FISILTILAR ARASINDA

Alevilik söz konusu olduğunda annemle babamın fısır fısır konuştuklarını hatırlarım. Komşu kızın birisi Alevi birine k a ç m ı ş s a örneğin fısır fısır konuşurlardı; ya da Alevi olmalarına rağmen mahalle çevresinde sevilen bir ailenin üyesi ile karşılaşılmışsa “Aleviler ama çok iyi insanlar” derlerdi yine fısır fısır. Cinler için üç harfli dendiği gibi sanki Aleviler hakkında yüksek sesle konuşmanın bir sakıncasını hissettiklerinden . Değilmi ki o ses, insanları ele verir. Kürtler söz konusu olduğunda bir lakap gibi isimlerin önüne eklenirdi konuşmaların içinde: Kürt Yaşar, Kürt ya da Kara Fatma; Kara Fatma çünkü esmerdi de aynı zamanda Fatma. Kara Saniye vardı bir de esmerliğinden karalığın kendisine reva görüldüğü. Karalıkla Çingenelik arasındaki mesafede kısadır bu arada. Ermenilerse en travmatik ilişkinin yaşandığı kesimdi. Hafızalar Ermenilerle Türkler arasında yaşanan kıyametin görsel imajlarıyla sürekli tazelenmişti. Kim ki affedilmesi zor bir iş yaptı, karşısındakini en beterinden aşağılamak için kullanılan en ağır hakaretlerden birisi olarak işe koşulan “Ermeni tohumu” seçilirdi.

Egemen Türk ailesi bir merkez olarak babanın etrafında yapılanır ve bu merkez etrafında kümelenen herkesin p o t a n s i y e l d ü ş m a n o l m a k l ı k mesafesinde belirli bir derecesi vardır. Akrabalar, arkadaşlar, komşular ve sonra kah cinsiyetlerine göre ö t e k i k a d ı n l a r y a d a ö t e k i e r k e k l e r, K ü r t l e r ya da A l e v i l e r ya da E r m e n i l e r, Ç i n g e n e l e r; ve sonra sürekli bu nefret zincirlenmesine dahil edilen h a y v a n l a r, özellikle de köpeklerin çocukların gözünde canavarlaştırılması ve kamusal hayata özel alandan dayatılan travmatik korkulardan birisi daha olarak kamu korkusu olarak adlandırabileceğimiz, ne olursa olsun, kim olursa olsun, hiç kimseye güvenmemek, hiç kimseyle yakınlaşmamak ve herkesi potansiyel bir canavar olarak görmek üzere kurulan b a ş k a l a r ı korkusu. Yani insanlık korkusu, yani insanın her türlü kötülüğe gebe olduğu bilgisi, yani önce kötülük dolayımıyla hayatla ilişki kurma ve kötülük algısı üzerinden hayatı kurma ve kurgulama, yani kötülük iş başında, yani hoşgeldiniz Mordor diyarına.

**

Başkaları korkusu dediğimiz aslında bir y a l n ı z l ı k örgüsü! Size ve yakınlarınızın başına herhangi bir kötülük gelmesin diye, çevrenizde kimseler kalmayana kadar herkesi tüketmek. Çünkü hep bir T e pe n i n A r dı! Tepenin Ardından kimlerin çıkacağı belli olmaz. İşin kötüsü korktukça, korkulan davet ediliyor ve korkuları insanın başına geliyor. Belki de asıl trajedi burada. İç sızlatan, yaralayıcı bir tablo! Bu kadar düşkünleşmeyi hakedecek bir şey yokken ortada! Bu korku öğretilebiliyorsa, bu kötürümlük yaygınlaştırılabiliyorsa tersinin yani mücadelenin, kendine güvenin, hatalarla baş edebilme yetisinin de öğrenilebileceği bir esneklik, affetme, cesaret, destek olma, sevme, sevmeyi isteme de öğretilebilir (di) bizlere. Habire çevremize kabuk örmekten, habire habire kabuklanmaktansa, kabuklarımızdan sıyrılıp hafifleyedebilirdik.

Böylece başkaları, dışarısı, yabancılar, elleri öteleme, korkutup kaçırma, etrafınızı boşaltma kültürü üretildikten, etraf boşaltıldıktan sonra içerisini hizaya koymaya sıra gelir. İçerisini hizaya getirmek o kadar da kolay değildir. Dışarı ile kurulan o kötücül ilişki adeta içeriden intikamını alır. Sanki bir Hitchcock filmi. Doğduklarında bayram edilen, hep arkalarında durulan, evlerinin şenliği erkek çocukları büyüdükçe kabus olurlar. Hayatı hem kendilerine hem ana babalarına, karılarına cehennem ederler. İçlerindeki intikam duygusu, kötücüllük o noktaya ulaşır ki ev içinde ürettikleri mutsuzluk yetmez sokaklara taşar. Sokakta kamusal temizlik yapmak isterler. İsterler çünkü öylesi isterilerle motive edilmişlerdir. Kadın cinayetleri, etnik cinayetler, insanlara, hayvanlara işkenceler, gündelik hayat kültürü haline gelmiş bir vandalizm.

Akrabalar arasında sürekli didişmeler, karı-koca geçimsizlikleri, kardeş kavgaları, dedikodu, mutsuzluk vs. Herkes evinden kaçmanın peşinde. Evden kurtulmak için yapılan evlilikler, evden kurtulmak için sığınılan sevgililer, evden kurtulmak için girilen cemaatler, evden kurtulmak için cinnetler, intiharlar ve kendisiyle birlikte herkesi de yakması istenilen cehennemler. Ne ironik, cehennemden kurtulmak içindi biraz bu egemen müslümanlık anlayışı, egemen Türk aile yapısı, namus-vatanseverlik-askerlik falan ama bir yerde öyle fazlalık öyle bir taşkınlık yaşanıyor ki cehenneme dönüyor ortalık. Ama olmuyor işte felsefesiz ne din ne iman ne vatanperverlik ne namus ne de başka birşey felsefesiz olunca olmuyor. Felsefesiz olunca en fazlasından fanatik olunuyor. Felsefesiz olunca tek açılı oluyor. Felsefesiz olunca başka türlü görmenin bakmanın imkanı olmuyor. Felsefesiz olunca insanın kafası yeterince karışmıyor. Egemen kültürün değerlerine alternatif değerlerin de üretilebileceğini ve onlardan bazılarının kendisine daha iyi gelebileceğini hiç mi hiç farketme şansı olmuyor.

Çünkü her şey o kadar steril ki! Sürekli sizin adınıza birileri etrafınızı temizlemiş. Arkadaşlar yoldan çıkarır diye evlerine gönderilmiş, erkenden evlendirilmiş, zamanı gelmeden budanmış asmalar gibi varoluşun yegane meyvesi mutluluk ve neşe, korkunun ve adınıza alınan kararların her darbesi ile engellenmiş, alıp başınızı gidebileceğiniz ayaklarınız, bacaklarınız olduğu halde sizi olduğunuz yere sabitlemiş, içinizdeki çocuk habire büzüşmüş yalnız ağlayan yoksul buruşuk bir cenine dönüştükçe giderek çirkinleşen cenini saklamak uğruna cilanan kılıfı şiddetle şişirilmiş, içindeki çirkin cenini saklayabilmek için onu farkeden herkesi öldürmekten çekinilmemiş…

Temizlik imandan gelirmiş.

**

Hiç yetişkin olamıyoruz demek ki. Hep çocukluğa özenilir, çocukluk geri gelsin istenilir ya hep çocuk kalmanın da böyle tarifsiz acıları var. Felsefesiz olunca çocukluk bile kirleniyor. Çünkü çocuklar herşeyi gerçek zannediyorlar, o kadar teslimiyetin her türlüsüne açıklar ki kendilerini zeytinyağı reklamlarında olduğu gibi uçacağız zannedip pencereden de bırakabiliyorlar, perili dizilerdeki gibi mucizeleri bekliyorlar, Metro Golden Mayer’i kükreyen aslanını görünce masanın altına gizlenebiliyor ya da dört yaşındaki yeğenime, bir kağıdı karalayıp işte bu sensin dediğimde ağladığı ve ben bu olamam dediği gibi bir yandan yüksek bir görüyü unutmuşlara hatırlatırlarken bir yandan da herşeyi gerçek zannediyorlar. Bu nasıl ironi?! Yetişkinlikte, çocukluk, varlığın oluşa açıklığı, o rüya ile gerçeğin karışımı şiirsel halin doyumsuzluğu ile tüm zamanların en güzeli olduğu için unutulamaz; yetişkinlikte işte bu herşeyin gerçekliği meselesini biraz olsun anlaması beklenir insanların. Ama biz y e t i ş e m i y o r u z; kendimizi yetiştiremiyoruz, ruh işçiliği yapmıyoruz, yapamıypruz, ruhun hem içimizi hem dışımızı sardığını görmüyoruz, ne kadar saklasak da içimizdeki canavarın saklanmadığını dokunduğu her şeyi de kendisi gibi canavarlaştırdığını reddediyoruz. Gerçek Alien (R. Scott,) içimizde derken ne kadar haklı Zizek ve şu filmlerin gerçekliği tartışma kabiliyeti karşısında şaşıyor insan. İşte felsefesiz olunca canavarlara karşı kendimizi güçlendiremiyoruz, antibiyotiksiz kalıyoruz.

Ahmet Kaya’nın çığlığı da biraz bunun içindi: Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, tarihle yargıla!

Geçenlerde adını da tam olarak hatırlayamadığım Gıda satışı ile ilgili bir sertifika almak için tarım ve gıda müdürlüğü gibi bir kuruma gittim. Bankonun ardına dizilmiş iki başörtüsüz memur kadın ve onlara Kuran okumayı öğretmek üzere orada olan başı kapalı bir kadın daha önlerinde cüz, başı açık Kuran okumanın doğruluğu yanlışlığı üzerine bir tartışma yürütüyorlar. Gündelik hayat bir kurumda olsanız da gündelik hayat işte, bir Kuran okuma telaşı almış gidiyor kadınları. Beni bekletiyor olmaktan ya da kamusal alanda böylesi özel bir duruma beni de maruz bırakmaktan dolayı hiç rahatsızlık duymuyorlar. Orada halledemediğim işimi yaklaşık yirmi dakikalık uzaklıkta başka bir binada halletmek üzere ayrılıyorum yanlarından. Kurumda çalışan yirmili yaşlarında bir delikanlının yumurta kolisini koyduğu şeffaf torbanın içinde bir cüz daha görüyorum. İyi de aynı kurumlarda felsefe, edebiyat, tarih kitaplarını görüyorum olsam bu durumu belki sorun edinmeyeceğim ama kadın cinayetlerinin istisnasız her gün işlendiği, aydınların, öğrencilerin, gazetecilerin her gün tutuklandığı, terörist ilan edildiği, Ermeni diye kadınların katledildiği, misyoner diye, Kürt diye akıl almaz cinayetlerin işlendiği, işkencelerin yapıldığı bu Mordor diyarında yanlış anlaşılmış ya da anlaşılmamış, anlaşılamamış bir iman telaşı canımı sıkıyor, üzüyor ve her güne yayılmış bir mücadele olarak çaresizlikle başetmek için harcadığım çabaya ket vuruyor.

**

Demek Turgut Uyar bu yüzden s e v g i m a c ı y o r dermiş diyorum kendime, onu anmadan e d e m e y o r u m, tıpkı Özdemir Asaf’ın fillerime yerleşip, ele geçirdiği gibi b e n i. Turgut Uyar’ın söylediği gibi Bir dağın çarpıklığını / bir sevinç sanmanın kabusundayız, s e v g i m a c ı y o r!.
Hiç şüphesiz bilimkurgusal bir çağda yaşıyoruz. V For Vendetta filmi ile şu aralar zuhur etmekte olan Türkiye gündemi arasında sürekli bir ilişki kurmadan e-de-me-yor zihnim. Recep Tayyip Erdoğan’ın pek çok pek çok konuşmasında sesi, yüzünün ifadesi ve konuşma biçimi gözümünönüne heman V for Vendetta filmindeki Başkan Chandler’i getiriyor. Televizyonda görünürde sadece Başbakan Erdoğan konuşuyor olmasına rağmen gönül gözüm çoktan ortadan ikiye ayrılmış ekranda Başbakan Erdoğan ile Chandler’ı yan yan görüyor.

Bir Sapığın Sinema Rehberi adlı belgeselde, Zizek, bazı organların önüne geçilemez otomatik davranışlarından söz eder. Dans eden pabuçlar, hareketi engellenemeyen el sendromları ya da bedenin organik bir parçası olarak değil de adeta ona karşı olan s e s böylesi organlardır. Zizek, sese ilişkin tartışmasında, Great Dictator (1940) filmine atıfla bu durumu Charli Chaplin’den daha iyi anlayan kimsenin olmadığının altını çizer. Hükümet ettiği dönem için de Erdoğan ile Hitler arasında kurulan analojiler bu tür ilişkilere dayanıyor. Sözde halkı için düşündüğü en iyi niyetlerin o niyetlerle hiç mi hiç uyuşmadığı gibi henüz biçimlenmemiş bir korkunun tezahürünü tarihin sayfalarından süzen dimağların Hitler’i hatırlaması kaçınılmazlaşıyor. İnsan sadece müslaman olmakla iman sahibi olmaz ki! İnanç sadece Allah’a inanmaktan geçmez ki! Hayata inanmak vardır bir de, herşeye rağmen hayata güvenmek gerekir ki o güvenin kaynakları en çok da felsefeden, edebiyattan, şiirden,eleştiriden, farklılıklardan, sevgiden beslenir. İşte o zaman Ne Fareler ve İnsanlar, ne Şeker Portakalı, ne Ermeniler, Kürtler, Çingeneler, ne solcular, komünistler, anarşistler, ne Marx ne de Şeytan Ahitleri korkutucu olur.
Şimdilik arkası yarın diyelim.

Written by: Saliha Yazgaç

Zerdüştʼün öğle güneşi / Zarathustraʼs noon sun

z

Work of Saliha Yazgaç

Adalet ve Kalkınma Arasında Sıkışmış Hissi Kanılar, Spekülatif Önyargılar

Image
Hani gündemde ODTÜ ve ODTÜ öğrencileri varya; başbakanı protesto ettiler diye “Mayaların koparması beklenen kıyameti” üç bin küsür polisin koparttığı kampüse ilişkin haberler günlerdir gündemden düşmüyor ya dün akşam Fatih Altaylı’da programını bu olaya ayırmış. Ülke yeniden yetmişlere dönecek, şiddet baskıyı doğuracak diye bir telaş bir telaş içinde imiş söylediğine göre ve fakat bir o kadar sorumsuz bir o kadar sorumluksuz bir zat olaraktan nadide kanaat toplumuna bir kanaat daha düğümlemekten öte gidilemiyor programcağızında. Kanaatlerden imajlara bir televizyon ekranı henüz icat edilmedi ne yazık ki. Saf düşüncenin hizmetinde bir video-televizyon. Devrimlerin yayınlanacağı bir eşik ekran.

Bir türlü doğru sorular sorulamadığından mıdır yoksa devlet aklının hakim kalıplarının en içlerimizi en iç gözlerimizi kör kötürümlettiğinden midir, öğrencilerin ne yapmaya çalıştığı, neden yaptığı, derdi anlaşılamaz kaldığı gibi Allah’ın eksikliğini göstermesinin özellikle başbakanca hiç mi hiç istenmediği polislerinse o kadar masum addedildiği, sevildiği, korunduğu toplum epiydir dilinden düşürmediği şu bi çektirin gidin lafını onlara e-de-me-yor.
Doğru sorular hiçbir zaman sorulmadı, okullarda eğitmenler tarafından, kendi verdikleri ödevleri hazırlasın istiyorlar, köle eğitilenler tarafından. ( Deleuze, Bergsonculuk) Jacques Rancière’de bu köle eğitimin farkında olanlardan ve bu anlamda Nietzsche’nin vantriloğu.

Neyse bunlar sorun olarak önümüzde dura dursun, şu bir türlü ne idiğü anlaşılamayan öğrenci varya, biraz onu konuşalım. Kimdir bu protestocu öğrenci?
Türkçe’nin azizliğinden midir nedir, öğrencinin her zaman öğrenen olduğu dolayısıyla bilmediği, bilisiz bir insan olduğu kabul edilir. Bir gün o da öğrenecektir elbet, hele okulunu bitirsin, iş güç sahibi olsun o zaman ne yapacaksa yapsın denir , işte o gün reşit olduğu gündür öğrencinin pek iyi bildiğimiz gibi! Ev-okul-hastane-hapishane, fabrika, kışla nereye gideceksin ey öğrenci? Çıkış yok , her yeri yakmalı, her yeri direniş uzamı kılmalı belki de. Nostalgia’da deli denilen Domeniko işe kendini yakarak başladı.

Image

Yetişkinliğin cesaretten neler alıp götürdüğü bilgisiyse gizlenir. Yetişkin olmak demek zaten biraz da budur; yerleşik, oturaklı ve değişime, yaratıcılığa ve hayal gücünün dürtmelerine çoktan sırtını dönmektir. Düş gücü iktidara. Hala anlamını koruyan bir cümle. Bir söz ya da bakış. Sistemden minör kopuş denemeleri.

Orada protesto gösterisinde bulunan öğrenci ise gençliğin, dinamikliğin, atikliğin enerjisini hayalgücünün, yaratıcılığın ve de adaletin ve de başka türlü bir hayatın mümkün olduğunun inancıyla birleştiren has kişiliktir. İman sahibidir çünkü ve insan sadece Allah’a iman etmez, öyle değil mi? Walter Benjamin, devrimcinin ve ezilenlerin geleneğinden söz eder hani. İşte devrimci öğrenci de ODTÜ’deki örneğinde olduğu gibi ezilenlerin geleneğine eklemlenmiş oluyor ve aynı zamanda bir geleneği de kuruyor. Hem bir akış meydana getiriyor hem de benzer başka akışlarla buluşuyor. Halbuki tartışma gündemleri, haber gündemleri, medya bu tür olayları sanki günlük şeylermiş, hiç beklenmeyen bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış gibi sunuyor.

İnsanlar şaşırıyor, Allah Allah, Göktürk uydusunu uzaya göndermeye gidenn Tayyip Erdoğan’a bu protesto da neyin nesi diyor? Haklılar, çünkü onlar hakikaten her yeni güne yeniden doğuyormuş gibi başlamayı gerçekten başarabilen, gerçekten Uzak Doğunun yoga tekniklerine falan taş çıkartacak cinsten yaşama sevinciyle dolu insanlar, sinir oluyorum onların bu her şeyi unutabilme kabiliyetlerine! Unuttuklarından zira AKP hükümetinin hükümet ettiği dönem boyunca hem öğrenciler hem de emekçiler üzerinde uyguladığı şiddeti sadece ODTÜ değil, diğer üniversitelerde de hatırlayan protestocu öğrenciler de iyi aile çocuklarının, tek iman sahibinin kendileri olduğunu zanneden iman tüccarlarının, dindar ve dindarilerin, pek vatanseverlerin hışmına uğruyorlar. O zaman biz de hatırlatalım: AKP hükümet ettiği dönem boyunca pek çok öğrenciyi göz atına almış, kah KCK ile bağlantılandırmış kah örgüt üyeliği ile suçlamış ve hapsetmiştir. Kadınlar üzerinde baskılar artmış bir de kürtaj tartışması ile taçlandırılmıştır kadınlar üzerindeki tahakküm.

Image

Açılımlar, gerçekten açılım yapılmak istenmediğinden bir bir bizlerin üzerinde patlamış her geçen gün etrafımızdaki görünmez duvarlar kalınlaştırılmıştır. İşte o ne yaptıklarını anlamıyoruz dediğiniz öğrenciler bu baskıları hiç unutmadılar ki, hep hatırladılar ve etraflarındaki görünmez duvar onlara o kadar çok hatırlatılıyor ki ülkede onlardan başka pek az insan yeter artık yeter diyor. Açlık grevlerinin olduğu dönemde, Roboski’de Kürtlerin katledilişinde, işçilerin güvenliği görmezden gelindiğinde velhasıl adaletin ve demokratik hakların her görmezden gelindiğinde ilk önce bunları hatırlayan ve hayır diyenler protestocu öğrenciler olmuştur. Bu yüzden de hükümetler ve halklar tarafından en çok eleştirilip aşağılananlar olmuşlardır; çünkü genel zihniyet onların haklılığını asla kabul etmek istemez.
Recep Tayyip Erdoğan’ın ölüm orucundakiler hakkında söylediği sözlerin aymazlığına ne demeli? Başbakan bir taraftar gibi davranıyor; kendi partisinin taraftarı ve bu fanatik karakter kendisine ve partisine karşı yapılan pek çok eleştiriyi adeta bir parti fanatiğinin dar ufkundan algılıyor. O çapsız algılamanın tezahürü olan olmadık yargılarını da “ben yaptım oldu!” diyenlerin özgüveni ile olur olmadık dile getiriyor.

Bir ülke, bir vatan, bir millet olabilmenin acı mı acı bedelleri. Ancak ilişkisel düşünmeyen ya da faydacı amaçları için ilişkiselliği reddeden bir anlayış bu acı tarihi ve onun uzantılarını görmek istemez. Çeşitli manevralarla kendi tarihini yazmak ister, tüm egemenler gibi. İlişkisel ve tarihsel düşünümün reddi bu coğrafyada gündelik politikanın yöntemi olarak iş görmektedir. Öyle olduğu içindir ki coğrafyamızda kendilerini Türk, Çerkes, Kürt, Ermeni, Süryani vs. olarak tanımlayan bütün yurttaşlara karşı daha iyi bir yaşam hakkı ve imkânı, toplumsal barış ve adalet, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık statüsünde fark yaratacak gereklilikler konusunda sorumsuz davranılmaktadır. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılan bu ülkede Kürtlere karşı sindirme politikalarından vazgeçilip hak ve özgürlükler temelinde meselenin ne zaman ele alınmaya başlanacağını bilmiyoruz. Dahası bu talebin yalnızca Kürtlerden geldiğini düşünmek de ayrıca bir görmezlikten gelmedir.

Image

Türkiye coğrafyasında Kürtlerin dışında da hem Kürtler ve hem de ülkenin geri kalanında kendilerini her nasıl tanımlıyorlarsa tanımlasınlar herkes için eşitlik, demokrasi isteyen pek çok kesimden pek çok birey var.

Coğrafyamızın pek çok yarası var. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılırken, görmezden gelinen iç mihraklı bir terörün işçilere karşı yaşatıldığına ne diyeceksiniz? İşçilerin bir iş kazasında ölmediği bir günümüz geçmiyor! AKP neden bu sayısız işçi kıyımı karşısında bu kadar sessiz? AKP hükümetinin kendisinden önce hükümet eden diğerleri gibi anayasal güvenceye kavuşturulmak ve demokrasiyi bir kültür haline getirerek güçlenmeyi sağlamak üzere ne Kürt meselesini ne de işçi güvenliğini öncelikleri arasına almadığı açık. Bu kalkınma ideolojisinin bedelidir desek yanılmış olmayız.

Kalkınma halka rağmen hamleler içerir çünkü. Ülke içinde barış, refah, denge, eşitlik gözetmez. Ülke içinde feda edilenlere rağmen ve o fedalar sayesinde dünya ölçeğinde verilen bir yarıştır. Adı “büyük devletler” arasında anılsın diye göstermelik bir “ilerlemenin” asıl taşıyıcısı olanlar ülke içinden ölmesine karar verilenler ve bu ölümlerin sorumluluğunu hiçbir şekilde taşımayanlar da hükümet edenlerdir. Ülkenin ilerlemesi için ölmesine karar verilenlerin bazıları gerçekten kanları akarak ölürler: İşçiler, Kürtler, öğrenciler ve pek çok hak mücadelesi verenler bunlar arasında sayılır. Bir de ölmeden ölenler, yaşayan ölülere dönüştürülenler var ki bir başka ölümün taşıyıcısıdırlar: yoksullar, henüz ölmemiş işçiler, kadınlar, çocuklar ve karar alma mekanizmalarından dışlanmış her kesim yani bütün kenardakiler de bu sınıftandırlar.

Kalkınma sanayi devriminden beridir ölüsevicidir. O zaman kalkınmayalım mı? Belki de adalet ve kalkınma arasındaki ters orantıyı daha tarihsel ve ilişkisel olarak tartışmak gerekmektedir. Zira kalkınma ne oranda dert edilirse adalet o oranda gündemden düşmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç bu tür bir pratiktir. O halde adalet ve kalkınma arasındaki dengenin başka ne şekillerde kurulabileceği üzerine çalışmak ve düşünmek gerekmektedir. Böylece spekülatif önyargılarımızın ve hissi kanılarımızın ötesine geçilebilir.

Image
Written by: Saliha Yazgaç

Redacted by: Mehmet Oruç

Varlık ve Gölge

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”  William Morris
***

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishaneler, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

”Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009) Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç

Şu Hakikat Dedikleri

Untitled, 1973.

Untitled, 1973.

biraz da karanlığa ihtiyacımız var,
kendi içinde bellek
sonsuzluğu da taşır mı acaba?
dokunmaya çalıştıkça yitip giden
mutlak an
her şeyin sıfırlandığı
ufukta belirsizlik titreşirken
bedenlerde kaybolmak istiyor
büyülü bir hızla
moleküler akışta
notalara eşlik eden manzarayla
sarsılmak
işte buydu dünyayla arandaki bağ
şu hakikat dedikleri
kimsenin anlamayacağı
ve senin çok yakınında olan şey
kendi ölümünün bilgisine sahip olmak gibi.

Written by: Mehmet Oruç

Çivi İzi Çiviyi Söker ya da Bir Distopik Hiciv: Brazil

Terry Gilliam’ın yönettiği  Brazil (1985 yapımı) tüm zamanların en iyi bilimkurgu/fantezi filmleri arasında gösterilen bir film. Bilimkurgu deyince müspet bilimlerin kurgusunu arayanları hayal kırıklığına uğratabilir belki. Ama bilim ve sosyal bilim arasındaki ayrım, iş kurgu olduğunda daha da bulanıklaşıyor. Bilimkurgu, toplum ve bilim arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle aynı zamanda sosyal bilim kurgudur ya da teknoloji, sadece şu andan “ileri” teknoloji olmadığı için, toplumsal bağlamlar değiştiğinde teknoloji nasıl bir güzergâhta ilerlerdi’nin üzerine giden her kurgu bilimkurgudur. Belki de bu yüzden film, distopik hiciv olarak da sınıflandırılmış. Film, ayrıca, tarihle kurduğu aidiyetsiz, melez ilişki ve metinlerarası göndermeleri nedeniyle postmodern bir film olarak da incelenmiş (ki film, 20. yy.’da herhangi bir yerde ve saat 8.49’da geçer).

Ancak Brazil’in bu kadar etkileyici olmasının bir nedeni, yazıyla kurduğu ilişkinin kendisi: Yazının tabelalarda, panolarda, afişlerde ya da duvar yazılarında, fonda orada burada akıp giden hareketli imajların arkasında yazılı olarak orada duran sloganların hakikat olmama halini yine yazıyla hicveden bir öğe olarak kullanımı açısından dikkat çekici bir film.

Filmde olaylar, bir sineğin, totalitaryan bir toplumun enformasyon bakanlığının yazıcısına düşmesi ve o anda suç kaydında yazılmakta olan Tuttle Archibal’ın önadını, Tuttle’dan Buttle’a (Bettle’ın B’si? belki) dönüştürmesiyle başlıyor. Bu isim karmaşasıyla, yanlış kişi tutuklanır ve öldürülür. Durum, sisteme en az hasarla ört bas edilmeye çalışılırken, araya bir aşk hikâyesi de girer.

Tuttle, asıl aranan kişi, Merkezi Hizmetler’in (ki merkezi yönetim, filmde, her bir yeri bir göbek kordonu gibi birbirine bağlayan ve gözetimin ve bilgi akışının da içinden gerçekleştiği (hayır kablolar değil) devasa borularla temsil edilir) kontrol ettiği tamir işine, bilgi toplumunun bir Ninja-gerillası, nevi şahsına münhasır yasa-dışı “serbest çalışan yıkıcı” bir ısıtma muhendisidir. Bu arada olaya yanlışlıkla tutuklanan Buttle’ın komşusu girer ve bu kadın, filmin asıl anti-kahramanı Bilgi Erişim Birimi memurunun (ama aynı zamanda rüyalarında sistemin metaforu olan tekno-Samuray’la döğüşüp duran bir garip yeni Don Kişot’tur) rüyalarındaki kadının ta kendisidir. Ve böylece, sisteme başkaldırı, bir aşk hikâyesi ve kaçışla birleşir (ki G. Orwell’ın 1984’uyle epey benzerlikler gösteriyor. Bildiğim kadarıyla çekim aşamasında film geçici olarak 1984½ olarak da adlandırılmış).

Filmdeki teknoloji bir yandan “ileri”. Ama bir yandan aşırı hantal ve hatta grotesk. Bilgi, kaba saba ama saydam ekranlı bilgisayarlarla gönderilir ama cevap, her yeri saran borulardan tüpler içinde kâğıtlara yazılı olarak gelir örneğin. Benzer bir bilgi toplumu teknolojisi Futurama’nın bir bölümünde de vardı.

“20. yy.’da herhangi bir zamanda” olmakta olan bu totaliter toplum, bir yandan modernite projesini eleştiren düşünürlerin (Weber’den Frankfurt Okulu’na oradan Foucault’ya) eleştirilerinin cisimleşmesi olarak da okunabilir: Bilgi ve rasyonelleşme bizi özgürleştireceği yerde (ki filmin en büyük ironilerinden biri Bilgi Bakanlığı’nın önünde kocaman harflerle anıtsal “Hakikat sizi özgür kılar” (“the turth shall make you free” yazısıdır) çok daha total bir tahakküme, araçsal aklın ya da öznel aklın nesnel akıl üzerindeki tahakkümüne götürecektir. Ama filmi bu izlek üzerinden değil de, çok daha özgün bulduğum film, kurgu ve akan imajlarla, yazı arasında kurulan ilişki üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Zaten iki şeyden bahsettik: Böcek (gerçek), yazıcıya düşer ve bilgisayardan gelen yazıyı (kurgu/kod) dönüştürür. Ve bu travmatik karşılaşmadan doğan olaylar, hakikati temsil ettiğini iddia eden sisteme bir başkaldırı öyküsüne dönüşür. Ancak yazılı olanın, kayıtların, gerçeğin ta kendisi olarak görüldüğü bu bürokratik toplumda (ki bürokrasinin varoluş ilkesi de budur), gerçeğin gerçekliğe (aynı zamanda paralel akan olay örgüsünde rüya/aşk’ın sisteme) nüfuzuyla olaylar sarpa sarar. Bu arada sistemin egemen anlatısını gösteren yazıya paralel akan başka bir yazı daha vardır.

 

İkinci olarak, yazı, olayların arka planında durarak, kurumların ideolojisinin sloganı olan bir unsurdan, gerçek ile ideoloji arasındaki uçurumu gösteren bir tersine çevirmeyle ironi unsuruna dönüşür. Örneğin, korkuyla beslenen bu bilgi toplumunun gerçek hayatının sokaklarında bir yandan orda burada bombalar patlar ve renkli afiş ve ilanlar bas bas bağırır (“üst düzey güvenlik”, “korkusuz lüks” ve “şüphe olmaksızın eğlence”- ki Enformasyon Bakanlığı’nın duvarlarında yazılı vecizlerden biri de “şüphe güveni doğurur ”dur- vaat eden tatil merkezleri reklamları örneğin). Ama öte yandan siyah bir boyayla duvara el yazısıyla çiziktirilen eğreti “gerçeklik” sözcüğü Buttle’ın oturduğu semtin duvarında göze çarpar. Filmin artık gerçeğin, gerçekliğin ve hezeyanların iç içe geçtiği son sahneden önceki sahnelerde ise, Bilgi Bakanlığı bombalanırken, arkada “Utopia Airways” afişi dikkat çeker.

Sistemin merkezine girmek içinse anahtar şifre “makinanın hayaleti” metaforuyla pudra dökülmüş lavabo tezgahına yazılır: “EREIAMJ.H” (“here I am”- burdayım/ J. H.- Sam Lowry’nin ölen babasının ismidir bu).

Bu film, lirik bir film değil belki. Ama aynı kurgu içinde metinlerin ve dilin değişik katmanlarının yüzeyde iç içe geçmesi, yazının (ve görsel göstergelerin) diğer yazılara ve göstergelere karşı bozucu/geçersizleştirici ve bazen de pekiştirici ironik bir unsur olarak kullanılması açısından kesinlikle şiirsel. Kadının ve aşkın, sembolik düzeni sarsıcı bir unsur olarak kullanılması ise- ki bu kısa yazıda bu konuya girmeyeceğim- bir ilk değil. Ve , Zindan Adası, Inception gibi filmler düşünüldüğünde son da olmadığı açık.

Written by: Gökçen Ertuğrul

Uludere Yollarında Katırlar ve Çocuklar

 

Çocuk ve Allah demişti şair,

Zaman, Çocuklar ve Katırları soruyor şimdi.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Sahibinin kırbaçladığı At için ağladı şair filozof,
Öyle bir ağlamaktı ki bu geri dönüşü yoktu.
Ama öyle görünüyor ki şimdi asıl mesele neden Nietzsche’nin kırbaçlanan ata ağladığı değildir,
Asıl mesele kırbaçlanan ata ağlayamayabilenlerdir.
Bir katır başı, gövdesi yok, Uludere yollarında

Uludere yollarında bir Turin Atı
Ağlar durur gözleri yaşlı.
Gövdesi yok, Uludere yollarında bir katır başı kalmış geriye parçalanmış gövdeden, bir Turin Atı başı.
Başı katır, gövdesi çocuk, gövdesi çok, çok gövdesi çok, Uludere yollarında bir katır başı, dağılmış bedeni bir Turin Atı, Nietzsche’si yok bir Turin Atı.
Katır bir yana çocuk bir yana
Hatır bir yana gönül bir yana
Uludere yollarında bir katır başı
Kırk katır mı kırk satır mı?
El ele tutuşuk iki çocuk sığınmışlar dam dibine gibi katır dibine
Katır sarınamamış
Kar örtememiş
Örtememiş örtememiş
Uludere yollarında bir katır başı, başı gövdesinden fırlamış kopmuş düşmüş bir yanına yolun bir Turin Atı,
Baş bir yana gövde bir yana
Mazot kokusu sinmiş üstüne
Bir de ayaz
Bir de umut
Hepside çocuk
Hepside el ele yüzyıldır gitmiş gelmişler katırlarla
Yüzyıldır sınır aşmışlar
Yüzyıldır kendi mazotlarını kendileri taşımışlar
Uludere yollarında, bir katır başı, mazot bir yana, çocuk bir yana, katır bir yana
Kanları birbirine karışmış duaları korkuları birbirine karışmış gövdeleri etleri organları birbirine karışmış
Katırlar çocuk çocuklar katır olmuş Uludere yollarında
Uludere yollarında
Kutsalı yok günler
İnsanı yok yerler
Devleti yok birliktelikler
Sınırı kendinden geçitler
Katırlarla çocukların duası olmuş
Uludere yollarında bir katır başı sormuş: Gövdeme ne oldu?
Kimsecikler duymamış katır başını.
Uludere yollarında başsız bir çocuk gövdesi kalkmış ayağa, aranıyormuş: Başım nerede? Başım nerede?
Bir cevap veren bulamamış kendine.
Katır ortalıkta koşturup duran çocuk gövdeye eklemiş başını, katır çocuk, çocuk katır olmuş, görmüşler olup biteni.
Herkes öyle acılıymış ki
Görmemişler ortalıkta şaşkın gezinip duran ne katır başlı çocuğu ne çocuk gövdeli katırı, göremezlermiş çünkü
Dizi dizi dizmişler çocukların parçalanmış bedenlerini
Sınırın sıfır noktasında
Soğuğun sıfır noktasında
Umudun sıfır noktasında
Sınır taşı başında
Zeytin ve ekmek ve çocuk ölüleri ve bir de kayıp kol ve bacaklar ve dağılmış gövdeleri ile katırlar görmüş, çocuk gövdeli katır ve katır başlı çocuk, bir Turin Atı ve bakmışlar bakmışlar:

***

Hâlbuki karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdendiniz.
Sonra bir çocuğun, kar, ana, bayrak, dağ dediğini,
Sonra başka bir çocuğun kurt, öğretmen, köy, köpek dediğini,
Bir diğerinin kar, bayrak, dağ, ot, kızak
Buğday, ölmek,
Diğerinin köy, kalem, silgi
Tohum, ağaç, dağ, ekmek, peynir
Yoğurt, kardaş,
Allah, kaya, gök, hedik, dağ, tezek,
Jandarma, keklik, yayla
Ağaç, toprak, koyun dediğini duymuşlar.
Uludere yollarında katır başlı bir çocuk ve çocuk gövdeli katır durdular oracıkta ve hep orada olacaklar artık sınırın sıfır noktasını tutacaklar ve fısıldayacaklar:

Asıl sorun sınırların aşılması değil de neden aşılmadığıdır, neden pek
çoklarının hala sınırları aşmak istememesidir diyecekler.

Written by: Saliha Yazgaç