız beni.
Yağmur sonrası şenlik olur asıl.
Göçebe atlara takılır, ayaklarım
Düşerim geceye kadar
Dans eder benimle, hayaletlerim
Çoğaltır beni sirk cambazları

Gökyüzü:

Başınızın üzerindeyim her daim
Ama dönüp bakana görünür kuşlarım ve bulutlarım
Tan vakti anka, gün batımlarında ikarus
Serseriyim, işte.

Ağaç:

Sarılmadı bir insan bedeni bana
Kaç gecedir
İçimden içime ürpertiler serpilir.
Gölgem de tüm bir yaban düşleri
Kollarımda uyur tatlı yemişler

Su:

Gizem dolu bakışlarımı okyanuslar bilir
Çöllerden geçtim de
Bilge, sonsuz, neşe
O.

Gökyüzü:

Kayıp adreslerin benle başladığı
Burada olabilir mi O kayıp kitap
Bir şeyler aranıp durur ellerim
Bilir bulunamayacağını da

Toprak:

O kitap kokusu bayıltır beni.
Karıncalar çizmeyin yüzümü
İncitmeye yeter beni
Bir papatyanın boynu.

Ağaç:

Çıplak karşınızda uzanırsam
Gece beni seyreder misiniz?
Orman içlerinde, bitmeyen masallarla
Baksanıza
Kurt yeniği ayak parmaklarım
Unutmuş, dokunmayı.

IV

O gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağmıştı.
Belki de şeytana uyup sokağa çıkmıştım.
Amaçsızca gezinmelerimden birini daha yapıyordum. Kimsecikler yoktu.
Varolanlarda saçak altlarına sığınmıştı.
Köşeyi döndüm.
Paltomun yakalarını iyice uzattım, şimdi daha iyiydi.
İçimde bir sezgi bir şeyler olacağını söylüyordu.
Neden sonra kütüphane’ye yollandım.
Biraz didindikten sonra nihayet O kitabı buldum.
O kayıp olan kitabı. Önce inanamadım. Bu kadar kolay ele geçirebileceğimi tahmin etmemiştim. Bu işte, bir şeyler ters gidiyor olmalıydı.
Ne pahasına olursa olsun, birden, içimde dayanılmaz bir istek duydum.
Hemen açıp okuma isteği. Önce rastgele bir yerini açıp, kokusunu içime çektim. Dayanılmaz güzellikte bir koku yayıyordu. İtiraf etmeliyim ki başım dönmüştü.
Birden kendimi tekrar sokakta buldum.
Yağmur içine serpiştirirken okumaya çalışıyordum. Sözcükler ıslanınca daha büyülü gelmeye başlamıştı. Giderek okunmaz bir hale geliyordu kitap.
Bu arada kitabın içinden şu isimler fırladı:
“Mizo..chi, Yas…ro Ozu, Kia…tami, Hs… –hsi..n Hou, Ten..z Abu…ze, Be.. Tarr, Dr…er, Pas.lini, Car.x, Reyg..as, Riv..te, Ch..s Mar.er, Sat..jit R.y…”

Ve bana gizemli görüntüler gösterdiler. Büyülenmiştim. Tam bir şölendi.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir başka zamanda yaşıyor gibiydim.
Etrafımda olup biten hiçbir şeyi duymuyordum. Taş kesilmiştim adeta.
Bir an gözlerimi bu görüntülerden kaldırıp, boşluğa diktim.
Korkuyordum bir yandan da. Etrafımı çeviren bayağılığa düşmekten.
Aman tanrım, beni eser almıştı bu kayıp kitap ve içindeki görüntüler..
Ötede köpek sesleri duydum. Bununla birlikte kitap giderek kararmaya başladı.
Girdap şeklinde şekiller oluşmaya başlamıştı. Beni yutacaklarından korkmaya başladım.
Kitaptan yayılan mürekkep ellerime, oradan da gözlerime bulaştı.
Korkumda haklı çıkmıştım.
Birdenbire kör olmuştum. Afalladım.
Kaybolmuştum galiba..

V

Yeryüzünün tüm sırları o zaman okundu bana.
O zaman gördüm.

KİRPİ şiir dergisi volume 4
haziran-temmuz 2010

Written by Mehmet Oruç

Reklamlar