Pazar

 

Bu tufandan sonra, isterim ki
yalnızca güvercin
ama bir tek güvercin
kurtulsun bir kez daha.

Boğulurum çünkü bu denizde,
uçup gitmese güvercin
ve getirmese son anda
o yaprağı. (Bachmann, 1990: 18)

‘Bu çocuklar cam yiyordu, hangi çocuklar? Hiç kimse bilmiyordu..’

‘Çok sıkılırsan gider bir koyu kahve hazırlarsın kendine’ deyişini anımsadı belli belirsiz. Evet çok sıkılıyordu. Sanırım bu defa kahveler O’nu kurtarmaya yetmeyecekti. Ama olur mu kahveler O’nun gizli kurtarıcısıydılar. Teklifsiz bir misafirini ağırladığında özellikle. Bir tür sessizlikle başa çıkma denemesi de denilebilir. Suyun kaynamasını beklemek, fincanları raftan indirmek; birinin konuşmaya başlamasını beklemekten daha dayanılır geliyordu.

Böylesi zamanların bir diğer kurtarıcısı Beckett’ti O’nun için. Hayatını çok anlamlı ve düzenli yaşamaya çalışması büyük tehlikeydi. Bunun farkına varmasını sağlıyordu Beckett ve kahramanları.

Godot’da , yapacak hiçbir şeyin olmadığı o harika dünyayı keşfederiz. Sadece ayakkabılarımızı seyredeceğimiz ya da bir şalgam yerine bir havuca sahip olmak için direteceğimiz veya ahenkli şapkalar oyununu oynayacağımız bir dünya.’  ( Bersani ve Dutoit, 2006: 39-40)

 

Kapı açıldı. Gelen teklifsiz misafiriydi. O anda kedisi kuyruğunu kıstırıp büzüldüğü köşesinden şöyle bir başını uzattı. Sevimli ve uysal bir görünüşü vardı. Sanki içinden geçirdiğin düşünceleri sezmiş gibiydi. Aranızda kısa bir selamlaşma gerçekleşti. Karşılıklı gülümsediniz.

– Tam ben de sıkıntıdan kahve suyunu koymuştum, ne iyi yaptın gelerek.
– Hahaha… Kahveler iki oldu desene.

Kedi, kalkıp bacaklarına sırnaşmaya başladı. Bir yandan da masumca geriniyor. Birazdan miyavlayacak. Sanırım karnı acıktı. Mamasını bir fincanla ölçerek O’nun için hazırladığın kaba koyuverdin.

– Şimdi bizimle birlikte kahve içebilseydi ne keyifli olurdu, dedi gelen misafir.

Bu arada su kaynamıştı. Kahveleri hazırladın. Tüm bunlar olup biterken misafir başından geçen şeyleri anlatıyor, kısaca görüşmediğiniz zamanlarda ne yaptığını söylemeye çalışıyordu. Uzun zamandır birbirlerinden haber alamayan bütün insanlar bunu mu yaparlar acaba? Ne yaptın? Ve sözcüklerle bunu anlatmaya çalışmak birkaç yarım saatliğine, tüm o kaosumsu duygulanımları anlatmak..

Kahveler içilmeye başlandı. Sen de ne yaptığını anlatıyorsun. Bir şeyler okuduğunu, bir şeyler karaladığını, bunun ‘Cam Yiyen Çocuklar’ adında bir öykü olduğunu anlatıyorsun. Aklında hep parlayıp sönen düşler olduğunu söylüyorsun. Bu devletle, bu terör yasalarıyla yaşamanın zorluğundan her ikiniz de şikâyetçisiniz. Küçük aralıklar açmak istiyorsunuz bu baskıcı ortamda. Ruhunu daraltan sıkıntının kaynağı belki de her şeyin bu kadar paraya, hesaba ve mantığa boğulduğu bir yeryüzüydü. Siz nasıl bir yeryüzü istiyordunuz peki? Aşkın, şiirin ve felsefenin yeryüzünü bu sıkıntılardan kurtaracağı söylenebilir miydi?

Dostunla bu sorunları tartıştınız. Karşılık beklemeden verilen armağanlardan, etik sorumluluktan, başkasının yüzünden..
footsteps-1954

Karaladığın öyküyü okumak istediğini söyledi. Bitince verebileceğini söyledin. Ve ardından tuttuğun yolu hep takip etmen gerektiğinden bahsetti. Geçenlerde okuduğu bir kitaptan kendisini çok etkileyen bir alıntıyı bulmak için çantasını açtı. Defterine çiziktirdiği yeri bulup, okumaya başladı.

‘ O minik ışık noktasının, o ufacık olasılığın peşinden git, yol önünde uzanıyor’

Kedi de fırsat bu fırsat defterin ortasına kuruluverdi. Dostun nazik bir şekilde ensesinden tutup yere bıraktı. Ve devam etti:

‘-izle o yolu-başka her şeyi bir yana at.’ ( Van Gogh, 2010: 128)

Sözü bitince göz göze geldiniz. Karşılıklı gülüştünüz. Çok beğendiğini, çok güzel olduğunu söyledin. O ise sessiz kaldı.

Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı. Kahveler de çoktan bitmişti. İnsanın kendi sesine ve sözcüklerine yakın bir tarzda konuşan biriyle muhabbet etmesi düşüncesi hoşuna gitti. Bir benzerinle konuşman biraz olsun sıkıntılarını azalttı. Bu benzerlikte her ikinizde kendi farklarınızı yaşayabiliyordunuz.

Dostunu uğurladın. Giderken arkasından yola baktın. Düşünceli bir yürüyüşü vardı. Senin de içinden yürümek gelmişti ama evde kalmak düşüncesi daha ağır basmıştı sonra. Evde oturmak çok yormaya başlamıştı seni, belki de sıkıntının kaynağı buydu. Bu durumla ilgili bir şeyler geldi aklına. Kısa bir dalgınlık anı yaşadın.

İnsan ömrü boyunca aslında hep doğduğu evi arar. . Yeni gittiği, yeni taşındığı ya da yeniden hayata başladığı başka evlerde o evin düzenini kurmaya çalışır aslında. Bütün huzuru ve huzursuzluğu o evi bulup bulmamasıyla, o eve uzaklığı ve yakınlığıyla ilgilidir.’ (Gaston Bachelard)

Radyoyu açtın sonra. Kafana göre bir müzik bulamayınca kapattın. Bu aralar ne okuyayım diye geçirdin içinden. Biraz yağmuru seyrettin. Kahve fincanlarını öykünü yazmaya çalıştığın defterin yanına koymuştun ya, kedi bir zıplayışta fincanları devirdi. Ve artık öykün kahve lekesine bulandı. Buna sinirleneceğin yerde, gülümseyiverdin. Artık sessizliği büyütebilirdin, imgeler uçup dururken zihninde.

Şşşt ! Gürültü
edersek eğer
yeniden
başlayabilir zaman
( Claudel, 2000: 52)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Bachmann, Ingeborg ( 1990) Bu Tufandan Sonra: Ingeborg Bachmann’dan Seçme Yazılar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Metis Yayınları.

Bersani, Leo ve Ulysse Dutoit (2006) Fakir Sanat Beckett, Rothko, Resnais, çev. Suat Kemal Angı, Ankara: Dost Kitabevi.

Claudel, Paul (2000) Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce, çev. Samih Rifat, İstanbul: YKY.

Van Gogh, Vincent
(2010) Theo’ya Mektuplar, çev. Pınar Kür, İstanbul: YKY.

Images:

Kenzo Okada, Footsteps,1954.

Yeryüzü neşeli ve kuru bir şekilde çınlar kulaklarında *

Louis Schanker, Untitled

Dere yataklarında asırlarca milim milim aşına oyula cilalana cilalana yaslanmışlar birbirlerine büyük boşlukları doldurmuş küçük boşluklara yer açmışlar kalp nedir görünce anladım o kanyonların kalbim kadar büyük taşlarını kaygan yumuşak yumuşak sevilmekten sularla tazecik cıbıl cıbıl bir çocuk ben susuz kanyonda bulmuş mutluluğu sekiyorken kayadan kayaya birlikte hopladık indik çıktık bir kayadan indik çıktık bir kayaya indik çıktık bir ruhtan indik çıktık bir ruha yine de kopup gelmedin bana sen başını yaslasan da koyağıma kopup gelmedin iyi ki de gelmedin istemezdim ama yine de batık bir diken usul usul kanatacak koyağı bilmem neden belki bilmezlikten gelmekten her şey de bilinecek değil ya!

Her şey bilinecek değil madam öyle ya!

Written by: Saliha Yazgaç

* Arseny Tarkovsky’in Ayna ( Zerkalo, 1975) filminde seslendirilen şiirinin son satırları.

Image:  Louis Schanker (1903-1981)  Untitled, 1955.

Korsan Gemiler

Sonsuzluğa yönelen bir gece çığlığı, derin ve düzensiz bir soluk: Aho-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o—yy… Aho-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o—-yyy… Uskuna aho- o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o-o—-yyy……Fernando Pessoa ( Alvaro de Campos)  Ve zarlar atıldı bay Mallarmé yalnız bir genç kız penceresinden bakar: yopyorgun bir sesle – bir yaprak daha düştü, der. bu sinemaya bilet olmadan girersin: 1+1=1 kopukluk bir baş dönmesi ve kaçmak bir imgenin eylem tarzı bir elma sepetine sığmaya çalışırken hep orada kalma arzusuyla kurt yeniği, pazar sonrası bütün bir yaz ayı tümü de gözüne zor göründü elma çekirdeklerini ayıklamak görünür olma kaygısıyla o yeşilimsi yuvarlağa. aşağı kentin sihir çocukları göz kırpıyorlar pal sokağına elleriyle şu incecik kadife ceketleriyle gün ortası okyanus dilencisi bir suyu büyütüyorlar. bir gösteri nasıl yapılır? ve bu gösteri ücretsizdir: ‘hayalet bedenler dolanıyor etrafta güneşle birlikte dans ediyorlar gizli bir dille konuşuyorlar aralarında gözleriyle Hölderlin yıldızlarını işaret ederek bir şeyler karşı konulamaz bir şekilde çözülüyor sınırlar bir anlam kaybı ve paranoya bürokrasi ve anma törenleri yerle bir ellerinde Bloch’un Das Prinzip Hoffnung’u bu yeni çağın görkemi ve neşesi cazın büyüsüne kapılmış öldürme vakti geldi, köstebeği.’ f.

Hep rüzgâra borçluydu bitmeyen gel gitlerini kızarınca bulutlar ve narlar oyun oynama vakti başlıyordu tüm yeryüzünde gölgeler de durur mu? panayırlar serildi ve arılar vızıldadı sadece kısa bir an için.

Written by: Mehmet Oruç

Images: Lee Krasner (1908-1984)- Untitled, From Peace Portfolio I, 1970.

Mezarsız Ölüler- I

Yas nedir hiç bilmiyorum. İnsan neyin yasını tutar, bir şeyler için yas tutan insanlar (hala) var mıdır bilmiyorum. Sanki şimdiye ait olmayan bir şeymiş gibi geliyor bana ilk bakışta yas tutmak, sanki o kadar uzak bana, bize, bu zamana. Artık hiçbir şeyin yasının tutulmaması gerekirmiş gibi, buna ihtiyaç kalmamış gibi. Çevremde de kimsenin herhangi bir şey için yas tuttuğunu, yasta olduğunu ne duydum ne gördüm. Unutulmuş, hayatımızdan çıkmış bir kavram, bir hal gibi geliyor insana ilk bakışta. Zaten ben de bir şeyin yasını tutmadım yani öyle zannediyorum. Yas deyince hayatın gündelik akışının büyük bir acıyla kesintiye uğramasını anlıyorum. Uzun süren bir kesinti, geri dönüşü kolay olmayan, toparlanılması yıllar alan bir acı. Bir zamanlar kocaları öldüğünde yıllarca siyah giyen, yıllarca evlenmeyen kadınlar gibi. Böylesi yasları sadece filmler ya da kitaplardan hatırlıyorum. Ve bir yas nasıl tutulur hiç bilmem. Bir de bunu önceden bilmek mümkün mü? Bir gün bir şey için yas tutup tutmayacağını bilir mi ki, bilebilir mi ki insan? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.

Kardeşim öldüğünde aylarca olur olmadık ağlamıştım otobüslerde, sokaklarda. Engel olamıyordum gözyaşlarımın hücumuna, susturamıyordum kendimi. Ama o yas sayılır mıydı? Kabullenmesi zordu belki ama on beş yirmi gün sonra okula gitmeye başlamış, eve gidip gelenleri ağırlamış, gündelik hayatın akışına karışmaya başlamıştım yavaş yavaş. Belki en çok annemin ki bir yasa yakındı.

Kız kardeşimin kanser hastası oluşu, yıllarca hastanelerde ameliyatlarla, kemoterapilerle geçen zaman, günden güne erimesi; işte bu tükenişin bu çaresizliğin ölümle sonlanmasını ancak ölümünden sonra bir kurtuluş olarak görebilmiştik. Ölümünden evvel hep bir umut vardı içimizde. Ölümünü düşünebilmek ne mümkün! Bir gün mutlaka iyileşecekti ama ölmüştü işte ve artık rahattı, huzura ermişti, bir daha acı çekmeyecekti. Zaten yanı başımızda ölmüştü, evinde, yatağında. Son nefesini verişini görmüştüm, yüzünün ferahladığını, rahatladığını; kaygıdan eser yoktu artık. Sadece o anda biz ne yapacağımızı bilmiyorduk. Ölümü nasıl karşılamamız gerektiğine dair bir fikrimiz yoktu. Telaş içinde ağlıyor ama birbirimizin gözlerine bakamıyorduk. Sanki ben öldürmüşüm gibi çekiniyordum babamdan. Annemin babamın çaresizliklerini görmekten bir çeşit mahcubiyet yaşıyor ama bununla nasıl başa çıkabileceğime dair akıl yürütemiyordum. Ne yapmalıydım? Anneme mi babama mı koşmalıydım yoksa sağa sola kaçışıp ağlayan diğer kardeşlerimi mi kucaklamalıydım? Birbirimizin yanında sevinmeyi bilmediğimiz gibi üzülmeyi de bilemiyorduk işte. Kardeşim on sekizindeydi öldüğünde ben on dokuz ama hala acemi bir aileydik işte ve korkarım hep acemi kalacak olan.

Doyasıya baktırmamışlardı yüzüne, hatta neredeyse göstermeyecekler bir kez daha kefene sarılmadan evvel. Hocalar doluşmuş odaya, Kuranlar okunmuş, yunmuş yıkanmış sarılmıştı kefene. Bir de bıçak koymuşlardı üstüne! Onların izin verdikleri kadar kıyıdan köşeden görebilmiştim ne gördüysem. En çok da buna öfkem; öyle ki bir hatırasını bile bırakmamışlar, bütün eşyalarını dağıtmışlardı sonra, çok ağlamıştım niye bana da sormuyorsunuz, hiçbir şeyini bırakmamışsınız diye. Sonra da mezarlık; kardeşçiğimin mezarına yine yabancıymışız gibi sokulabildik yani biz kadınlar, onu elimizden aldılar, tabutu toprağa bıraktılar. Tuhaf olan şu ki sanki tabut toprağa inene kadar bile adeta bir umut taşıyor insan. Ahh ama bu son umut artık, işte o anda bir ateş düşüyor ki insanın içine, yok artık bundan böyle hiçbir umut yok! Kabullenişin katı kayası; dualarla örtülüyor cenaze, sonsuzlukta buluşmak üzere, sevgiyle emanet ediyoruz bize de emanet edilmiş bir canı. Onun için elimizden gelen her şeyi yapmış olmanın ve gücümüzü aşan yerde de susmanın ötesinde hiçbir şeyimiz yok. Ama bu söylediğim az buz bir şey değil çünkü artık onun için yapılabilecek hiçbir şey yok belki ama çocuğumuzun başına ne hal geldiğini bilme şansımız oldu. Onun için çabalayan ailesinin yanında öldü. Eşin dostun yakınların da el uzatmasıyla cenazesi kaldırıldı ve ölüsü toprağa ulaştı. Yani ille de toprağa ulaştığı için değil yakıla da bilirdi ya da denize bırakılabilirdi ama öyle de olsa yine sevenlerinin arasında geride kalanları da huzura erdirecek şekilde gömülme şansı oldu. Bu şans bizlerin de şansı yani vicdanlarımızı rahat ettiren bir durumdur.

24 Nisan 1915’te gerçekleşen Ermeni soykırımının bu seneki 24 Nisan anmalarında -ki ben orada bulunamadım ne yazık ki- Hayko Bağdat’ın yaptığı konuşmanın bir bölümünün videosunu (Ersoy Tan belgelemiş) izledim. Orada, Hayko Bağdat, Doğulu toplumlar olarak bizlerin yani Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Türklerin vs. ölülerimizi gömme biçimlerimizde ortaklaştığımızı ve bu biçimi çok önemsediğimizi dile getirdi. Ölüsünün usulüne göre gömülmemesi bir öfke kaynağı olmaktadır o halde, tersiden usulüne göre kaldırılan cenazeler ise toplumsal bir tutunum, bir barış duygusu vermektedir insanlara. Böyle olunca tabi ki herkes ölüsü usulünce gömülsün ister. Son günlerde izlediğim Batı’lı bir filmde (Hayko Bağdat’ın konuşmasından kaynaklı olarak bir ikiliği devam ettirmek bahasına Doğu/Batı kavram çiftlerini kullanıyorum, kullanmamayı tercih ettiğimi ayrıca belirtmek isterim)de benzer bir tema var oysa: Türkçeye Vadiler Aslanı olarak çevrilmiş olan G.Stevens’in Shane adlı filmi.

“Torrey’e gerçek bir cenaze töreni yapılmasını düşünmüyor musunuz?…Demir yumruğa bir Hıristiyan cenazesi yapılmalı ve karısı bu adam hakkında iyi şeyler söylendiğini duymalı…” (Shane,1953,G.Stevens). Buradaki Hıristiyan inancının yerine başka inançları koyabiliriz elbette ve her seferinde geçerli ve anlamlı bir şey söylemiş oluruz çünkü biz insanlar aslında sadece doğumda ve ölümde birleşiyoruz çünkü bizlerin “hakiki cemaati ölümdür” der Blanchot.

“İşte cemaati kuran şey. Her ikisinde de ortaklık imkânının son bulduğu ilk ve son olay (doğum-ölüm) ortak olmasaydı cemaat olmazdı. Cemaat, ölülerin herhangi bir töz ve ya herhangi bir özne –vatan, anavatan, ulus…mutlak paylaşım topluluğu ve ya mistik lonca…haline dönüşme işlevini yerine getirmez…cemaat ötekinin ölümüyle kendini gösteriyorsa, bunun nedeni ölümlü varlıkların hakiki cemaatinin bizzat ölüm olmasıdır. Demek ki cemaat şu eşsiz yeri işgal eder: kendi içkinliğinin imkânsızlığını, cemaatçi bir varlığın özne olarak imkânsızlığını üstlenir… bir cemaat, kendi üyelerine onların ölümlü hakikatlerinin sunulmasıdır… Cemaat neye yarar? Öteki yalnız başına yok olmasın, kendini eksikliği giderilmiş hissetsin ve aynı zamanda kendisine sağlanan bu vekilliği bir başkasına taşısın diye, ölüme varıncaya kadar ötekine hizmete hazır olmak dışında, hiçbir şeye yaramaz” (Blanchot).

Bağdat, “1915’de siz Ermenilere ne oldu?” diye soranlara “Asıl size ne oldu? Bırakalım 1915’de neler olduğunu, bugün, halen yaşamakta olduğumuz şu günde, gözlerimizin önünde çocukların, Ceylan’ların üzerine havan topu düşerken, Uğur Kaymaz’ın bedeninden onlarca kurşun çıkarken, sokağımızdan, mahallemizden toplu mezarlar çıkarken ne olmakta? “Senin hayatından ne alındı?” diye soruyor isyanla. Evet bizim hayatımızdan ne alındı biz Ermeni olmayanın, biz Kürt olmayanın, biz Alevi olmayanın, biz eşcinsel olmayanın… elinden ne alındı?

“- Arkadaş sen benim arkadaşımın ölüsüne üzülebilme yeteneğimi elimden aldın… ben bugün çocuk ölümlerini kanıksamış bir toprakta yaşıyorum…artık bu saatten sonra bunun benle bir alakası yoktur, bunun bu saatten sonra senle bir alakası vardır” diyor Bağdat.

Bu coğrafya da hep bir ölü yatıyor aramızda. Açıkta kalmış bir ölü, mezarsız bir ölü! Hep ölüler dolaşıyor aramızda, huzura ermemiş ruhlar, tamamlanmamış hayatlar! O huzursuz ruhlar, o ölüler aramızda oldukça biz yaşayanlara da huzur bulmak yok, olmayacak, bir yaşamak olmayacak! Zamansız ölümler içimizi dışımızı kemirecek, bizde yüz bırakmayacak. Hâlbuki biz, toprağa aitiz. Bir de ölüme! Bir aidiyet arıyorsak, ölümden başkası olamaz bu. Ve bu durumu trajik bulmadığımı söylemeliyim. Ölüm trajik değildir. Trajik olan nasıl öldüğümüz ile ilgilidir.

İnsanlar eceliyle ölmeli, zulme uğramadan. Ölümü ağırlaştıran zulümle gelmesi. Zulümle gelen ölüm kabul edilemez, tesellisi olmayan, insanın içini kemiren bir acıya, öfkeye, kine dönüşüyor. Zulümle gelen ölüm ne ölüsünü ne dirisini rahat bırakmıyor. Ölüler açıkta kalıyor; diriler onursuz hissediyor; o zaman öç birikiyor, öç kanını istiyor: O kan o toprağa akacak, toprak o kokuyu duyacak, en nihayet kapılar sürgülenip, diriler uykuya dalacak. O gece rüyalar uyuyanları rahat bırakacak. Çünkü ölüler usulüne göre gömülmek ister! Herkes ama herkes ölüsünü usulünce gömmek ister, ölüm saygıda kusur kabul etmez, ölüye karşı yaşayanın son görevi iki tarafında son defa hakkıyla, layıkıyla karşılaşması ve vedalaşmasıdır. Belki de soluk alınan bütün anlar boyunca insan ilk defa mezarlıkta bu karşılaşma sırasında insan oluyordur, onuruna kavuşuyordur. Madem öyle ölüsünün açıkta kaldığını bilmek huzursuz yapar kişiyi. Ölen de yaşayan da huzursuzdur; ta ki ölüm, usulünce alana kadar emanetini; toprak usulünce örtülünce, son selamlar, son dualar, son niyazlar ulaşınca yerine, yaşam tazeliğine bir daha kavuşur yoksa bastırılanın geri dönüşünün acısı düşmez iki yakamızdan, bırakmaz peşimizi çünkü evet “bir hayat hiçbir şeydir ama hiçbir şey de bir hayat değildir” Malroux’nun dediği gibi.

Bu durumda peki ya ölüsü açıkta kalanlar ne olacak diye sormaz mıyız? Ölüsü bile bulunamayan kayıplar? Sürgünlerde, savaşlarda, nerede, nasıl öldüğü, ölüsünün gömülüp gömülmediğini bile bilmeyenler ne yaparlar? Cesetlerinden bile intikam alınanlar, cenazeleri evlerine paramparça dönenler, cenazesi tanınmayacak hale getirilenler? Yargısız infazlarla öldürülen, öldürüldükleri bile bilinmeyen, aylarca, yıllarca çileli bir bekleyiş, çileli bir umutla eşlerini, çocuklarını, yakınlarını arayanlar o kahreden umutla, o kahreden özlemle, o kahreden çaresizlikle nasıl başa çıkarlar? O çile, o yıllar boyu dinmeyen acı yasa dönüşmez mi? Kayıp yakınlarının hayatlarını yaslı bir yaşama dönüştürmez mi? Çünkü tabut toprağa inene kadar dinmiyor insanın içindeki umut! O zaman, yaşadığı sürece haktır herkese ölüsünü usulünce erdirmek toprağa. Ancak ve ancak böyle dinmeye yüz tutabilir bu acı. Yoksa hiç, hiç! Kim akıbetine ermeden bırakabilir, vazgeçebilir çocuğundan, yakınından? Kim unutabilir, kim sakinleyebilir, kim feragat edebilir onlardan? Kim edebilmiş ki?

Erkeklere ağlamaz dendiği, annelerinse gözyaşlarının dinmediği bu coğrafya da yas hiç değilse bazılarımız için isyana dönüşmüş durumda. Cumartesi anneleri sessiz sedasız ağlamıyorlar, dirençle, korkmadan yakınlarının akıbetini soruyorlar egemenlerden: Çocuklarımız nerede? Yani biraz olsun düşününce anlıyorum ki yas illa da hayattan el etek çekerek tutulmaz. Çıplak kötülük karşısında sürgünlerde yitmiş nice hayatların, kalleş ölüm çukurlarında kaybedilmişlerin, işkence ile yargısız infazlarla hunharca öldürülüp katledilenlerin yasını isyana dönüştürmüş olanlar hesap soruyorlar. Üzülmektense öfkelenmeyi yeğliyorlar bugün.

pic.

Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk filminde Mehmet, açlık grevinde olan arkadaşlarının durumunu protesto etmek amacıyla katıldığı bir eylem sırasında polislerce öldürülen arkadaşı Berzan’ı doğduğu topraklara götürüp, orada gömülebilmesi için Berzan’ın memleketine doğru yolculuğa çıkar. Mehmet, oldukça esmer olması hasebiyle sürekli Doğu’lulara benzetilen, görüntüsünden ötürü Kürt zannedilen Ege’li bir gençtir. İş bulmak için İstanbul’a gelene kadar ve orada Berzan’la tanışana kadar vatan olarak bildiği sınırların hangi gerçeklikler üzerinde kendini yeniden nasıl ürettiğini, kendi gerçekliğinin bu üretimle nasıl kesiştiğini ve nasıl krize girdiğini bilmemektedir. Dolayısıyla “söz konusu olan aynı zamanda içsel bir yolculuk, bir dönüşüm, bir başkalaşım sürecidir. Yolculuğun sonunda Mehmet, kimliğini hem tümüyle kaybeder, hem yeni bir benlik kazanır, hem yersizyurtsuzlaşır, hem aidiyet ilişkisini başka türlü düşünmeye başlar” (Suner 2006: 270). Berzan’ın gömülecek bir mezarı bile yoktur artık çünkü köyü sular altındadır. Yol boyu terk edilmiş evlerden, boşaltılmış köylerden sonra suların altında kalmış köyün bir hüzün anıtı gibi direği üstünde yan düşmüş tabelasını görürüz. Bir mezar taşı gibidir artık o tabela ve Berzan’ın tabutunun suya kavuşması ile birlikte gerçekten de bir mezar taşı olmuştur üzeri Zorduç yazılı tabela. Artık tabela olmayan bir tabela, tıpkı artık Zorduç olmayan bir Zorduç gibi, tıpkı artık olmayan bir Zorduç gibi. Eski hikâye “orda bir köy var uzakta”. İronistleri haklı çıkaran bir manzara. O bir pipo değildi bu da bir Zorduç değildir artık! Ölümüzü toprağımıza, bizim olmayan topraklara ve hiçbir zaman da bizim olmayacak topraklara ama kendisine ait olduğumuz topraklara gömerek (Toprak bize ait değildir, biz toprağa aitiz der Deleuze ve aynı sebeptendir Âşık Veysel’in benin sadik yârim kara topraktır demesi) aynadaki suretimizin çatık alnını düzlediğimiz ve artık hafiflemiş ruhlardan doğru birbirimize bakabildiğimiz bir yurt tutmak da var ve o yurdu zamanı geldiğinde bırakmasını bilmek te!

Şu bırakmamayı bilmemek yok mu? Şu derin sahiplenme arzusu, onsuz olamama, onsuz hiçbir şey olma korkusu; artık o olmayan şeye her neyi karşılık düşürmek istiyorsak: toprak mı, vatan mı, kadın mı, işte bir ortaklık daha “at, avrat, silah”ta birliktelik gibi. Hâlbuki ne at ne avrat ne silah hiçbir şeyin hiç bir şeyliğinde, aramızdaki dağlar kadar mesafede, yıldızlar ve gecede bir ortaklık aramalı; hiçbir şey hiçbir mesafe dolduramaz iki insan arasındaki mesafeyi aynı yerli olsa da olmasa da ve hiç kimse o mesafeyi hiçbir ama hiçbir kutsallıkla doldurmaya kalkmamalı. Zira o başkalığa bir dünya olabilmek için çok ihtiyaç var. Bırakmayı bilmek bir meziyet olduğu kadar bir imkândır da, böylesi bir kopuş yeni bir hayata açılan imkân olarak değerlendirilmelidir.

Cenazelerine hakaret edilmiş ölülerin coğrafyası, bu coğrafyanın ölülerinin, ölülerimizin usulüne uygun olarak gömülmesi ile kardeşimize, eşimize, dostumuza alnı ak olarak bakabilmek, kinle hasetle kirlenmiş yürekleri temizlemek ve kendi kendimizle yüzleşerek kendimize bir barış duygusu ile dokunabilmek şansı; yeni değerler yaratma şansı ve belki de ortak hiçbir şeyi olmama noktasında bile buluşabilme şansı: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma…Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

Notlar

Lingis, Alphonso (1997) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Blanchot, Maurice (1997) İtiraf Edilemeyen Cemaat, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Suner, Asuman (2006) Hayalet Ev, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Saliha Yazgaç

Published on the Cin Ayşe, Volume 6, Autumn 2011.

Images:

I. Mark Tobey, Child’s Fantasy, 1964.


Mezarsız Ölüler -II

Nihilizmin Kıyısında

Zaman mı bizi yaşar, biz mi zamanı yaşarız? Bir yanda gündelik hayatın nihilizmi içinde ağır ağır batıyor olduğumuz gerçeği var. Nihilizm derken, nihil, bir değil-varlık’ı değil, ama bir hiçlik değerini söylüyoruz. Yaşam, değersiz kılındığı ölçüde bir hiçlik değeri kazanır. Nitekim gündelik hayat sıradanlaşmış, yeknesak, doğallaşmış yaşantılara gönderir bizi. Böyle gelmiş böyle gider pek yaygınlaşmış bir deyimdir gündelik hayatımızda. Otobüste, bakkalda, okul önlerinde, arkadaşlar arasında, alış verişte pazarda belki de günü kurtarmaya elverişli olduğu için, kolaycacık başımızdan savarız dertlerimizi: aman böyle gelmiş böyle gider. O halde, gündelik hayat, zamanın ne getireceğinin büyük olasılıkla bilindiğinin bilincidir. Ne de olsa çerçevesi belli hayatlarımızın, zamanın kimler için nasıl akacağı belli, biliniyor. Zaman, içine doğduğumuz hayat, bizden, öncekilerin zamanına dâhil olmamızı ister. İşte hayat budur, der. Gündelik hayatın tehlikesi budur, unutkanlık yaratır zihinlerde, her şeyi doğallaştırır, gerçekten böyle gelmiş böyle gidecek zannederiz hayatı. Hayat denilenin aynı zamanda bir mücadele alanı olduğunu unuturuz ya da hiç farkına varamamışızdır. Çünkü kuşatılmışızdır. Çünkü devletin ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, zorunlu çalışmanın demir kafesi içinde binlerce Gregor Samsa olarak dolaşırız. Ve gündelik hayatta öğrendiklerimiz, düzenin çıkarlarının, bizim hepimizin çıkarları olduğunu  fısıldar bize. Öyle zannederiz. Hâlbuki gündelik hayat, modern ve kapitalist ilişkiler üzerine kurulmuş, iktidar ağlarından oluşmuş ve kapatılmalarla örülmüş bir hayattır: “gündelik rutinlerin içine iyice daldığımızda, olup bitenlerin anlamı üzerinde pek durup, düşünmeyiz; hatta özel deneyimimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, bireysel olandaki sosyal olanı, tikel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız hiç olmaz” der Bauman (19).

***
Çalışma ile üretkenliği bir birine karıştırmış bir sanayi toplumunda, üretme zorunluluğu her zaman yaratma arzusunun düşmanı olmuştur. Sabahın altısında yataktan kalkan, banliyö trenlerine koşturan, makine gürültüsüyle sağırlaşan, üretim bandının hızıyla, yaptığı mekanik hareketlerle ve sayısal denetimlerle bitkin düşen, duyarsızlaşan, gün sonunda yorgunluk ve sersemleme içinde kalabalığın tıpkı son ayini yapar gibi bir araya geldikleri garlara, hafta içinin cehennemi ve hafta sonunun zavallı cennetinin başlangıcı olan bu katedrallere fırlatılan bu insanda, insani kıvılcımdan, yani olsa bir yaratıcılıktan, ne kalır geriye… Gençliğin baltalanan enerjisinden, yaşlılığının kanayan yaralarına kadar, hayat her yönde zorunlu emeğin darbeleri altında can çekişiyor (Vaneigem,  60). Peki, böyle yaşamak yazgımız mı? Gündelik hayatın ne getireceği bu kadar belirli mi? Ya değişim? Bireysel ve toplumsal bir değişimin imkânını nerede aramalıyız? Bu nihilizme kafa tutabilecek, onu alt edecek bir var oluş tarzı yok mudur? Zaman ve hayatın yeniden kurulabilmesinin, zamanda böyle bir delik açabilmenin olanağı nedir? Şairin o gizli bildiği nedir? Şairin direndiği o mutlak nedir? Akıldır o mutlak Descartes’dan beri. Aydınlanmanın evrenselci değerleridir. Ve bu değerler hayatın kurulabilir olduğu gerçeğini unutturmaya çalıştığından beridir ki bir mite dönüşmüştür kendisi de. Modern zamanlar, Foucault’un gösterdiği gibi, bilgi ve güç ilişkilerinin iç içe geçtiği, aklın ve bilimin sözde aydınlanma adına insanlığı olmadığı kadar yozlaştırdığı bir süreç ortaya çıkarmıştır. Bauman’a göre, modern zamanlardaki insani etkileşim iki ilkenin baskısına teslim olur: eşdeğerler mübadelesi ve armağan ilkesi (a.g.e: 102). Eşdeğerlerin mübadelesinde söz konusu olan özçıkardır : “kişi her şeyden önce başkasının ihtiyacına karşılık, verdiği hizmetler için adil bir ödeme alıp almayacağı kaygısıyla hareket eder. Kişi eşdeğerin ne olduğuna ilişkin pazarlığa tutuşur. Mümkün olan en iyi anlaşmayı sağlamak ve işlemi kendi yararına halletmek için elinden gelen her şeyi yapar”. Armağan ilişkisinde ise durum bütünüyle farklılaşır. Bu ilişkide eşdeğerlilik kavramı geçersizleştiği gibi, ötekilerin ihtiyaçları ve hakları eylem için esas güdüdür : “en saf haliyle, armağan tamamen çıkarsızdır ve alıcının niteliğine bakılmaksızın verilir. Çıkarsızlık hiçbir biçimde hiçbir karşılığın olmamasıdır. Sahipliğin ve mübadelenin olağan ölçütleriyle değerlendirildiğinde, saf armağan saf bir kayıptır; bir kazanç varsa o da kazanç mantığına ters gelen ahlaki anlamdaki kazançtır” (a.g.y.:103). Armağan ve mübadele seçimi günlük hayatta iki ilişki biçimi şeklinde tezahür eder: kişisel ilişki ve kişisel olmayan ilişki. Armağan güdüsünün ağır bastığı ilişkileri kişisel ilişki, mübadele ilişkisinin ağır bastığı ilişkileri ise kişisel olmayan ilişkiler olarak ayırırız. Bauman’a göre, duygu, kişisel ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası iken, kişisel olmayan ilişkilerde böyle bir özelliği kalmamıştır. Gündelik hayatımızın büyük bölümü işte bu kişisel olmayan ilişki ağlarınca örülmüştür. Ve yine Bauman’a göre ilişkilerimizin geniş bir bölümünün kişisel olmayan bir bağlamda yürütülmesi yüzünden, kişisel ilişkilere duyulan ihtiyaç çok şiddetli ve acildir. “derin ve bütünlüklü” kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni, doktorumun hastası ve birçok yerde birçok başka bir şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek zorunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekânlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki, ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben – gerçek, hakiki “ben”- kimim? ( Bauman, 110). Weber, “hayat yaşanmaya değer midir ya da ne zaman yaşanmaya değerdir” diye sorraken bir yandan da bizler için tek ve en önemli sorunun, Tolstoy’un sorusu olduğunu hatırlatır: “ Ne yapacağız ve nasıl yaşayacağız?( Weber-Sosyoloji Yazıları,139). Bauman’ın mübadele ilişkisi olarak tanımladığı, Habermas’ın yaşama evreninin sömürgeleştirilmesi olarak tanımladığı araçsal aklın çıkara yönelik eylemine yazgılı mıyız? Çıkarı olmayan edim yok mudur? Bu sorular bizleri yeniden “adil ve iyi bir yaşamın olanağını” araştırmakla karşı karşıya bıraktığı için yaşama etiğimize ilişkin de sorulardır. Günümüzde Alain Badiou bu etik meseleler üzerine çok kafa yoran düşünürlerden birisidir. Badiou, bizden, evrensel olarak tanınan bir insan öznesinin var olduğunu ve doğasından kaynaklanan haklara sahip olduğunu varsaymamızı bekleyen bir etiği eleştirir. Bu etik insanı bir kurban olarak tanımlamaktadır. İnsan kendini bir kurban olarak tanımlama kudretine sahip bir varlık olmakla birlikte ölümsüzdür de. İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, insanın ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için bu ilkeden başlamalıdır ona göre: Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez. Ve her insanın-olağan ya da olağan üstü koşullarda, önemli ya da tali hakikatler için, öngörülemez biçimde-bu ölümsüzlüğe ulaşmaya muktedir olduğunu biliyoruz. Her halükarda özneleşme ölümsüzdür ve insanı insan yapar. Bunun ötesinde yalnızca biyolojik bir tür, hiç de cazip sayılamayacak “tüysüz bir iki ayaklı” vardır (Badiou, 2004:28) Bu ideolojik etik çerçevesi reddedilmeli ve olumsuz kurban-insan tanımına taviz verilmemelidir. Dolayısıyla insan 1- olumlayıcı düşüncesiyle, ulaşmaya muktedir olduğu tekil hakikatlerle, onu hayvanların en dirençlisi ve en paradoksalı kılan Ölümsüz ile tarif edilmelidir. 2- Kötüyü tanımlarken, iyiye ulaşma yönündeki pozitif yeteneğimizden ve dolayısıyla imkânlar karşısındaki sınır tanımayan tavrımızdan, varlığın muhafazası da dâhil olmak üzere muhafazakârlığı reddedişimizden yola çıkmalıyız. 3- Genel olarak etik diye bir şey yoktur. Sadece -son kertede- bir durumun imkânlarını sorguladığımız süreçlerin etiği vardır. Bu haliyle etik Özne’nin kimliği üzerine ve kurban kimliği üzerine kurulmaz.

***

Etik, Badiou’ya göre başından itibaren ötekinin etiğidir. Ötekine açınılan başlıca kanaldır ve kimliği/ özdeşliği farklılığa tabi kılmaktadır (Badiou 2004: 32). Badiou’ya göre, ölümsüz oluşumuz, hakikat kapasitemizle belirlenir: bilim, aşk, siyaset ya da sanat kapasitemiz olarak hakikat kapasitesi. Etik de bir şeyin etiği olarak siyasetin, aşkın, bilimin ya da sanatın etiği olabilir. Aslında tek bir Özne de yoktur. Ne kadar hakikat varsa o kadar özne, ne kadar hakikat usulü varsa o kadar öznelik tipi vardır. (Badiou 2004: 41). Badiou dört öznellik tipi belirliyor: siyasi, bilimsel, sanatsal ve aşki öznellikler. Her insan – hayvan, verili bir hakikate katılarak, bu dört tipten birine dâhil olmaktadır. İnsan, henüz olmadığı ölümsüz olmaya belli bir anda bedeni, yetenekleri ile sahip olduğu ne varsa onlarla bir hakikatler yoluna koyulmaya çağrılır. Birini, bu özne oluşumuna çağıran her neyse, onun fazladan bir şey yani durumlar ve durumların içindeki alışılmış davranış biçimleriyle izah edilemeyecek şekilde ortaya çıkan bir şey olması gerekir. Badiou bu duruma olay der. Bu olay bizi yeni bir varlık tarzına karar vermeye zorlar ve böylece kanaatlerden ayrılır (Badiou 2004: 51). Bu tür olaylara örnek olarak ise 1792 Fransız Devrimini, Heloise ile Abelardüs’ün buluşmasını, Galileo’nun fiziği yaratmasını, Hydn’ın klasik müzik üslubunu icat etmesini, kişisel bir aşk karşılaşmasını örnek verir. Bundan böyle durumu olaya göre düşünerek hareket etmek, özneyi yeni bir var olma tarzını icat etmeye yöneltir. Örneğin bir aşk karşılaşmasının etkisi altındayken eğer o olaya sadık kalmak istiyorsam bildik yaşama tarzımı ona göre yeniden işlemem gerekir. İşte bu olaya sadık kalma sürecine hakikat diyor Badiou. Ve bir hakikat bir kopuşla gerçekleşmektedir. Yani söylediği bir hakikatin esasında içkin bir kopuş olduğudur. Çünkü hakikat sürecini teşvik eden şey, olay, durumun egemen dili ve yerleşik bilgilerine göre hiçbir anlam taşımaz (Badiou 2004:52).

İşte bu hakikat sürecini taşıyan kişi öznedir. Yani özne hiçbir surette süreçten önce var olamaz. Bu şekilde tasarlanan öznenin psikolojik özneyle, Descartes’in kullandığı anlamda düşünümsel özne ile ya da Kant’çı aşkın özne ile hiçbir alakası yoktur. Badiou’nun söz ettiği anlamda bir aşkın özne, klasik ahlakçıların anlattığı anlamda âşık özne değildir (Badiou 2004:53). O özne, psikolojik özne kategorisi içinde değerlendirilen ve insan doğasının sahası içine, ihtirasın mantığı içine girer. Hâlbuki Badio’ca öznenin doğal bir ön var oluşu yoktur. Âşıklar, kendilerini aşan tek bir aşk öznesinin oluşumuna girerler. Aynı şekilde, devrimci bir siyasetin öznesi militan bir birey değildir ya da sanatsal bir sürecin öznesi sanatçı- deha değildir. Militan, bazen parti, bazen de başka bir yapı olarak o müstesna üretimin içine girer ve bu özne onu aşar. Onu ölümsüzlük mertebesine ulaştıracak olan şey, tam da bu fazlalıktır Badiou’ya göre. Sanatın özne noktaları sanat eserleridir ya da sanatçılar bu öznelerin oluşumuna girer ama yine de bu özneler onu aşar ve o işler sanatçısına indirgenemez (Badiou 2004:53): “ olaylar durumların indirgenmez tekillikleri, durum içinde yasa-ötesi olanlardır. Her sadık hakikat–süreci, bütünüyle icat edilmiş, içkin bir durumdan kopuştur. Hakikat-sürecinin yerel oluşumları (hakikat “noktaları) olan özneler, tikel ve kıyaslanmaz tümevarımlardır. İşte bir hakikatler etiğinden bahsetmek –belki de- ancak bu tür öznelerle bağlantılı olarak meşru olur (Badiou 2004:53). İnsan denen hayvanın normal davranışı çıkarının peşine düşmektir ki Spinoza’nın “varlıkta sebat” dediği budur diye de hatırlatır Badiou. Bu sebat, kendisini bildiği sürece “biri”ni yönlendiren yasadır ve ne ki hakikatin sınanması bu yasa kapsamına girmez. Duruma ait olmak herkesin kaderiyken diyor Badiou, bir hakikat öznesinin oluşumuna ait olmak ancak belli bir rotayla, kalıcı bir kopuşla ilgilidir ve bu oluşumun o basit benlik sebatına nasıl birleşeceğini bilmek zordur. İşte bu bileşim ilkesine de tutarlılık diyor (Badiou 2004:55). Örneğin aşığın, bir aşk öznesine kaydedilmiş olmasının sürekli sınanması içinde bütünüyle kendi olma tarzı bu tutarlılığa ilişkindir. Bu durumda birinin duruma ait oluşu çıkar ilkesiyle yani varlıkta sebat olarak belirlenirken, bilinenin bilinmeyene bağlanması olarak tutarlılık ilkesi öznel ilkedir ve çıkar- gözetmeyen çıkar olarak tezahür eder (Badiou 2004:57). Bu durumda tutarlılık ilkesi ile bağlı olan çıkar-gütmeyen çıkar, hakikat sürecini oluşturan, kendi içinde hayvani çıkarlarla ilgisi olmayan, bu çıkarların sürmesine kayıtsız kalan, kendini sonsuzluğa biçmiş bir sadakattir. Bir hakikatın içimden geçmesinin sebep olduğu o beni aşan fazla sayesinde kurucu unsurlarımı birbirine bağlarım. Ama bunun sonucu olarak, aynı zamanda da askıya alınmış, parçalanmış, hükümsüz kılınmış, kendi çıkarımı gözetemez/ kendime ilgi gösteremez(des-interesse) hale getirilmiş durumdayımdır. Çünkü etik tutarlılığın tanımı olan sadakate sadakat içinde, kendimle ilgilenip kendi çıkarlarımın peşine düşemem (Badiou 2004:58).

Notlar:

Badiou, Alain ( 2004) Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınevi.

Bauman, Zygmunt (1996) Sosyolojik Düşünmek, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Deleuze, Gilles (2001) ‘Üstinsan: Diyalektiğe Karşı’, Cogito, sayı:25, Nietzsche: Kayıp Bir Kıta.

Vaneigem, Raoul (1996) Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı, çev.  Ali Çakıroğlu, Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Written by:  Saliha Yazgaç

Images:

I.  Clyfford Still (1904-1980) 1947, Painting, oil on canvas.

Palas Pandıras -II

İLK KEZ DÜŞTÜLER, bende bilmiyorum, ne kadar ZIPLARLAR !?

gelen; durup seyir ALIMINDA, seyre tap-takılım iklimi ki; harbi sayımız artışta; soranlar ki; boncuklar iyi şov yapı | tıy mış; enteresan mış, daha önce hiç görülmemiş miş; dın dın zıplantıda, şarkı mı söyleniyor muş; boncuk gurubunun ADI NEYMİŞ; mavi ve sarı soloya başlamış, DUR ÖNCE DİNLEYELİM MİŞ muş- muş, miş-miş, mış ta mış mış KORKARIM bu kalabalık, TV. TAKIMINA ger-çek / gel-çek DAVETİ; davetler KAÇMAYA YELTENİŞ İÇİNDE BİR AN KIZA BAKTIM: “ bana ne kadar ÖZ-KALP BA-KI-YOR ! kaçma tavrımı hisler mi ki; sanki boncuklarını saçmamdan MUS-MUTLUMSU !

kaçmaya KOPAMADIM, ona YAK-laşıp, gözlerim saçıltıda, aklım so-ru-lar- da:

– Vetimisin beni buraya getiren, ama YOK.
– İyi ki ÇARPTIN, her evet, her neyse aradığın !
– Ama çok TUHAF; boncuklar havayı POLENLEMEYE Mİ BAŞLADI; YA SENCE
– Şaşırabilirsin; ONLAR Kİ; çiçek tozu taşıyan “PLANÖR”DÜR, birazdan, PETUNYALARI birbirlerine PLASELEYECEKLER; ŞAŞIR İŞTE !
– Pastel renkleri ÇOK MU ARADIN !?
– Vetimisini aradığın KADAR!
– Ama ben ne kadar ARAYACAĞIM, hakkında bir şeyi BIRAK; hiç bilmiyorum !?
– C…
– Sen yardım eder misin, biliyorsun boncuk zıplama solosu bitince, TOP TOP TOPLAMANI YARDIMLIYCAM !?
– “PELİN”İ BULMALISIN; pelin eczanesinde yoksa, hiçbir yerde YOKTUR !?
– O NERDE PEKİ?
– Pembe boncuğu İZLEYECEKSİN, bak; bak gi-di-yo; git hadi – çabuk P-NAJ !

– Dın- dınesk SOLOLARDAN KOPMAYI hiç istemeden, pembe dın’a KAPILDIM Kİ, oradan uzaklaşma çabama, O GÖZ- KALPLERE, bir daha BAKIŞ TELAŞI, KALBİMİ GER-GER- ÇEK- ME-LER- DE; O İSE, ne olduğunu bilmediğim “P”- NAJ eko-ekolamaca SESLEMEDE:

“git P-NAJ, git P-NAJJJ”

VE kimseyi İNANDIRAMAM Kİ; pir poncuk peşinde, pir-yerlere pitmelerde poluşumu ve poncuk PİR postaneye pirdi; pirdim ! pağa değil pola döndü, telefon rehberLerli bir RAF; PAF DEĞİL; ÖNÜNDE DURDU ger- ger, geri – geri ger- geri- çek- çe havayı ADIMLAMACA: P HARFLİ REHBERE palon- poncukça ARP DEĞİL; PARPTI-ÇARPTI; YOK OLDU !
– P REHBER Mİ; HAH, PELİN ECZANE ADRESİ burada OLMALI; ARA ARA ARAMALARDAYIM !..

Birkaç NİLÜFER adına rastladım! ORKİDE YOK, FREZYA DA YOK, KRİZANTEM DE, LALE’ DE AMA; tek PELİN adlı adresi notlayıp, çıktım PTT’den ! dik açı belirleyiş için, güneye KIRILDIM, yürüyorum, umarım bulurum PELİN’İ ve VETİMİSİNİ ! bu hızlı yürüyüş RİTMİM, beni yirmi dört dakikada PELİNLER Kİ; çok yaklaşmış olmalıyım, şu görünen köşeyi DÖNERSEM: döndüm evet döndüm ama:

“ VİRANESK GÖRSELLİKTE BİR KAPALI MEKAN !”

tup-tutkalesk duruşta, yanlış adrese geldimli notumu testledim, HA-YIR yanlış değil, adres burası AMA; mekan önünde bir PALYAÇO: eminim yanlış gelmiştir ve emin değilim, yanlış NUMARALAR YAPAR MI / YAPMAZ MI; bence yapmaz; şu an o da numara mesaisinde “ya” ama SORUMU HAZIRLAMAMA, bir engel yok ! Sorum şöyle oldu:

– Bu viranenin önceki adı PELİN MİY Dİ, peki nereye TAŞINDI, Vetimisin Pelin’de yoksa, hiçbir yerde YOKMUŞ sordum PALYAÇOYA; durdu- dup durdu palyaço ve beni : tepeden tırnağa göz- göz silledi, SONRA:

– PERMAMA DO-KUN, DOKUN PER-MA-MA

ne ki benden istediği, “perma” saçla ilgili bir şeydi sanki, ya da marka, belki cadde adı; sordum:

– Anlamını bilmiyorum PERMANIN?
Turunç eldiven soluyla sol elimi tuttu ve saçlarına KALDIRDI:

– Aç aaç, avuç aç ve tut; tutt !

Açtım avucumu ve SAÇLARINA KAPANIŞ

– Bo-zul-maz SAÇ PERMA; bozul- maz- maz.

(İÇİMDEN; permayı bildiğine göre !)

– Tamam bozulmadı SAÇIN, ben Pelin’i sordum, bozulmamış SAÇIN AMA, bu adresteki eczane BO-ZUL-MUŞ- MU NE DERSİN !?

– PONCUKLAR- PASTEL- PİLEK; Pilek- pastel poncuk; ÇARPTIN MI, PARP-TIN MI?

– Evet çarptım ama aradığım Vetimisini Pelin’de bulacağımı “da” o söy-le-di.

NEP NEŞELENİŞTE REP-RENK SES!

– Poncuk-pastel- pelin; pon-pas-pel; pooon-paaaas- peeeell !

– Hey nece konuşuyorsun?

-P-naj sın SEN; P- naj P-najjj ki !

– Neyim ben NE NAJ?

-JJJ P-NAJ – P-NAJ !

Evet: şu aradığım VETİMİSİNİ evet İLK KEZ DUYDUM; boncuk bilekli KIZA İLK KEZ ÇARPTIM; kızın git p- naj sözü beni bu palyaçoya “İLK KEZ” ev- evet İLK KEZLERDEN SÖZ EDİYORUM.

VE VE VE P-NAJ olmayı, hadi gel, BUNU PALYAÇO İLE TARTIŞ !?

– Ne demek ki P-naj !?

– Bende P-najım; P-najda KALPLER KALP-LER-DE P-NAJ !

Palyaço, P-najı KALPÇE VE NEŞECE yankılarken, giysilerinin dehşet partallığını PARKLADIM DEĞİL FARLADIM; O opussun topumu, popu mu, yoksa pon ponu mu !?

– Biliyor musun şu burun popun çok PARTAL
– Yeleğim de pas- partal; partal- pas!

Hay ki hay, pat ki pat, nerden nerelere geldim: Vetimisin ara; boncuk tayf dın – dın şovuna neden ol; o boncuğu takiple, tek Pelin adresini bul ama: VİP-VİRAN MEKANDA, P-naj ekosu ekolayan, partal burun toplu palyaçoya: HARBİDEN TOS! VE henüz bitmemiş ŞEY-LERİ NASIL ANLATIRIM / ANLATIR MIYIM Kİ ve herhalde son tümcemde ŞU OLUR:

Bulamadım Vetimisin, bulmacasında ama kay-bol-dum; sana ev sahibi, VERSEM VETİMİSİN YERİNE; boncuk tayflı zıp-zıplama;
Eczane PELİN yerine VİRANESK MEKAN;
Perma versem ama PALYAÇOLU; bir de “anlamsal saklanışta P-NAJ söz buketi” VERSEM! elbette ki; saçmalıyorsun KİRACI ARKADAŞLI BA-KIŞLAYACAK/ BA-YAZLAR / BA-HARLAR/ TASLAR…
Bir şey seçsin işte ! VE VE SON BİR MANTIK RACON-RANO ile palyaçoya DÖNDÜM.

AMA BAKIŞTA / BATIŞ KALBİM; gözlerinde köz- köz közlerinde ki: travmatik / PRAVMATİK OLSUN, de- de da- da DE- KADANSTA FAP-FARLADIM / PAP- PARLADIM; kalp dengem YALPA- PA- PADA- PAM ! bir şeylere tutunamazsam, anı da tutamam: DAP- DARMA- DAĞILI…

Biraz ZAMAN geçmiş, kopmayı SAĞ-SAĞLAMIŞ, DAĞILMIŞIM ve palyaço parçalarımı kendince TOPLAMADA, önce beton yapıya dayanmamı KOTARDI ve yaslan p-najlı beni SIRTLAMAYA ÇALIŞIYOR: anladım ve gözlerine bakınca ÖP- ÖYLE KALP- GÜÇ- KAYBINA ÇA-KIL-DIM-Kİ; bir fado vardı: “ gözleri de-kadansa benzerdi hele seni KALBİNE ALDIMI felaketim ol- ol urdu ağlardım!

Kim söyledi- hala söylüyor mu U-NUT-TUM ! oluş ama bitmeyiş, sürükleniş anlarım için, bu FADO ile mırıltıdayım ! VE Kİ palyaço beni nerelere taşımada? ihtimal en yakın hastane, güçsüzlüğüm devamesk ki, sormak çok çok ZORR, ama taşıyıcımdan, nop- normal sesle KONUŞMA ATAKLARI!…

– Duyuyorum P- NAJ; fadonu bende sık sık söylerim: “ üp- üşürdüm, içim de ürperir; kirpiklerini eğer bakardın felaketim olurdu aağ-ağ ağarırdım!

– Mırıltımı mı- duydun?
– Evet ki evet, ta-kalp-kanyon MIRILTINI.
– Normal konuşmaya başladın !
– Normal- manik değilimde ONDAN!

– Bana neden P-naj diyorsun?
– Bak bende P-najım, o pastel boncukluda, aradığın PELİN ECZANESİ DE; PELİN ne sence?
– Bilmiyorum!
– PELİN Kİ, KOKUSU GÜZ GÜZELLİĞİNDEDİR ama tadı P-naj TADI; SARI KEDERİNDE SA-RAR-MAK SAN- SANKİ ! Ve ben P-NAJ- P ORADA: KALP-PALETİMLE SAL- SAL- SALINIRIM !
– Dinliyorum!
– Geldik palamut durağına; yavaşça iniyorsun ve oturdun, çekinme hiç: gazel kilimeskli palamut KO-NU-ĞU-SUN! Biraz kalacağız, sırtını daya ŞURAYA!

Harbiden OTURDUM ve biraz daha kendimdeyim AMA: bu üstündekiler, heeeyyy ne oldu- nasılca oldu da, zamanlardır PARTAL-PAS PALYAÇOLANDIM? Beni palyaço taşıdı mı; ben mi ONU TAŞIDIM / TAŞIRDIM. Belleği ve her şeyi KAŞIMALI ama NASIL

– İkiz kardeş gibiyiz !
– Evet “p”- najlar RUHÇA HEP İKİZDİRLER!

**

– Palavrayı parkalandın işte !
– Penaltı desem P-NAJ?
– Paket derim!
– Patlıcan!
– Peçete!
– Pavurya!
– Paydos; paydost değil!
– Pedagog; Van Gogh değil ki hiç!
– Paytak da; tahin satmak değil!
– Paso; pas ol mu?
– Patik pus-pus somurtsun mu?
– Pastırma; puf-puf puflar mı?
– Patates değil pa-ta-tes!
– Peki paspas, tıs-tıs tıslar mı?
– Patenta!
– Paskal mısın sen?
– Pas mı kalsın bende?
– Ama sen gülmeyi hep pejmürlersin!
– Sen de ağlamayı POTALA!

– PELİN’İ KORUYAN PARA-“SIZ”-TONERİM!

-Bilmiyorsun yıldız- yüksekliğinden düşen FIRÇANA; PARA-SIZ- ŞUT TAK TIM!

– Dehşetesk İNANAMAM Kİ; VARLIĞINI dün gece “PIRILTI”LADIN!

– Polka’ya ne dersin HADİ!?
– Poyraz kuzeyden eserse BAŞLARIM!

– SEN – PRENS – MASAL- SİSMİK- SİS AN MISIN; ANLAR MISIN; ANLARIM MISIN!?

– Sen de kalp- gülümseyişte PARKASIN; seç; çabuk ren- gi-ni!

– Şu görülen ağacın, görmediğin YÜZÜ PÜNEZ DOLU!?
– İnandım ki, sende İNAN; O PÜNEZ KAPAĞINI AÇ, evet aç ve veronej yeşilli vernel kapaklarına; PUNÇ TAŞI!

– Peki ağacın solundaki, su birikintisi sence SERAP mı; PARES Mİ!?
– Bence pares ama bu pazar, SERAP’IN doğum günü için; ONA FALLARDAN “PERKA”YI, sessizce OKU!

– Pasaportunu bir perşembe YİTİRDİN!
– Pastorize süte küs değilim!

– Papazların PARAF ATMA hünerleri de VAR MIY MIŞ!?
– Bence parantez de açıyorlar, kapı- pencere- pervazlarına da dokunuyorlar ve PARAFİN DE SATIYORLAR!

– P- NAJLARIN PAÇA günleri var mı?
– Şimdi pan yaptın!

– Peki paltoların, palaskaya kızdıklarını duymuş muydun?
– Tamam kız- sın- lar ama sonra, evet EVET sonra “ İLK KEZ GÖZLERİNİN KAPATILIP; BEN KİMİM SORUSUNA: P-NAJ- KALP- PARANTEZİ aç-sın-lar;
aça-bilir misin; aça- bilir miyim; “ VE; VE VE : P-NAJI ANLATTIM SANDIM HÜZÜN MÜ OLDUM”

HADİ GÜLÜMSE!…

Ocak 2005

Written by Parta



Palas Pandıras -I

Öyle ki, bir hayȃl sisinden an an anımsanandır: uyku vadisinin bir hazan- son batımında AKŞAM; henüz başlama telaşına küsüm-süs DURUŞLARDA ama, işte iki dört yıldız görünüşlerini HAYATLADILAR, işte tam bu anda: hayal – kalp – sisçe;

“ YILDIZLARI SAYMA İŞİ”
NEZAKETLEN MİŞ; “çok” ama, sonsuz çok sürebilir miş bu ama: kayan yıldızlara sonsuzesk DİK-KAT  miş; hadi dikkatinden firarlanıverdi; genellikle değil, bilinemeyen YASACA; “ kayışa yıldız yazgıdır: oluvermiş mi, yıldız yaz KAY
yıldız kış kay; üşüyerek çokçay yıldız bahar kay; menekşelerce, glayörlerce, kasım-kasım patlarca…

yıldız- kay hazan ki; son hazana yağ yağ yağmurdu GAZELLER; beyaz- kırmızı şemsiyesiyle gazel; evet evet gazel VOLTALARDI, İRİS VE İRİS: gazel denizinde hayal- sis- sarıltısıydı, üstelik de SAP-SARI, hem ki hem, son hazan damlardı kanlarımıza; İRİSLE SARARIRDIK: yazgınaja kayınaj’sa da yıldızlar; sürdürmeliymişim SAYMAYI: sanki kotarmıştım da SAYI- SALI SAYI- PAZARI / SAYI- PERŞEMBEYİ DEĞİL;

“ UĞUR – TÜL RENGİM ‘ MOR’ LARIMLA “

Uyku karanlığım yıldız kayış ÇİSİLTİLERİNİ BO-YU-YO-RUM-Kİ; hayal-sisi- bu ve ama : sis- hayallerin kayış çisiltilerini AN AN ANLAMAK! AN AN DURDURMAK NA-MÜMKÜN; morlamak belki.

ANLANABİLİR AMA:
“FIRÇAMI DÜŞÜRDÜM! “  Yıldız yüksekliğinden ilk düşen fırça sen- ol- ma-lı-sın ve LÜTFEN hayata çarpıp: KI-RIL-MA! KAP-KAT KAYBOLUR MUSUN; lütfenesk işte bunun için, gazel ırmaklarına uğra; çok eminim İRİS SANA: kötü düşmemen için “ SU KALBİNİ ÇOKTAN IRMAKLAMIŞTIR!”

II.

UNUTTUN değil mi dünyaya ÇARPMAYI, FIRÇAM ! ama – ben unutmadım, yıldız kayış ÇİSİLERİNİ: HAYALCE MORESK SİSLEMEYİ… Ve umarım işim sonsuzca SÜRERRR ve yıldızlar: KAYINAJ OYUNUNA ASLA KÜSMEZLER; “ daha çok yıldız kaymasını İS-Tİ-YO-RUM TUTKUESK Kİ!”

İŞİM; başka bir şey OL-MA-SIN; hem saat ücreti istemedim, aylık maaşta, yıllık ikramiye’de’ istemiyorum; emeklide olmayacağım; kıdem tazminatı istememeyi isteyebilirim ki! Ama ne çabuk  TAN ZAMANLARINA KIRILDIM Kİ; güneş az sonra TAN-TANASINI BAŞLATACAK ! hayat, kent çatılarını kırmızılatmakta ip- ısrarcı, bulvarlar, caddeler- sokaklar; kuş gözlemce HİSLENMEDE: kalbim; düşen fırçama tılsım tayf ki tosmasın dünyaya / bugün-aya/ yarın yaya- kaya! Heeeeyy bu çok erken sabah anlarında, KELEBEKLER neden ORADA TOP TOP TOPLANIŞLARDA Kİ; kime- kimseye de SORULMAZ Kİ; hem sevmiyorum soru sormayı; sanki hayal- sisim, alaca-bulaca ANLARINDADIR ve KUŞÇA ÜSTTEN BAKIŞILTIMI, kelebek topluntusuna servisledim ki; büfe bacasındayım ama; NEDEN MARTILAR gelip gelip dönüyor; serçelerde gelip- dönüyor.

Ve yerde KARINCALAR SIRA SIRA YASTIK MI taşıyorlar ki; hah şimdi gördüm BİRİ; sırası gelen kelebeğe; İSTEDİĞİ DESENDE bir-iki- üç KAN-ADINA/ KAN-ADLARINA DEĞİL KANATLARINA; MAVİ tonsalda DESEN VURULTUDA ! karınca yastıkları da des-süs-püs desenlenmede!  Giden serçeler ve martılar DÜN; bir nedenle kanatlarını mavi uğura: desenletemeyenler MİŞ; bir serçe, bir martı görüvermeyi/ kop kop KONUŞMAYI ÇOK İSTİYORUM: “ geç kalış kırıltısında, mülteci KANATLAR / kan kan adlar / kanka atlar ve BAKIŞLAR; ve seslerini hepesk DUY-DUM-Kİ !

VE GÜNEŞ; alaca-tan anlarını ve hayal sisimi ŞALCA IŞILTILAYACAK ama rengin maviliğinden eminsin değil mi; evet E-Mİ-NİM ’de-de’ O DESENCİ DE.

PAMBİ: ONU DA ‘ DA-DA’ GÖRDÜM-YA; ŞU hayal sisimde ve kelebek top karmaşasının TOPLU TAYFINDA:
Pambi mas-maviydi!..

 III.

güneş şalına ‘anlar’ kalıştayken, bu hayal-kalp- sisimde DARMA-DAĞLANACAK Bİ-Lİ-YO-RUM! Bir kanat ÇARPIMI UÇUŞ ANLARIM ve ‘ne olur’ güneş: kırk beş saniye GEÇ KALIR MISIN; ne olur; kelebek olup onun mavi lekeli saçlarına KO-NA-YIM ve isterse desenlesin/ de –benlesin VE İSTERSEM saç salınımında DÜŞEREK; kan atım değil, KANADIM KIRILSIN ve “ teşekkür güneş; sekiz saniyen KALDI ! “

VE KIRILAN KANADIMI: MAVİLERKEN gözlerime BAKTI; maviydi hepsi ! ve duydum sismik sesi : “ hep mor-morlantısın mora sen-sonsuzluk sun; kırık kalp kanatlarını ben-maviledim; sen-moru sen evet sen-mutlarsın

güneş DOĞDU ve SİS –HAYAL DAĞILDI ve ÜN-LE-MİN NOKTASINI, SONSUZCA koyamayacağım; sonra, ne/ neler oluştuya dipnottu bilmek nap-na-mümkün; bilinebilen: MOR-mavi bilmece aurasında, o gün doğumu U-YA-NIŞ ve MOR atkımla yatmışım, cebimden taşımsı bir şey çıktı; taş ama daha önce hiç böylesini gör-me-dim; ne ki bu, acabalı, hayrete sürtünüşler, ama ben mavi cırcırı ne zaman taktırdım ki; HA-“TIR-LA-MI-YO-RUM / TA-‘KAM-YON-LA-MI-YORUM-DA’; DA-DA !”

nece ve kimlerce, ne renklerce uykum pasifiklerini sörfledin ki PİRUS; KALKIYORSUN ama ne taşla yatışını, ne de mavi mavi cırcırı anımsıyorsun!? Soru sormayı sevmiyorsun tamam da; çaktırmadan birilerine göster ki TAŞI; onlar ko-nuş-sun ! sıyrılıp gelerek tan zamanına çok ama çok zaman var; şimdi güzelsi bir kahvaltıya odaklanmalı, pazar gazetesi almalı/ ekini unutmadan, kuş sesleri, öyle geç- kalma KEDERİ TAŞIMIYO TAŞIRMIYOR; demek hayat nop-normal naj: BAŞ-LAN-TI-DA; GALİBA!..
IV.    File:Robert Rauschenberg's untitled 'combine', 1963.jpg
HAYAT BAŞLADI YA; at/ kat/ kalbim sokağa tavrında çıkıyordum ki; ev sahibine RASTLADIM: gelecek ay boşalt mı der ki; bir ricam olabilir mi; LEDİ, ben de OLABİLİRLİ bir baş-kaş sallantı; yolum üzerinde çokça eczane VARMIŞ YA; alabilir miy mişim VETİMİSİN!? Hemen eczane çıkmaz mı karşıma, BOŞVER PİRUS, ALIRSIN DÖNÜŞTE! Havayı hisledim, fena bir gün olmazlı umuşlarımla, sokaklar sokaklardayım! Biraz zaman geçti; VE ARŞİVİME ATAÇLANDI YA ŞU “ V” Lİ ŞEY; ilk gördüğüm eczaneye sormaya HEDEFLENDİM! O eczaneye, bu eczaneye SOR YOK; üç sokak paralelde daha geniş/ büyük eczane varmış, onu buldum, sop-sordum ki, “Y’ E,O, K’ E!” TAM ÇIKIP GİDECEĞİM Kİ; kapıda bir KIZ’A ÇARPTIM; bilekliğine bir şey oldu.

“VE PASTEL RENKLİ BİR SÜRÜ BONCUK DAĞIL AN-AN LARI.”

REP-RENKLİLER ve harbi betonekste dağılım, zıp-zıplayım KARMAŞASI; çarpan ben olmasam, dağılmacadaki renkselliğe BİRAZ BAKAR, sonra da basar giderdim; kız bana bakışıltıda ama “hiç” KIZMAYAN; kız evet evet KIZ! Tuhafeskçe sordum:
– Biliyorum, bir özür duruşlamam gereklilik, boncukları TOPLAMAYA VARIM ama bu ZIPLAMA: A-SIR-LAR-CA

EVET SIR-LAR-CA SÜRMESİN!?

written by Parta

images:

I. Robert Rauschenberg, untitled “combine,” 1963.