Palas Pandıras -I

Öyle ki, bir hayȃl sisinden an an anımsanandır: uyku vadisinin bir hazan- son batımında AKŞAM; henüz başlama telaşına küsüm-süs DURUŞLARDA ama, işte iki dört yıldız görünüşlerini HAYATLADILAR, işte tam bu anda: hayal – kalp – sisçe;

“ YILDIZLARI SAYMA İŞİ”
NEZAKETLEN MİŞ; “çok” ama, sonsuz çok sürebilir miş bu ama: kayan yıldızlara sonsuzesk DİK-KAT  miş; hadi dikkatinden firarlanıverdi; genellikle değil, bilinemeyen YASACA; “ kayışa yıldız yazgıdır: oluvermiş mi, yıldız yaz KAY
yıldız kış kay; üşüyerek çokçay yıldız bahar kay; menekşelerce, glayörlerce, kasım-kasım patlarca…

yıldız- kay hazan ki; son hazana yağ yağ yağmurdu GAZELLER; beyaz- kırmızı şemsiyesiyle gazel; evet evet gazel VOLTALARDI, İRİS VE İRİS: gazel denizinde hayal- sis- sarıltısıydı, üstelik de SAP-SARI, hem ki hem, son hazan damlardı kanlarımıza; İRİSLE SARARIRDIK: yazgınaja kayınaj’sa da yıldızlar; sürdürmeliymişim SAYMAYI: sanki kotarmıştım da SAYI- SALI SAYI- PAZARI / SAYI- PERŞEMBEYİ DEĞİL;

“ UĞUR – TÜL RENGİM ‘ MOR’ LARIMLA “

Uyku karanlığım yıldız kayış ÇİSİLTİLERİNİ BO-YU-YO-RUM-Kİ; hayal-sisi- bu ve ama : sis- hayallerin kayış çisiltilerini AN AN ANLAMAK! AN AN DURDURMAK NA-MÜMKÜN; morlamak belki.

ANLANABİLİR AMA:
“FIRÇAMI DÜŞÜRDÜM! “  Yıldız yüksekliğinden ilk düşen fırça sen- ol- ma-lı-sın ve LÜTFEN hayata çarpıp: KI-RIL-MA! KAP-KAT KAYBOLUR MUSUN; lütfenesk işte bunun için, gazel ırmaklarına uğra; çok eminim İRİS SANA: kötü düşmemen için “ SU KALBİNİ ÇOKTAN IRMAKLAMIŞTIR!”

II.

UNUTTUN değil mi dünyaya ÇARPMAYI, FIRÇAM ! ama – ben unutmadım, yıldız kayış ÇİSİLERİNİ: HAYALCE MORESK SİSLEMEYİ… Ve umarım işim sonsuzca SÜRERRR ve yıldızlar: KAYINAJ OYUNUNA ASLA KÜSMEZLER; “ daha çok yıldız kaymasını İS-Tİ-YO-RUM TUTKUESK Kİ!”

İŞİM; başka bir şey OL-MA-SIN; hem saat ücreti istemedim, aylık maaşta, yıllık ikramiye’de’ istemiyorum; emeklide olmayacağım; kıdem tazminatı istememeyi isteyebilirim ki! Ama ne çabuk  TAN ZAMANLARINA KIRILDIM Kİ; güneş az sonra TAN-TANASINI BAŞLATACAK ! hayat, kent çatılarını kırmızılatmakta ip- ısrarcı, bulvarlar, caddeler- sokaklar; kuş gözlemce HİSLENMEDE: kalbim; düşen fırçama tılsım tayf ki tosmasın dünyaya / bugün-aya/ yarın yaya- kaya! Heeeeyy bu çok erken sabah anlarında, KELEBEKLER neden ORADA TOP TOP TOPLANIŞLARDA Kİ; kime- kimseye de SORULMAZ Kİ; hem sevmiyorum soru sormayı; sanki hayal- sisim, alaca-bulaca ANLARINDADIR ve KUŞÇA ÜSTTEN BAKIŞILTIMI, kelebek topluntusuna servisledim ki; büfe bacasındayım ama; NEDEN MARTILAR gelip gelip dönüyor; serçelerde gelip- dönüyor.

Ve yerde KARINCALAR SIRA SIRA YASTIK MI taşıyorlar ki; hah şimdi gördüm BİRİ; sırası gelen kelebeğe; İSTEDİĞİ DESENDE bir-iki- üç KAN-ADINA/ KAN-ADLARINA DEĞİL KANATLARINA; MAVİ tonsalda DESEN VURULTUDA ! karınca yastıkları da des-süs-püs desenlenmede!  Giden serçeler ve martılar DÜN; bir nedenle kanatlarını mavi uğura: desenletemeyenler MİŞ; bir serçe, bir martı görüvermeyi/ kop kop KONUŞMAYI ÇOK İSTİYORUM: “ geç kalış kırıltısında, mülteci KANATLAR / kan kan adlar / kanka atlar ve BAKIŞLAR; ve seslerini hepesk DUY-DUM-Kİ !

VE GÜNEŞ; alaca-tan anlarını ve hayal sisimi ŞALCA IŞILTILAYACAK ama rengin maviliğinden eminsin değil mi; evet E-Mİ-NİM ’de-de’ O DESENCİ DE.

PAMBİ: ONU DA ‘ DA-DA’ GÖRDÜM-YA; ŞU hayal sisimde ve kelebek top karmaşasının TOPLU TAYFINDA:
Pambi mas-maviydi!..

 III.

güneş şalına ‘anlar’ kalıştayken, bu hayal-kalp- sisimde DARMA-DAĞLANACAK Bİ-Lİ-YO-RUM! Bir kanat ÇARPIMI UÇUŞ ANLARIM ve ‘ne olur’ güneş: kırk beş saniye GEÇ KALIR MISIN; ne olur; kelebek olup onun mavi lekeli saçlarına KO-NA-YIM ve isterse desenlesin/ de –benlesin VE İSTERSEM saç salınımında DÜŞEREK; kan atım değil, KANADIM KIRILSIN ve “ teşekkür güneş; sekiz saniyen KALDI ! “

VE KIRILAN KANADIMI: MAVİLERKEN gözlerime BAKTI; maviydi hepsi ! ve duydum sismik sesi : “ hep mor-morlantısın mora sen-sonsuzluk sun; kırık kalp kanatlarını ben-maviledim; sen-moru sen evet sen-mutlarsın

güneş DOĞDU ve SİS –HAYAL DAĞILDI ve ÜN-LE-MİN NOKTASINI, SONSUZCA koyamayacağım; sonra, ne/ neler oluştuya dipnottu bilmek nap-na-mümkün; bilinebilen: MOR-mavi bilmece aurasında, o gün doğumu U-YA-NIŞ ve MOR atkımla yatmışım, cebimden taşımsı bir şey çıktı; taş ama daha önce hiç böylesini gör-me-dim; ne ki bu, acabalı, hayrete sürtünüşler, ama ben mavi cırcırı ne zaman taktırdım ki; HA-“TIR-LA-MI-YO-RUM / TA-‘KAM-YON-LA-MI-YORUM-DA’; DA-DA !”

nece ve kimlerce, ne renklerce uykum pasifiklerini sörfledin ki PİRUS; KALKIYORSUN ama ne taşla yatışını, ne de mavi mavi cırcırı anımsıyorsun!? Soru sormayı sevmiyorsun tamam da; çaktırmadan birilerine göster ki TAŞI; onlar ko-nuş-sun ! sıyrılıp gelerek tan zamanına çok ama çok zaman var; şimdi güzelsi bir kahvaltıya odaklanmalı, pazar gazetesi almalı/ ekini unutmadan, kuş sesleri, öyle geç- kalma KEDERİ TAŞIMIYO TAŞIRMIYOR; demek hayat nop-normal naj: BAŞ-LAN-TI-DA; GALİBA!..
IV.    File:Robert Rauschenberg's untitled 'combine', 1963.jpg
HAYAT BAŞLADI YA; at/ kat/ kalbim sokağa tavrında çıkıyordum ki; ev sahibine RASTLADIM: gelecek ay boşalt mı der ki; bir ricam olabilir mi; LEDİ, ben de OLABİLİRLİ bir baş-kaş sallantı; yolum üzerinde çokça eczane VARMIŞ YA; alabilir miy mişim VETİMİSİN!? Hemen eczane çıkmaz mı karşıma, BOŞVER PİRUS, ALIRSIN DÖNÜŞTE! Havayı hisledim, fena bir gün olmazlı umuşlarımla, sokaklar sokaklardayım! Biraz zaman geçti; VE ARŞİVİME ATAÇLANDI YA ŞU “ V” Lİ ŞEY; ilk gördüğüm eczaneye sormaya HEDEFLENDİM! O eczaneye, bu eczaneye SOR YOK; üç sokak paralelde daha geniş/ büyük eczane varmış, onu buldum, sop-sordum ki, “Y’ E,O, K’ E!” TAM ÇIKIP GİDECEĞİM Kİ; kapıda bir KIZ’A ÇARPTIM; bilekliğine bir şey oldu.

“VE PASTEL RENKLİ BİR SÜRÜ BONCUK DAĞIL AN-AN LARI.”

REP-RENKLİLER ve harbi betonekste dağılım, zıp-zıplayım KARMAŞASI; çarpan ben olmasam, dağılmacadaki renkselliğe BİRAZ BAKAR, sonra da basar giderdim; kız bana bakışıltıda ama “hiç” KIZMAYAN; kız evet evet KIZ! Tuhafeskçe sordum:
– Biliyorum, bir özür duruşlamam gereklilik, boncukları TOPLAMAYA VARIM ama bu ZIPLAMA: A-SIR-LAR-CA

EVET SIR-LAR-CA SÜRMESİN!?

written by Parta (Hasan Suda)

images:

I. Robert Rauschenberg, untitled “combine,” 1963.

Reklamlar

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Where, Nothing.. ( Nereye, Hiç..)

I.

This is my Revolution
I’m goin’ my way
Why can’t you see this is
My Revolution
today.

— Nereye?

— Hiçbir yere

— Orası da bir yer sayılmaz mı?

— Belki de,

— Bilmiyor musun?

— Bilmiyorum.

— Senin için bir Blues çalacağım.

This is my revolution’ı çal bari.

— Pekâlâ,  asi çocuk.

İki serserinin konuşması burada bitiyordu. Karşılıklı gülüşmeler duyulur. Güneş henüz batmak üzeredir. Metropolde garip bir trafik uğultusu. Son kuşlar da kanat çırpmakta. Kediler çoktan çöp bidonlarına üşüşmüşler, çöpçüler gelmeden karınlarını doyurma telaşındalar. Sokak lambaları etrafı aydınlatmaya başlıyor.

II.

— Nereye?

— Devletin olmadığı bir yere,

— Devletin olmadığı bir yer olduğundan emin misin?

— Evet, belki de bilinçaltım olabilir bu, dedi; orada devlet yok işte, öldürdüm O’nu, O beni öldürmeden, diye devam etti.

— Peki, bu ölü devleti nereye gömeceksin,

— Göçebelere teslim edeceğim, onlar neresini uygun bulurlarsa artık.

— Bak işte bunu çok iyi dedin, hay ağzına sağlık.

Meydana bakan bir bankta oturmuş konuşan bu iki yaşlı adamın sesleri, top oynayan çocukların har gürüne karışıyordu. Meydan bu akşam çok kalabalık sayılırdı.

III.

— Nereye diye soracağını biliyorum,

— Cevap ver öyleyse

— Neresi olursa oraya, rastgele Balthasar

— Bence de çok makbul, aylaklığın sonu yok.

— Son diye bir şey yok ki zaten, sonsuz oluşlar var ve nereye gittiğimin bir önemi yok.

—Ya, demek öyle bay filozof.

Sinemadan çıkmış işsiz iki felsefe öğrencisi kendi aralarında böyle konuşmaya devam ederler. Her şey gözlerine sıradan görünmeye başlayacaktır, bir süre sonra. Kelimelerin ne kadar değersiz olduğunu anlayacaklardır.

IV.

Yıl 3000. Milenyum çılgınlığı. Ülkelerde bankalar iflas etmiş, sermaye krizi, yoksulluk ve işsizlik almış başını gitmiştir. Her tarafta genel bir ayaklanma havası vardır. Hong Kong, Sdney, Pekin, Tokyo, Mumbai, Moskova, Tibet, İstanbul,Tahran, Madrid, Paris, Londra, Roma, Addis Ababa, Kahire, Chicago, Mexico City..

Yeni bir yaşam bir adım ötede sayılır. Havada devrim kokusu var. Yoksullar çok öfkeli, şimdiye kadar hep aldatılmışlardı, artık tahammülleri kalmamıştı. Yoksullar çok kalabalıktılar. Yoksullar çok güçlüydüler ilk kez bu defa. Yarım kalmış devrimi tamamlamaya kararlı görünüyorlardı. Tüm dünya metropolleri kaynıyordu. Metropollerin ana meydanlarına rengârenk flamalar asılmıştı. Metrolarda ve Duvarlarda grafitiler, kuru kafalar sistem karşıtı nefretin diyagonal işaretiydiler. Sistem iflas etmişti ve artık kurtuluşu yoktu, ölecekti.

V.

— Nereye?

— Nereye?

— Devrim yapmaya

— Devrim yapmaya.

Kalabalık hep bir ağızdan bağırıyordu. Onları zaptetmek artık imkânsızdı. Herkes ilk ve son defa çıldırmış gibiydi. Gözlerde büyük bir öfke seziliyordu. Şiirsel terörist günler yaşanacağa benziyordu. Az önce kedilerin otlandığı çöp bidonları ateşe tutulmuştu bile.

VI.

Dünya televizyonları canlı yayındaydılar. Tüm dünyanın banliyöleri ayaktaydı. Tüm dünya sevinçten ağlıyordu. Küresel bir devrim olmuştu. Neşeli yoksul çokluk sokaklardaydı. İçlerinden bazıları silahlıydı. Ulusal ordularda destek veriyordu. Finans sermayesinin dev gökdelenlerine tırmanmış yoksullar, hepsini işgal etmişler, sonra sırasıyla cezaevlerini, emniyet müdürlüklerini, valilikleri, bankaları, üniversiteleri, hastaneleri, tren garlarını, hava limanlarını. Devlete ve sermayeye ait olan tüm kurumlar şu an yoksul çokluğun elindeydi. Artık onlar kendi kendilerini yönetebilecekti, hiyerarşi bitmişti, yalanlar bitmişti. Yoksul çocukları artık parasız üniversitelerde okuyabilecekti, ölmelerine ya da ücretli işçilik yapmalarına gerek kalmayacaktı. Kadınlar ev işlerine boğulmuş olarak yaşamaya devam etmeyeceklerdi. Toplumsal kimliklerin bir anlamı kalmıyordu. Ücretli kölelik sistemi bitiyordu. Kamusal bir mutluluk yaşanacağa benziyordu. Şenlik, kahkaha ve kaos günleriydi. Ütopya gerçek olmuştu.

VII.

— Nereye?

— İlk kez yaşadığımı hissetmeye,

— Nasıl yani,

— Devrimden sonraki yaşamı kurmaya, kendi hayatım üzerinde ilk kez konuşmaya başlayacağım, dedi.

— Umarım, sürekli olur bu devrim,

— Bu bizim elimizde, her şey bizim elimizde, istersek yaparız.

— İstersek yaparız, istersek yaparız.

Sokak gösterileri, işgaller ve çatışmalar aylarca sürdü. Ve sonunda isteyip yaptılar. Devlet yenildi, biz kazandık. Şüphesiz çok kolay olmadı, fakat oldu işte. Sonsuz arzu galebe çaldı bir kez daha, burada ve her yerde ve şimdi.

Written by Mehmet Oruç

image: Zao Wou – Ki, 2001, Marlborough Gallery, New York.

Fluxus

File:Gmaciunas-manifesto.jpg

Evden çıktı. Artık evi yoktu, sadece bir sırt çantası. Budala gibi hissediyordu kendini. Prens Mişkin mi demeli? Sokakta her zamanki telaş, hiç sevmezdi.  Issız bir yer biliyordu. Niyeti oraya kapağı atmaktı. Biraz vaktini almıştı bu yere varmak. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alandı. Ağaç dallarını ve bulutları seyretti biraz. Sonra, yüzünü toprağa dayayıp bütün bir yeryüzünü düşündü, tıpkı bir zamanlar Karanlık Thomas’ın yaptığı gibi. Bunun Stalker’dan bir sahneyi andırdığını da söyleyebiliriz.

Beyninin kıvrımlarında bir fluxus kaynaşması yaşanıyordu.  Mariana Trench’deki bir balığın pulcukları aklına takıldı. Fok balıklarının dünyasında yaşamak nasıl olurdu acaba? Kredi kartı, metro ve gökdelenler gelecek bir kurguda gecekondulardaki yeryüzü insanlarına pay edilecek miydi acaba? İnsan olmak neydi? Sanırım Heidegger teknolojinin bu denli hızlanmasını ve şehir hayatının yabancılaşmasını sezmişti. Hem özgün bir varoluş (dasein), hem de diğer sıradan var olanlarla bir aradalık, dünya içinde olmanın yazgısıydı. Dasein olmaya, yeryüzü şiirini dinlemeye kendi varlığımızı açtığımız sürece yakınlaşıyorduk.  Bir taş olarak da yeryüzünde yaşayabileceği ihtimali O’nu hep heyecanlandırmıştı.

Yine de bir olgu olan zati Dasein’ın “olgusallığı”, bir taşın olgusal olarak vukubulmasından ontolojik olarak farklıdır.” (I)

Yıl 1955. New York City’den San Francisco’ya giden bir trendeydi.  Ya da Antartika’ya giden bir gemide. Yanında Jack Kerouac bir şeyler anlatıyordu. Ama bu defa Tibetçe konuşuyordu sanki. İçimden hiç de anlamak gelmiyordu hani. Böylesi daha hoştu.  Sanki aynı sözcükler ağzından çıkıyor, sonra biraz uzaklaşıp tekrar geri dönüyor gibiydi. Sözcükler büyüsünü yitirmişti biraz. Kerouac artık etkileyemiyordu beni. Dharma serserisi Kerouac ölmüştü o anda. Tren tüm acımasızlığıyla batıya doğru devam ediyordu. Ya da gemi her neyse. Güneş de pencereden içeri sızmayı başarmıştı.  Mezarlıklarda, hava alanlarında, istasyonlarda ya da stadyumlarda anonim kalabalıklardan biri olmak nasıl bir duygu diye içinden geçirdi? Bir kaplumbağa tıkırtısı işitti. Bu defa yüzünü topraktan kaldırıp gökyüzüne dikti. Nazilere esir düşmüş bir Yahudi olsaydı hayatında neler değişirdi kim bilir? Kaplumbağa ağır ağır uzaklaşıyordu, çalılıklara doğru. Nesneleri böyle harekete geçiren gücün gizini hiçbir zaman çözememişti. Her devinimin ardında bir devlet olduğunu düşünmeye koyuldu.

Nedir peki bu devlet denilen şey? Diye soruyordum kendi kendime. Dokularıma kadar içimde, her eylemimde hissediyorum onu.” (II)

Elinde kamerasıyla Nijerya’daki bir militan grupla bir süre vakit geçirmek, sonra da Meinhof’ların grubuna katılmak istedi, bir an. Zapatista’ları es geçmişti şimdilik. Buralarda devlete rastlamamak güzel bir duyguydu. Hep daha yoğun bir yaşama arzu duyduğu için, ölümü hiç mi hiç iplemiyordu. Yıkıntılar arasında herhangi bir duvar saati. Kaplumbağa tıkırtılarını buna benzetmişti.  Zaman yaşayan varlıklar için geçerliydi bir tek. Peki ya doğa. Rüzgârların ve mevsimlerin zamanı diyebilir miyiz doğa için? Yüzyıllık bir ağaç için zamanın ne anlamı olabilirdi? Ve ya kayalıkların arasından biten otlar için? İnsanları harekete geçiren Devlet, doğayı da harekete geçirebilir miydi?

 

**

Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Yürürken kendi varlığını duyumsayabiliyordu. Giacometti’nin yürüyen adam heykelini anımsadı. Ayaklarının altında bir yeryüzünün olması düşüncesi O’nu heyecanlandırmıştı. Şimdiye dek hiç gidilmemiş yerlere gitmek istiyordu. Kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere.

Ben saçmaydım; keçi ayağıyla insan gibi yürüyebildiğim için değil, düzgün anatomim ve eksiksiz adalelerimle normal yürüyebildiğim için; bu yürüyüş yine de saçmaydı ve normal oldukça da gitgide saçma oluyordu.” (III)

Gökyüzünde bulutlar aslıydı, yağmur yağabilirdi. Bir gece ormanda uyuduğu bir anı anımsadı birden. Sıkıntıdan uyuyamamıştı. Sabaha kadar yollarda yıldızları sayarak esrik bir biçimde dolaşmıştı. Evreni ve kaosu düşünmüştü. Şarap içmişti. Domuzların çıtırtılar çıkardığı ıssız dağ yollarında tek başına ıslıkla bir şeyler mırıldanmıştı. Huzursuzdu. Her şeyin nasıl oluyor da bu kadar normal olabildiğini anlayamıyordu. Kendini bu yüzden ruhsal olarak punkçılara yakın hissediyordu. Bazen çok öfkeye kapılıyordu, her şeyi yakıp yıkmak geliyordu içinden, anlatılamaz bir şiddet duygusu. O zamanlar bir hayvan oluşa giriyordu sanki. Kısa bir anlığınaydı bütün bunlar. Gelip geçici şeyleri ve buna rağmen sürekli olabilen şeyleri seviyordu galiba.  Sonra kuyruklu yıldız olmak istiyordu. Nerden çıktı şimdi bu kuyruklu yıldız.

Bir kuyruklu yıldız olmak ister miydim? Evet. Çünkü onlar kuşların hızına sahiptirler, ışık olarak ilerler ve çocuklar gibi saftırlar” ( IV)

Sözcüklerin uyguladığı şiddetten hoşlanmıyordu. Sözcükler O’nu bir yere bağlıyordu ve bir şekilde belirliyordu.  Şiddet ve belirlenim içersinde tuhaf bir ilişkisi vardı sözcüklerle.  Onlarsız da yapamıyordu, bir yandan. Sözcükler yaşamının bir parçasıydı.

“ Sadece sözcüklerle ilişki içinde neşeli hissediyordu kendisini”. (V)

Göz de biraz öyleydi. Görünmezi belki de sadece sezebilirdik. Hava kararmaya, yağmur da hafiften yağmaya başlıyordu.  Eve vardı. Masanın üzerinde Blanchot’un kitapları vardı. Koltuğa oturup düşünmeye başladı.

Oradaydı, hafifçe geri çekilmiş, çok az konuşuyordu, çok gariban ve çok sıradan sözcükler kullanıyordu; sıkıcı bir hareketsizlikle neredeyse gömülmüştü koltuğa, kollarının ucundan sarkan, iri elleri yorgundu.”  (VI)

Yarın pazartesiydi. Yapacak hiçbir işi yoktu. Aylaklık çok yormaya başlamıştı O’nu. Kerouac’ın ölüsüyle ne yapacaktı? Kaplumbağa kim bilir nerelere gitmişti? Eli kamerasına uzandı. Açıp görüntüleri izlemeye koyuldu. Dayanamayıp sildi hepsini.  Pencereden şehre baktı. Caddenin ışıkları yanıyordu. Bir banliyö treni tüm hızıyla camları tıngırdattı. Yağmur lekeleri camdan aşağı akıyordu. Bir ıslık tutturdu yine.

Notlar

(I) Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev, Kaan H. Ökten, s. 58, İstanbul: Agora Kitaplığı.

(II) Blanchot, Maurice ( 2008) Yüceler Yücesi, Çev, İsmail Yerguz, s. 33, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(III) Blanchot, Maurice (2007) Karanlık Thomas, Çev, Sosi Dolanoğlu, s. 80, İstanbul: Metis Yayınları.

(IV) Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Çev, Sündüz Öztürk Kasar, s. 265, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Dizeler Hölderlin’in şiirlerinden birine ait.

(V) Blanchot, Maurice (2008) Son İnsan, Çev, İsmail Yerguz, s. 126, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(VI) a.g.y., 13

Written by: Mehmet Oruç

Underground Poetix 10 – 2011.

Image I : Fluxus Manifesto, 1963, by George Maciunas

Makina-Oluş ve Arzu Üretimi

File:OvalConstruction-Schwitters,1925.jpg

I. 
İnsan bedeni nasıl oldu da böyle mekanik bir şekilde hareket eder hale geldi? Boş zamanlarında kendilerini kötü hisseden, dışarıdan bir buyruğa göre hareket etmeye alıştırılmış insanlar haline getirildi? Emir almadan bir adım dahi atamayan, her şeye bir gram bile düşünmeden itaat eden otomat bedenler çağındayız. Rimbaud’un ‘Ben bir hayvanım, bir zenciyim…’ sözünde olduğu gibi modern çalışma koşullarındaki öznelerde ‘ben bir makineyim’ demeye başlamıştır. İktidarlar zaten bu her şeye uysalca razı olan bedenlerin oluşturduğu kitleler üzerinde etkili olmazlar mı?
Zaman dahi artık sayılabilen, sıkıntıyla duyumsadığımız bir şey haline getirildi. Zaman ve çalışma birbirine sıkı sıkıya bağlı bir gündelik hayat sıradanlığını kutsamakta. İşe veya çalışmanın gerçekleştirildiği herhangi bir şeye geç kalanlarda ya cezalandırılır ya da dışlanır. Denetim çağımızın kuralları böyle işliyor. Auschwitz kampının girişinde de zaten çalışma insanı özgürleştirir ‘Arbeit macht frei ‘ yazılı değil miydi? Günümüzde bu faşizm daha ince tekniklerle varlığını sürdürmekte. Artık çalışma alanlarındakiler de birbirlerini denetler hale gelmiştir. En kötüsü de bu olsa gerek. Dayanışma ve paylaşmanın yerini, bu kötücül çağda rekabet ve hırs alıyor. Daha fazla mala sahip olma duygusu üzerinden insanların kendi metalaşıyor ve yaşama yabancılaşıyor.

II. Yabancılaşma

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: ‘ Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar,’ diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür.”    [1] diye başlayan Camus’un Yabancı romanındaki karakterin sözlerindeki gibi bir nedensizlik tüm yaşama sızmış bulunmakta. Bu nedensizliği, iyi niyetli bir aklı dışılığa işaret etmesi anlamında olumlu bir gelişme olarak kabul edebiliriz. Yabancılaştırılma yerine, kendi arzusuyla yabancı olmayı seçmek bir tür erdem olarak görülebilir. ‘Yapmamayı tercih ederdim’ diyen Melville’nin Bartleby adındaki anti-karakterini de bu anlamda değerlendirebiliriz. Bu durumda yabancı olan ve deliren bütün bir toplumdur. Camus’un Yabancısı ve Melville’nin Bartleby’si toplumu sağaltan tekilliklerdir.

“Bartleby hasta değil, hasta bir Amerika’nın hekimi, Medicine-Man, yeni İsa ya da hepimizin kardeşidir.” [2]

III.

İşe yetişmek ya da işin bitmesini beklemek için saatlere bakılıyor, saat tik takları makine gürültülerine karışıyor. Godard’ın British Sounds (1970) filminin açılış sekansında bir otomobil fabrikası olanca gürültüsüyle gösterilir. Arka fonda ise işçilerin bu gürültüden duymalarına imkân olmayan Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu (1848)kitabından pasajlar okunmaktadır. Bu durum işçilerin kendilerinde farkındalık sahibi olmalarının ne kadar zor olduğunu açıklamaktadır. Bu zorluğa rağmen yine de kendilerinde bu gücü keşfetmekten başka şansları yok.

 

IV. Temsil 

Toplumun her kesiminin ( maddi ve maddi olmayan emek sahiplerinin) katılımına açık bir çokluğun bileşenleri olarak işçilerin elinde kendi otonom güçlerinin farkına varırlarsa ‘işi reddetme’ ve ‘kendini değerleme’ seçenekleri bulunmaktadır. Bu iki seçenek daha çok 70’lerin İtalya’sında Hardt ve Negri tarafından kuramsallaştırılmıştır. Buna dayanak olarak da Deleuze ve Guattari’nin 1972 ‘de Anti-Oedipus’la başlayarak geliştirdikleri arzu üretimi mefhumu önemli bir yer tutmaktadır. Foucault bu kitabı, yazdığı önsözde faşist olmayan bir yaşama giriş klavuzu olarak nitelemiştir. Yaşamı güçten düşüren nihilizmlere karşılık, arzu üretimi yaşamın yaratıcı güçlerini olumlar. Tepkici olmak yerine kendinde üretkendir. Temsi dışı olan arzu, dış dünyanın bize sunduğu bütün işaretlere açık kılar kendini.“Temsilden kaçan şey, işarettir. Dışsal dünya işaret ettiği ve böylece güven verici birliğini, türdeşliğini ve hakikatli görünümünü yitirdiği zaman ilginçleşir. Ve bir bakıma dünya hiç durmaksızın işaret eder ve işaretlerden ibarettir- yeter ki onlara duyarlı olunsun. “ [3]

Çalışma hayatının sıradanlığı içersindeki uysal beden ya da bedenler kendi arzularının gücünü duyumsayıp, işi reddederse bir şeyler değişebilir. Bu biraz da tekil bir bireyin kendi kendisiyle zorlu bir mücadelesi sonunda oluşacabilecek bir durumdur. Toplumsal özgürleşme gerçekleşmediği sürece de bu kendini gerçekleştiren bireyin üzerinde sürekli bir baskı oluşacaktır. Bu anlamda tekil kurtuluşlar ve özgürleşmeler sürekli bir toplumsal denetim altındadır. Özgürleşen tekil bedenlerin yan yana gelmesiyle oluşacak olan çoklukların herhangi bir siyasi parti ve ya sendikaya ihtiyacı yoktur. Çok rahat bir biçimde kendi adlarına konuşabilirler, temsil edilmeleri gerekmez. Etik olarak da herhangi biri adına konuşmak ve O’nu temsil ettiğini iddia etmek en büyük ahlaksızlıktır.

“Elimizden geleni ardına koymayarak kargaşa çıkarmak istiyoruz, der öğrenciler, ama nasıl? Kendi başınızın çaresine bakın der SE, Debord’un yıllar önce yazdığı bir şeyi hatırlatarak: ‘ Devrimci bir örgüt şunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır: Amaç insanların liderlerin konuşmalarına kulak vermelerini değil, kendi adlarına konuşmalarını sağlamaktır.” [4]

V.

Deleuze ve Guattari itaatkâr ve hiyerarşik bedene karşılık, arzularıyla hareket eden organsız beden kavramını geliştirirler. Bu organsız beden heyecan ve oyun duygusuyla yaşama renk katar ve kendi yaratıcı tekil gücünü olumlar. Ele geçirilmesi, kodlanması ve adlandırılması zordur, çünkü sürekli kaygan bir zemin üzerinde oluş halindedir. Her an bir şeye dönüşür ve izini kaybettirir. Sermayenin yersiz yurtsuzlaştırıcı akışları ile arzunun yersiz yurtsuzlaştırıcı akışlarını burada ayırmak gerekmektedir. Sermaye daha çok kapitalist toplumsal kurumlar ile birlikte eni sonunda yerli yurtlulaşmaktadır. Arzu akışlarınının böyle bir yer yurt edinmesi demek gücünün azaldığı ve yok olduğu anlamına gelir.

       Kendi içimizde belirsizlik bölgeleri oluşturduğumuzda bir deneyim yaşarız. Bu deneyimin bilgisi otoritelerin ve bir amaca sahip olmanın bilgisinden çok farklı türde bir bilgidir. Çıkarsız ve beklentisiz bir bilgidir. Bir tür kendinde tekil akışkan arzuların serbestçe devinmesi. Başka bir deyişle kendi üzerimizde bir güç uygulamaya başlarız. Bu kendimizde sonsuz küçük kıvrımlar yaratmak anlamına gelir. Kendimizi böylesi anlarda oldukça neşeli olarak gözlemleyebiliriz. Çünkü kendi içimize eğilerek, hiç olmadığı kadar cesur bir adım atmış ve riske girmişizdir.
“Blanchot ile konuşma. Ona şöyle diyorum: İç (sel) deney (im)in onu doğrulayan ne bir amacı, ne de bir otoritesi vardır. Eğer bir otorite, bir amaç kaygısını ortaya çıkarttırırsam, en azından bir boşluk varlığını sürdürür. Blanchot, amaç ve otoritenin yargılamaya dayanan düşüncelerin gerekleri olduğunu anımsatıyor: Son durumda deney(im)in aldığı şekli betimleyerek bunun otorite veya hiçbir şey olmadan nasıl mümkün olacağını sorarak fikrimde ısrar ediyorum. Bana deney(im)in kendisinin otorite olduğunu söylüyor. Otoritenin kefaretini ödemesinin gerektiğini de ekliyor.” [5]
File:Masson automatic drawing.jpg

VI. Akıl, Delilik ve Hapishane


Çağın en büyük normalleştirme mekanizmalarından biri de akıl ve buna bağlı olarak yorumlayabileceğimiz davranışsal kodların üretimidir. Tüm bir toplumsal yapının zemininde bu rasyonellik algısı bulunmaktadır. Buna akıl düzleminde uyum sağlayamayanlarda deli damgası yiyip, şiddet ile kapatılmaktadır. Böylelikle toplumun geri kalanı üzerinde hizaya getirici bir mesaj verilmiş olmaktadır. Tarihsel açıdan delilerin kapatılması çok da eski olmayan bir fenomendir. Foucault XVII. yüzyıl sonrasına işaret eder.
“Deliler marjinal varlıklar olsalar bile tamamen dışlanmış değillerdi, toplumun işleyişine entegre olmuşlardı: Oysa, XVII. yüzyıldan sonra büyük bir kopuş meydana geldi: Bir dizi kiplik deliyi marjinal varlık olmaktan çıkarıp tamamen dışlanmış bir varlığa dönüştürdü. Bu kiplikler, kapatılma ve zorunlu çalışma gibi polis gücüne dayalı bir sistem oluşturuyordu.” [6]
Çalışma düzeni ve buna bağlı olarak devlet varlığını biraz da akılsal meşrulaştırmalara borçludur. Bu toplumsal düzenekte şiirsel esrikliğe yer yoktur. Daha fazla tüketim için, daha fazla üretim bu çağın sloganıdır. Nazi kamplarında da benzer bir trajedi yaşanmıştı. Rasyonel aklın nasıl da faşizan bir karaktere bürünebildiğine dair en açık gösterge bu kamplarda yaşananlardı. Lanzmann’ın Shoah’ı (1985)o günlere dair yapılmış en kapsamlı belgesellerden biridir. Milyonlarca insanı öldürmenin bile ne kadar rasyonel ve tekdüze bir olay haline gelebileceğini gösterir.
“Lanzmann’ın iletileri arasında en sarsıcı olanı ise kötünün akılsallığıdır ( ya da akılsallığın kötülüğü müydü yoksa?). Shoah’ı izlemenin bitmek bilmez azabı yaşanırken o korkunç, utanç verici gerçek giderek açığa çıkar ve o iğrenç çıplaklığıyla önümüzde gösteri yapar: Milyonlarca insanı öldürmek için ne de az silahlı adam gerekirmiş meğer.” [7]
       Akıl ve onun norm sistemi daha çok sıradan kalabalıklarda, yığınlarda bir salgın gibi yayılma özelliğine sahiptir. Bu yığınlarda herkes birbirine benzer, farklı olana yer yoktur. Sermayenin diliyle konuşur rasyonellik. Tapınma kültü vardır böylesi yığınlarda, sözgelimi daha çok parası olan daha güçlüdür ve ona itaat edilir. Çoğunluk birbirinin kuyusunu kazma ve delirmiş bir toplumsallığın eşiğinde saygınlık peşindedir.
Delilerin bir kimlikleri yoktur, onlar çalışmazlar. Bu yüzden toplum tarafından cezalandırılırlar. Geleneksel baskı toplumlarında ve giderek çağımızın modern toplumlarında aşırılık her zaman tekinsizdir. Bu düşünsel aşırılık olduğunda yasalar işin içersine girer. Hapishanelerin boş kalmaması ve diğerlerine korku vermek adına aşırılığa da ihtiyaç duyulur. Bundan kaçınmanın yolu sanırım kendi içimizdeki kıvrımları takip etmek olur. Herhangi bir hınç ahlakına saplanmadan kendi kendimizde aşırılık deneyimlerine girişebiliriz.
Zihindeki sınırları kaldırmak sürekli düşünülmeyen üzerine düşünmek ile mümkün görünüyor. Vazgeçilen, istenildiği halde yapılmayan şeylerin düşüncesini düşünerek. Bu düşünce bizi sınır duygusuna ve kapatma kurumlarına dek götürür. Kapatma kurumlarının mülkiyet ile olan ilişkileri, yoksul çoğunluğun korkusunu daha iyi açıklar. Bu kusursuzca planlanmış toplumsal agorada gedikler açmanın yöntemlerinden bazıları da zihinsel algıları açık tutmak ve bir zamanlar letristlerin yaptığı gibi şizo-gezintilere çıkmak olabilir. Walter Benjamin’de pasajlarda flaneur’in böylesi sürüklenircesine gezinmelerinden bahseder.
“ Sürüklenirlerken LE üyeleri bulduklarını yazmak, bulundukları yerin ‘psiko-coğrafyası’ dedikleri şeyin haritasını yapmak üzere buluşuyorlar, ayrılıyorlar, dağılıyorlar, birleşiyorlardı. Yeni sokaklar araştırıyorlardı, yani en eski sokaklar; sanki bildiklerini düşündükleri sokaklar, bağırlarında gizledikleri sırları anlamaya hazırlıksız oluşlarını yargılıyormuş gibiydi. Sürüklenme, can sıkıntısını formüle etmelerinin bir yoluydu: defalarca dolaşılan sokaklar.” [8]
Jarmush ‘un ilk filmi olan Permanent Vacation’da (1980) şehirde amaçsızca gezinen böylesi bir karakter anlatılır. Bu gezintilerde hedeflenip de gidilecek bir yer yoktur. Anlık duygulanımlar, yaratıcı düş gücü iş görür. Flaneur’ın, kapatılmadan önce sokaklarda keyifli bir biçimde gezinen delilerle bir ortaklığı vardır. Bu yüzden her ikisi de rasyonel toplumların ve çalışma ahlakının ortak düşmanlarıdırlar. Bir an önce tüm sokaklardan ve zihinlerden toplatılmaları gerekir. Yoksa bu bir virüs gibi diğer ‘normal’ insanlara bulaşacaktır.
Deliliğin bir diğer görünümü de, imkân dâhilinde olan şeylerin dışında imkânsız olanı aramaktır. Şehrin kıyısında, sözcüklerin ucunda, felsefe olmayan felsefede, estetik olmayan estetikte imkânsızı aramak. Hiçbir zaman ulaşılmayacağı bilinse de aramaya devam etmek. Tüm kapatmalara karşın bu arzu hep yeni delilerle devam edecek gibi.

Notlar:

[1] Camus, Albert (1958) Yabancı, çev. Samih Tiryakioğlu, s.7, İstanbul: Varlık Yayınları.
[2] Deleuze, Gilles (2007) Kritik ve Klinik, çev. İnci Uysal, s.115, İstanbul: Norgunk Yayıncılık.
[3] Zourabichvili, François (2008) Deleuze: Bir Olay Felsefesi, çev. Aziz Ufuk Kılıç, s. 54, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
[4] Marcus, Greil (1999) Ruj Lekesi: Yirminci Yüzyılın Gizli Tarihi, İngilizce’den çev. Gürol Koca, s.422, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[5] Bataille, Georges (1995) İç Deney, çev. Mehmet Mukadder Yakupoğlu, s. 72, İstanbul: Y.K.Y.
[6] Foucault, Michel (2006) Sonsuza Giden Dil, Fransızca’dan çev. Işık Ergüden, s.265, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[7] Bauman, Zygmunt (1997) Modernite ve Holocaust, çev. Süha Sertabiboğlu, s. 254-255, İstanbul: Sarmal Yayınevi.
[8] Ruj Lekesi, a.g.y., 373

Written by Mehmet Oruç

Images

(I) Kurt Schwitters, Oval Construction, 1925
(II)  André Masson, Automatic Drawing, 1924.

Birikim  >>>

23/04/ 2011

Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”

Arkadaşım Itır’a Veda

I wasn’t here to see you go,
But many were who loved you so.
Your four-legged friends were waiting too
Dear Surmeli she went ahead
To greet you at the mosque itself …
And as your car came down the hill
They waited for you as you passed.
They knew you’d found some peace at last ..
So many times your road was hard
But always at your side were those
Who could not speak – Those friends you chose
They thank you for the love they miss
May we who mourn remember this.

Written by:  Jane Patterson

Arkadaşım Itır’a Veda

Son yolculuğuna çıkarken burada değildim
Ama başka sevenlerin yanı başındaydı.
Dört bacaklı arkadaşların da bekliyorlardı
Canım Sürmeli en önden gitti
Camide selamlamak için seni
Ve araban tepeden aşağı indiğinde
Geçişini beklediler.
En sonunda biraz huzur bulduğunu bildiler..
Çok zaman yolun zordu
Ama yanı başında hep onlar oldu.
konuşamayan – o dört bacaklı arkadaşlar- seçtiğin
sevgin için sana teşekkür ediyorlar seni özlüyorlar (şimdi)
Bunu hatırlayarak yas tutan bizler gibi.

Translated by: Saliha Yazgaç

Reklamlar