Özne Ben’in Yitimi

 


Ben , Yakup, beni hiç kimse çağırmadı
Sokağa çıktım, bir sürü yerlerden geçtim. Şimdi
Hatırlıyorum da, bir deniz kıyısında azıcık durabildim
Yosunlar, kumlar, şeytan minareleri
Ve kumlarda katılaşmış kıvrımlar
Bağırdım, bağırdım, bağırdım
Tanrının ayak izleri!
Tanrının ayak izleri!

Edip Cansever

Unutulma da karşı konulmaz bir tür rahatlık yok mudur acaba..
Artık kimsenin bize ihtiyacı olmadığında , hep ertelediğimiz onca şeyi yapmaya koyulmaz mıyız? Kendini unutman için, unutulman gerekiyordu belki de. Bu hiç çağrılmama da acıtan bir şeyler olmasının yanında, belirsiz kalan yanların coşkusu ve neşesi de eksik değil.
Çağrılmayan kişi, belki de kendi yolunu izlemektedir. Bu yolda başka adlarla karşılaşır, kendi adını unutur.
Yakup’un bazen kendini Yusuf sanması da buna benzer bir şey.

“.. Ben, yani Yusuf , Yusuf mu dedim? hayır, Yakup
Bazen karıştırıyorum…”

İçinde yaşadığımız toplumsal gerçeklikte ben’den kurtulmanın yerine; hep ona çağrı yapan bir mekanizma ile karşılaşırız. Ben’in rasyonel düzlemde karşılığı bir ailenin, bir işinin, bir evinin olması gibi şeyler. Bunun dışına çıkamayan bir özne, hep ‘ben’ olarak kalacaktır ya da daha az ben’e sahip olarak.
İlk çatlamalar burada gerçekleşir. Neden ben?
Ben’e ait yüzümüzü unutmak için, ben de herkesleşebilmek için neler yapılabilir?
Basit karşıtlıklara cephe alıp, öfkelenmek yetiyor muydu? Doğumumuzdan itibaren yakamıza yapışmış olan bu ben’den, bu ad’tan kurtulamayacak mıydın?
Evet , kurtulmak yine senin çabanla mümkündü. Sana sorulmadan nasıl yaşayacağın, kaba bir şekilde tasarlanmıştı zaten. Bu sorgusuz sualsiz varoluşta, her şeyi akışına bırakan nihilizmden vazgeçip, olumlu anlamda kendini kurman da yetmiyor. Bunun da ötesine geçebilmeli, kendini kurduktan sonra yıkabilmeli.

“… Eğer selamet insanın elinde bulunsa ve oraya zahmetsizce ulaşılmış olsaydı, hemen herkes tarafından ihmale nasıl uğrayabilirdi? Fakat, güzel olan her şey nadir olduğu kadar da güçtür.” 1

Peki, bu nasıl olacaktı?

Soluk alıp verdiğin tüm yaşamsal alanların, temsili iktidar ve kurumları tarafından soluksuz bırakıldığını deneyimleyebilirsin. Bu durumda, bireylere ve ya gruplara açık olan yönlerden birinin, tekdüze akışı bozan ve ortasından çoğalan kaçış çizgileri olması manidardır. Bir leke gibi üzerinde taşınılan bu belirlenmişliği, bir yazgı olarak kabullenme, tam da istenilen çizgiyi kabullenmek olacaktır. Oysa ki yaşamı olumsuzlayan kurumların gölgelerine karşı, kendi içkinlik düzlemlerimizi ve arzu makinalarımızı oluşturmamız pekâlâ mümkündür.
Todd May, tam da bu duruma işaret etmektedir:

“Dialogues’da Deleuze, bireylerin ve grupların üç farklı türden çizginin kesişme noktası ve gelişimi olduğunu iddia eder: 1) bir kişinin yaşam döngüsündekilere (örneğin aile-okul-ordu-iş-emeklilik) benzer olan segmentli çizgiler; 2) toplumsal alandaki farklı yönlerden gelen ve molar segmentli çizgilerden daha incelikli hareket eden, görünmez güçlerin oluşturduğu moleküler çizgiler ve 3) bizleri oluşturan özgül molar ve moleküler çizgilerin oluşturduğu belirlenimlerimizden kaçmak için çizdiğimiz başka moleküler çizgilerden oluşan kaçış çizgileri.” 2

***

Foucault, Deleuze ve Lyotard gibi düşünürlerin yaklaşımlarından örneklerle açımlandırdığı kitabında, temsili düşüncenin ve buna bağlı olarak tüm bir otoriter yapılanmanın eleştirisini sunmaktadır. Bu anlamda Nietzsche‘de de karşılığını bulabileceğimiz, hınç ahlakıyla biçimlenmiş diyalektiğin yerine, üçüncü bir alana işaret etmektedir. Bu alanda işçi sınıfı kendisini temsil eden yapıların dışında, kendi öz mücadelelerine dayanarak varolmak durumundadır. Sadece işçi sınıfı ile sınırlı olmayan, öznesiz ben’in de mustarip olduğu bir sorun tartışılıyor: Temsil etme düşüncesinin yol açtığı etik problemler.
İşte hep merkezi siyasal iktidar tarafından belirlenen yaşam alanları, kaçış çizgileri tarafından ele geçirilir. Deleuze’ün de belirttiği gibi yersiz yurtsuzlaşarak, kendini iktidarsızlaştırarak bu çizgiler yaratılabilir. Bu yersiz yurtsuzlaşma da, kendini varolan kodlamalardan arındırmayla gerçekleşebilir. Deleuze’un göçebe düşünürleri bu yüzden çöllerde ve okyanuslarda yaşarlar, böylesi kaygan mekânlarda. Ele geçirilmesi imkânsız olan bir yaşama tarzları vardır. Fark edildikleri an, hemen başka bir yere doğru akış gösterirler.

“ … Yerleşiklerin mekânı duvarlarla, çitlerle, çitler arasındaki yollarla çevrilidir, mekânı pürtüklüdür, hâlbuki göçebenin mekânı yalnızca çizgilerle işaretlenmiş kaygan mekândır.” 3

Burada Nietzsche’in tüm bir yaşam tarzıyla gösterdiği durumu belirtebiliriz. Döneminin tüm değerlerine karşı toptan bir cephe almaktan çekinmez. Akademilerde ciddiyetle gerçekleştirilen felsefeye karşı, neşeyle yapılabilecek bir felsefeyi inşa eder.
Bunu yaparken de kendisini takip edilmesi gereken bir peygamber olarak görmez.
Tam tersine gelecekte olabilecek böylesi bir durumun tehlikelerinin farkındadır:
‘inananlar istemiyorum’, der. Bunun yanında kendi öznelliğine de bir mesafe alınması gerektiğini, -bir dinamitim – belirtir. Bu anlamda öznesiz oluşlarda tam bir özgürleşme gerçekleşebilmektedir.
Bu o olma hali ile Nietzsche‘in üst insanı arasında belli koşutluklar kurabiliriz. Burada artık kişinin çabaları da yeterli olmamaktadır. Kendisinin dışında kalan tüm bir tarihsel ve kültürel değerler sisteminin de buna uyumlu olması gerekmektedir.
Nitekim Nietzsche, Zerdüşt’te şöyle der:

“Orada, devletin bittiği yerde başlar, fazlalık olmayan ilk insan: orada başlar gerekli olanın şarkısı, biricik ve eşsiz biçimde. Oraya, devletin bittiği yere – oraya bakın kardeşlerim! Görmüyor musunuz, gökkuşağını ve üstinsana giden köprüleri ?-“ 4

Temsil biçimlerini, bedenlere ve gündelik pratiklere uyguladığımız da; bu devlet bizim içimizde de yuvalanmış olabilir. Bu yüzden öncelikle içimizdeki devlet’den kurtulmalıyız. Belki o zaman dışımızdaki devleti yıkmak için bir şansımız olabilir?
Devletin o soğuk iktidarından ve yabancı baskısından uzaklaşıldığında, yaşam artık bir oyun alanı haline çevrilebilir. Burada o çocuk olabiliriz gene. Ben’in sırtımıza yüklediği tüm yüklerden arınmış bir şekilde, dans edebiliriz artık.

“O çağrı boğuk gibiydi; gene de neşeli bir yankısı da vardı, bahçede oynayan çocukların bağrışması gibiydi: ‘ bugün kim ben olacak ?’ , ‘kim benim yerime geçecek ?’ ardından neşeli, sonsuza kadar yankılanacak yanıt geliyordu: o, o, o. “ 5

O olma halinde tüm bir yüz-maske geriliminden kurtulur kişi. Artık taşıması gereken bir ben ve bu ben ile birlikte kurgulanan bir yüzü yoktur. Yüzün ona baskıladığı ağırlıktan kurtulmuştur.
Yine burada, Yakup’un bazen kendini Yusuf ile karıştırmasına benzer bir durumla karşılaşırız. Ben olma halinden, bir yüze sahip olmaktan kurtulunca, adlar da birbirine karışabilmektedir.
Zamanın geçip gitmesinin en belirgin izlerini taşıyan yüz ‘den bu sıyrılma kişiyi hafifletir.
Aynı olanın bengi dönüşünün dışına savrulur gibi oluruz. Sonsuzca kendini tekrarlayan, aynı olan zamana meydan okumak. Onu olduğu gibi olumlamak anlamına da gelir; bu meydan okuma.
Nietzsche’in Amor Fati’yle söylemeye çalıştığı gibi, hayatının yazgısını en üst düzeyde evetlemek. Altın çocukluk çağına geri dönüşte diyebiliriz buna.

“ ‘o’ şu ya da bu değildir, kendini çizen yansızlıktır ( o zaten yansızlığa çağırır), yeri olmayan bir yer değiştirmeye onu geri götürüp, her türlü dilbilgisi konumundan da onu uzaklaştırıp, ikilikler arasında eksik bir yere, birçok sözün, bütün sözlerin kesildiği, o eksiklik olmasa edemedikleri, susup tükendikleri zaman bile onları sürekli olarak sarsan bir eksikliğe onları atar. Adsızlık hep önceden unutulan adı söyleyen (o) tarafından adsızlığı hep … (o) taşır.” 6

Hep eksik kalınan ötesinde adsızlık çıkar karşımıza. Kendimiz olmaktan çıktığımızda bizi çevreleyen kaotik hale. Dilin yetersiz kaldığı, bakmanın.
Görülen bazı şeylerin dile getirilemediği zamanlarda olduğu gibi.
Bu hiç gibi olunmada ısrar edilirse, her şey de olunabilir.
Anonim özne artık kendisi için kaygılanmaz.
Kendi için yaşanacak bir şeyi olmadığında, isteği şeyi yaşayabilir.
Kendi olmaktan kurtulduğunda, istediği kişi olabilir.
Büyümeyi reddeden o çocuk, içimizde bir yerde gizli. O’nu açığa çıkartmamız gerekiyor.
Biraz cesaret, biraz çaba gerekecek.
Karşımızdaki önce yüzümüze bakarak bir anlam çıkarmaya çalışır.
Bu yüzden ilkin o anlamları bozmamız gerekecek.
Ben ve ötekini bozup o’ya dönüşmek için.
Diyalektikten sıyrılıp, kendini o’nun oluşuna bırakmak adına.
Şiirin büyüsüyle, yaşamı bin kez evetlemek adına.

Öyleyse ne bir adım olsun isterim,
Ne de bir yurdum.
Ne bir ben’im, ne bir yüz’üm
O olmak isterim hep,
o olmayan.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

1. Etika, Benedictus (Baruch) Spinoza, çev, Hilmi Ziya Ülken, Dost Kitapevi, 2006, s. 293.
2. Postyapısalcı Anarşizmin Siyaset Felsefesi, Todd May, çev: Rahmi G. Öğdül, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.99.
3. Kapitalizm Ve Şizofreni I, Bin Yayla, Göçebe Bilimi İncelemesi: Savaş Makinası, Gilles Deleuze Felix Guatttari, çev: Ali Akay, Bağlam Yayıncılık, 1990, s.82.
4. Böyle Söyledi Zerdüşt, Friedrich Nietzsche, çev: Mustafa Tüzel, İthaki Yayınları, 2006, s. 55.
5. Öteye Adım Yok Ötesi, Maurice Blanchot, çev: Nami Başer, Ayrıntı Yayınları, 2000, s.27.
6. A.g.y., s. 57.

 

O Kayıp Olan

I

Kayıp bir kitaba ulaşmak adınaydı tüm bu çaba..
Öyle bir şey ki, tüm bir yeryüzü kayıp bir kitap imgesi şeklinde görünüyordu .
Düşüş başlıyordu sonra.
Onsuz rahat bir uyku uyumak ne mümkün.
Gecenin bir yarısı sokakta kendinizi dolaşıyor bulabilirdiniz. Ya da kendi kendinize bir şeyler mırıldanırken. Bu arayış boyunca, gözlerinizde kimseciklerde rastlamadığınız tuhaf bir ışıltıya da rastlayabilirdiniz. O zaman dudaklarınızın kenarında anlamını bilmediğiniz bir gülümseme yayılırdı.. Kendinizi ayrıcalıklı hissederdiniz.
Peki, bu bir ıstırap kaynağı da olabilir miydi aynı zamanda?
Bir tür ilahi uyumsuzluk.
Kimselere anlatamadığınız, tuhaf görünmekten korktuğunuz için sessiz kaldığınız ..
O kitabı ele geçirdiğinizi sandığınızda, tüm o sırların size görüneceğini sanıyordunuz. İçinizi rahatlatan bir şeydi bu. Tüm o iç sıkıntılarından kurtuluyor, kitabın sayfalarında uyuyakalıyordunuz. Bir de gözünüzü açtığınızda, tüm bunların birer düş olması.
Bir rüyanın içinden geçer gibi hissettiğimiz anlar, belki de kendi içimizde olup bitenlere en yakın olduğumuz anlardı.
O kayıp kitaba ulaştığımızı sandığımızda, belki o zaman her şey rastlantı olmaktan çıkardı.
Ondan yayılacak harfler karanlık yerlerimize bizden önce ulaşır; bütün korkular yatışırdı böylece.
Peki, bu kayıp kitap nerede olabilirdi?
Çöl hayvanları bilir belki,
Ya da bir su kuşu,
Olanca hafifliğiyle,
Kendiliğinden açan yıldızlar gibi büyüyor, içimde.
Tüm uzak-yakınlarım,
Yok oluşun ertesi, hiçliğin varlığı
Eser tenimde.. Zamanı yutmak isterdim.
Yüzümün biçimini unutmuş gibi olduğumda.
Kedi başlı kıyametler toplarım pazardan
Biraz da yeraltı cini. Ey Dostoyevski duy beni..Gerçi duymasan da olur.
İşime gelecekti bu durum. Haftalar boyu beni idare edecekti işte.
Sonrası önemli değildi.
O kadar. Ölümü beklemeyi geciktirmek adına.
Gökyüzü söyler mi bana, yağmur tanelerini
İğne deliğinden, iliğime; oradan ruhuma sızacak
Biliyorum, bilmiyorum, der, gibisin
Yalandan da olsa mırıldanmak iyidir.

II

Evet, bir gün sırrınıza ortak oldum.. Kendi aranızda konuşurken yakaladım sizleri , ey yeryüzü fareleri. Sabah yürüyüşüne çıkarsınız belki benimle..

III

Yürüyüş sırasında bana fısıldananlardan derlenmiştir:

Su:

Anlam verildi benimle tüm akışlara
Taş seker yüzümden ayakuçlarıma
Issız adaları severim en çok.
Orada sesini kaybetmiş gemicileri.

Toprak:

Taşırım tüm hayat acılarını.
Heyhat!
Sevinç de eksik olmaz hani.
Tanır mısınız beni.
Yağmur sonrası şenlik olur asıl.
Göçebe atlara takılır, ayaklarım
Düşerim geceye kadar
Dans eder benimle, hayaletlerim
Çoğaltır beni sirk cambazları

Gökyüzü:

Başınızın üzerindeyim her daim
Ama dönüp bakana görünür kuşlarım ve bulutlarım
Tan vakti anka, gün batımlarında ikarus
Serseriyim, işte.

Ağaç:

Sarılmadı bir insan bedeni bana
Kaç gecedir
İçimden içime ürpertiler serpilir.
Gölgem de tüm bir yaban düşleri
Kollarımda uyur tatlı yemişler

Su:

Gizem dolu bakışlarımı okyanuslar bilir
Çöllerden geçtim de
Bilge, sonsuz, neşe
O.

Gökyüzü:

Kayıp adreslerin benle başladığı
Burada olabilir mi O kayıp kitap
Bir şeyler aranıp durur ellerim
Bilir bulunamayacağını da

Toprak:

O kitap kokusu bayıltır beni.
Karıncalar çizmeyin yüzümü
İncitmeye yeter beni
Bir papatyanın boynu.

Ağaç:

Çıplak karşınızda uzanırsam
Gece beni seyreder misiniz?
Orman içlerinde, bitmeyen masallarla
Baksanıza
Kurt yeniği ayak parmaklarım
Unutmuş, dokunmayı.

IV

O gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağmıştı.
Belki de şeytana uyup sokağa çıkmıştım.
Amaçsızca gezinmelerimden birini daha yapıyordum. Kimsecikler yoktu.
Varolanlarda saçak altlarına sığınmıştı.
Köşeyi döndüm.
Paltomun yakalarını iyice uzattım, şimdi daha iyiydi.
İçimde bir sezgi bir şeyler olacağını söylüyordu.
Neden sonra kütüphane’ye yollandım.
Biraz didindikten sonra nihayet O kitabı buldum.
O kayıp olan kitabı. Önce inanamadım. Bu kadar kolay ele geçirebileceğimi tahmin etmemiştim. Bu işte, bir şeyler ters gidiyor olmalıydı.
Ne pahasına olursa olsun, birden, içimde dayanılmaz bir istek duydum.
Hemen açıp okuma isteği. Önce rastgele bir yerini açıp, kokusunu içime çektim. Dayanılmaz güzellikte bir koku yayıyordu. İtiraf etmeliyim ki başım dönmüştü.
Birden kendimi tekrar sokakta buldum.
Yağmur içine serpiştirirken okumaya çalışıyordum. Sözcükler ıslanınca daha büyülü gelmeye başlamıştı. Giderek okunmaz bir hale geliyordu kitap.
Bu arada kitabın içinden şu isimler fırladı:
“Mizo..chi, Yas…ro Ozu, Kia…tami, Hs… –hsi..n Hou, Ten..z Abu…ze, Be.. Tarr, Dr…er, Pas.lini, Car.x, Reyg..as, Riv..te, Ch..s Mar.er, Sat..jit R.y…”

Ve bana gizemli görüntüler gösterdiler. Büyülenmiştim. Tam bir şölendi.
Ne kadar sürdü bilmiyorum. Bir başka zamanda yaşıyor gibiydim.
Etrafımda olup biten hiçbir şeyi duymuyordum. Taş kesilmiştim adeta.
Bir an gözlerimi bu görüntülerden kaldırıp, boşluğa diktim.
Korkuyordum bir yandan da. Etrafımı çeviren bayağılığa düşmekten.
Aman tanrım, beni eser almıştı bu kayıp kitap ve içindeki görüntüler..
Ötede köpek sesleri duydum. Bununla birlikte kitap giderek kararmaya başladı.
Girdap şeklinde şekiller oluşmaya başlamıştı. Beni yutacaklarından korkmaya başladım.
Kitaptan yayılan mürekkep ellerime, oradan da gözlerime bulaştı.
Korkumda haklı çıkmıştım.
Birdenbire kör olmuştum. Afalladım.
Kaybolmuştum galiba..

V

Yeryüzünün tüm sırları o zaman okundu bana.
O zaman gördüm.

KİRPİ şiir dergisi volume 4
haziran-temmuz 2010

Written by Mehmet Oruç

Ana ve Oğul

Ana ve Oğul:
Minimalizmin Kıyısında

‘Ruh bir yabansıdır yeryüzünde. Ruhani bir alacakara
Mavi çöker tarumar ormanın üzerine ve uzunca
Çınlar karanlık bir çan köyde; huzura uğurlar.
Sessizce çiçeklenir mersin ağacı, ölünün ak gözkapakları üzerinde’1

Georg Trakl

I

Sokurov’un Ana ve Oğul(Mat i syn,1997) filminde, anne ve oğul arasında olup biten şeyler, tüm bir insanlığı içine alan genel geçer duygulara hitap etmektedir. Bizi birbirimize bağlayan şeylerden en gizemlisi, belki de en kutsalı gibi görünen şey: Sevgi. Bir de bu sevgi, yaşlı ve hasta bir anne’ye karşı olursa, daha şiddetli bir hal almaktadır.

Bir üçleme olarak tasarladığı Ana ve Oğul’daki duygulanımların benzeri haller, üçlemenin ikinci filmi Baba ve Oğul’da (Otets i Syn,2003), Second Circle’da (1990)-Türkiye’de gösterime girmediğinden çevirisi yok – ölen babaya karşı oğulun tavrında; son olarak da Alexandra’da (2007) farklı boyutlarda anlatılmıştır. Kanımca bu diğer filmler, Ana ve Oğul’daki yalınlığın düzeyine erişememiştirler.

Ölmekte olan bir anne ve ona bakan bir oğul üzerinden içimizde gezinen adlandırılamayan duygulara, derinden bir bakış fırlatıyor Sokurov.
Bunu yaparken, olanca saflığıyla karakterlerin nefes alıp verişlerini, doğadaki kıpırtılarla eşanlı gösterebiliyor.

Oğulun yürüyerek ulaştığı bir çayırlıkta, başını hafifçe geriye çevirirken; ötede geçip giden bir trenin sessizliği çınlatmasında olduğu gibi.
Rüzgârın olanca ürpertisiyle estiği boş orman yollarından, filmin karakteri oğul gibi sürükleniyoruz. Bu nedensiz varoluşlarda, bir tür yeryüzüyle bütünleşme arzusu da yatmaktadır. Nereye gittiğimizin bir önemi yok gibi.. Ya da neden sorusunun. Yersiz yurtsuz bir göçebe gibi sürükleniyoruz sadece.

” Die Ros’ist ohn’ warum; Sie blühet weil sie blühet,
Sie acht’ nicht ihrer selbst, fragt nicht, ob man sie siehet.

(Gül niçinsizdir; çiçek açar çünkü çiçek açar,
Kendini umursamaz, görülme arzusu da yoktur.)” 2

II

Yeryüzünün ortasına niçinsiz fırlatılıp atılmış gibidir bu iki karakter.
Biri olmadan diğeri de olamaz. Birbirlerinin varlıklarına tutunarak varolmalarında bir tür çelişki de vardır. Anne ölünce, oğul yapayalnız kalacaktır. Sevgi ve sevilen kişinin yokluğundan duyulacak acı –ötekinin ölümü- tüm film boyunca anlatılmak istenen temel çelişkiyi dillendiriyor. Sevginin ve ölümün birlikte varlığının imkânsızlığı. Ki filmden geçen konuşmalardan birinde,
oğul:

“Neden benim için üzüldüğünü biliyorum. Ama endişelenme,
bu saçmalıktan ibaret. Geride yalnız kalacağımdan korkuyorsun…
Ölmeyeceksin. Ben yanındayım. Beraberiz.” der.

Bu birlikte varolmaya çalışma halinde Levinas’ın tabiriyle: ‘rehin alınma ‘ durumu var gibidir. Oğul, annesi tarafından rehin alınmış gibi durmaktadır. Oğul kendi yaşamının anlamını, annesinin yaşamda olmasına borçludur biraz da. Onun ölümüyle tamamen yalnız kalacağının bilincindedir.
Ki bir yerde:

” Dışarı çıkmayıp insanları görmeyelim biz de o zaman. İnsanlar olmadan yaşayalım.” der.

Gizli arzularından biri de iki kişilik bir var oluş olabilir. Bunun dışında, annesini eve bıraktıktan sonra bir yürüyüşe çıkar. Belki de, uzakta çınlıyan trene yetişme kaygısıyla trene bakar, daha sonra denizde geçip giden teknelere bakar. Tüm bu bakmalarda, baktığı şeylere yetişemeyeceği belli olan birinin ruh hali saklıdır. Garip bir şekilde orman patikalarında yürürken yere kapaklanır, bir ağaca yaslanıp gözyaşı döker. Burada varolandan duyulan dehşete benzer bir şeyler vardır. Kant’ın yüce olarak adlandırdığı duruma işaret etmektedir. Burada tüm bir algısal yapı çökmektedir artık. Bir tür kriz anı. Oğul, gördüğü manzara karşısında, gizil bir güç tarafından esir alınmıştır. Korkulu bir titreyiş duymaktadır.

” …Yüce ise, hayal gücünün kendi sınırıyla karşı karşıya gelişi, dehşete düşmesidir…”

Cézanne bir manzaraya asla bakılamayacağını anlatıyordu. Bir şeye bakıyor-o bir mutlak kaos. Cezanne diyor ki, bu yeryüzünün kaynaması, sarsılıp yıkılması gibi. O anda artık tabloyla aynı şeyimdir ben- …” 3

III

Filmde, gökyüzünde kendilerini hep hatırlatıp duran gri-siyah bulutlar yaklaşmakta olan bir ölümün işareti gibi durmaktadırlar. Tüm bir görsel atmosfer bizi bu yaklaşmakta olan ölüm anına hazırlamaktadır. Bir tablodan sıçramış gibi duran filmin renkleri de, karakterlerin o anlatılamaz içsel boşluklarının ya da kâbuslarının anlatılmasında yardımcı olurlar.

Burada ayrıca insanın tek başına yaşayıp yaşayamayacağı, varlığını ötekinin varlığına borçlu olup olmadığı gibi ontolojik sorunsallar da çıkarsanabilir.
Buna yanıt olarak ‘Cuma ya da Bir Pasifik Arafı’ romanında ana karakter Robinson’un ıssız bir adaya düştükten sonra belirttiği şu düşünceler önemlidir:

”… Görsel yanılsama, serap, sanrı, uyanıkken görülen düş, düş kurma, sayıklama, işitme bozuklukları… Tüm bunlara karşı en emin siper, kardeşimiz, komşumuz, arkadaşımız ya da düşmanımızdır ama birisidir, tanrım, birisi!” 4

Bu romanda da sorulan en can alıcı soru: Başkası yoksa ben var mıyım? sorusudur. Biraz da bunun yanıtını öğrenmek ister gibidir oğul. Ölmekte olan annesini bırakıp gitmesinde bunu öğrenmek isteği vardır. Tek başıma varolabilecek miyim? Belki de, bu yüzden dehşete düşer ve ağlar. Tek başına varolmayacağını kendisi de farkındadır. Bu, filmin başında annesiyle ortak bir dil kurarak belirtikleri kâbusu hatırlatmaktadır:

“Ruhumda barınan tanrı, sadece bilincime tesir ediyor. Asla dış dünyaya açılmıyor, olayların gidişâtına..”

Dış dünyadan bağımsız sadece kendisi için varolan bir tanrıyla yalnız kalma. Dışta olup bitenlere kayıtsız kalıyor olmak, ona bir şekilde etkide bulunamamak, bu yalnızlığı daha da artırmaktadır.

 

IV

Heidegger, Dasein’*in varlık ufkunun anlamını zamansallığa bağlı olarak yorumlar. Bu anlam da karşılığını, varlığın sonlu olması durumunda almaktadır. Ölüme yönelik varlıkta Dasein, kendi ölümünü bir başkasına devredemez. Bu hiç kimsenin olmayan ölümü biricikliği içinde bizzat kendisi deneyimlemek durumundadır. Kucağına alarak yürüyüşe çıkardığı, yanında olmaya çalıştığı annenin ölümünü, oğul ne yaparsa yapsın deneyimleyemeyecektir. Bu çıplak gerçeklik karşısında çaresizdir. En yakınındaki annenin ölümü, ona kendi ölümünü hatırlatır.
Son sahnede annenin elindeki ölü kelebeğin, geçip giden zamana vurgu yapmasının dışında bir anlamı daha bulunmaktadır: Oğul ile annenin ölü bir kelebek üzerinden tekrar yakınlaşması ve anlam kazanması. Anne buharlaşıp ölü bir kelebeğe dönüşmüşken, kendi varlıklarını aşan üçüncü bir şeyde bütünleşirler.. Burada, annenin bedeni ile oğulun bedeni artık işlevsel olmaktan çıkıp, Deleuze’ün deyişiyle bir tür organsız bedene dönüşmüşlerdir. Ölüm karşısında saf yeğinlik, saf akışkanlık noktaları olarak dururlar. Benin bedeni ile öteki beden arasındaki sınır çizgisi belirsizleşip, bir oluş haline gelir. Oğulun son çabası da üfleyerek kelebeğe ruh vermektir. Anne ve oğul, ölüm anında da bir arada olma halini paylaşır gibidirler.
Nasıl ki filmin başında ortak bir rüyayı paylaştılarsa, bunun kadar metafiziksel bir ölüm de paylaşılabilinir.
Oğul, ölü annesine orada tekrar buluşacaklarından söz eder. Varoluşu içersinde tek dayanağından yoksun kaldığı için kendisi de bir an önce sönümlenmek arzusundadır sanki.

Kısaca yalnızlık, sevgi ve ölüm gibi varoluşsal derinliği olan sorular soran bir film. Ne kadar nedensiz olsa ve yanıtsız kalsa da..
Seyircisinden, imkânsız bir göz talep ettiğinden olsa gerek.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

* “ Dasein, varlığın anlamının sorgulandığı varlıktır. Bu varlık, kavramsal bir sorgulamanın yapılacağı varlık değil, ontolojik bir sorgulamanın yapılacağı varlıktır.” Heidegger’de Varlık ve Zaman, A. Kadir Çüçen, Asa yayınları, Ocak 2003, s. 40.

1 Martin Heidegger, Şiirde Dil, çev: Kaan H. Ökten, Cogito, sayı: 38, 2004.

2 Frederic De Towarnicki, Anılar Ve Günlükler, Martin Heidegger: sy: 35, çev: Zeynep Durukal: yky yayınları.2002

3 Kant Üzerine Dört Ders, Gilles Deleuze, sy, 98, çev: Ulus Baker, kabalcı yayınları.2007

4 Cuma Ya Da Pasifik Arafı, Michel Tournier, sy:45,çev: Melis Ece, ayrıntı yayınları.1997

(Evrensel Kültür, şubat 2010)