Archive for the ‘ z-others ’ Category

BEDNAMİLER / BİR DAVET’ in ÇAĞRIŞTIRDIKLARI-II

II. Bölüm

D a n s a ve b a ş k a l d ı rı y a bir davet 2011 Haziran’ında e-kitap olarak yayımlanmış bir kitaptan geliyor: Bednamiler.

“Her şey 14 Şubat sevgililer gününde başladı. Otuz yaşlarında, uzun saçlı,
sakallı bir  adam İstiklal Caddesi’ndeki bir simit sarayının tuvaletinde çırılçıplak
soyunup göğsünün soltarafına kırmızı rujla kırık kalp çizdikten sonra
kendisini sokağa attı. Cadde boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp büyük
krizden beri hala işsiz olduğunu, sırf bu yüzden eşinin kendisini terk ettiğini
anlatan, bazen alkışlar bazen de küfürler   eşliğinde koşan bu genç adam,
ortalığı birbirine katıp ara sokaklarda kayboldu.”

Bu şekilde başlayan “kırık kalp” soyunma eylemleri iki ay gibi görece kısa bir zamanda coğrafyanın geneline yayılmış ve  içlerinde yaşlı ve gençlerinde olduğu neredeyse dört yüz kişi kah işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunmuştur.

Bu seneki 14 Şubat 2013, V-Day’in 15. kuruluş yıl dönümü. Bütün kadınları sokaklara çıkıp dans etmeye davet ediyorlar. Bu dans aynı zamanda kadınlara karşı dünyanın her tarafında yapılan şiddeti kınamaya yönelik. V-Day’in V’si, Victory (zafer), Valentine (Sevgi) ve  Vagina (vajina) kelimelerini temsil ediyor.  V for Vendetta‘nın V’si de hemen yanıbaşımızda bu arada. Evet, bu dans için bir davet ancak başkaldırıya ne kadar davet onu bilmiyoruz, en azından onların açıklamaları henüz kadına yönelik şiddetin sistemle iç içeliği üzerinden açıklanmıyor ancak o içkin bağı bir kere daha hatırlatmakla yetiniyoruz, en azından bu yazı onu gerektiriyor. Ancak bu bağlam üzerine bir düşünüm için Ecehan Balta’nın, “Öyleyse  Bir Milyar Kadın Dans Etsin” yazısına bakılabilinir: http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=407.

Soyunma eylemi Bednamiler için sadece bir başlangınçtır. Devamında işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunan kadın ve erkekler meydanlarda dans etmeye davet edilir. Toplumsal alanda sürekli görünmezleştirilen bütün dezavantajlı gruplara bir davettir bu: İşsizlere, kadınlara, bedensel engellilere, yaşılara, farklı cinsel yönelimleri olanlara… Bu davet soyunma eylemi ile başlar, dansla esrikleşir, hiyerarşik olmayan örgütlenmeler olarak tasarlanan ‘sandık’larla yaygınlaşır ve toplumsal alanda yarıklar açana kadar yayılır. Öngörüsü dile getirilmemiş bir devrimdir söz konu olan, aslolan sistemi krize sokmaktır ve belki ait olduğu kaosa varlığı/yaşamı yeniden iade etmektir ama yeniden düzenlemek ve düzenlenmek değil. Ya da bu gerilim üzerine roman olmak istemeyen ve yazarlarının ifadesiyle bir “anti-roman” Bednamiler.

Bednamilerde olay örgüsünün etrafında örgütlendiği kardeşlerden birisi olan akademisyen Ali, oda arkadaşı ve asistanı Aylin’le konuşurken, “Hayret, bir kişinin soyunmasını ahlaksızlık deyip geçiştirebilirlerdi. Fakat dört yüz kişinin soyunması gittikçe politikleşen bir olay” der. Bu cümle Ulrike Meinhoff’un sözlerini yankılar: “Eğer bir kişi bir taş atarsa, bu ceza gerektiren bir eylem olur, eğer binlerce taş atılıyorsa bu politik bir aksiyondur. Bir araba yakılıyorsa suç olur, yüzlerce araba yakıldığında ise politik aksiyon.” Bütün bu ifadelerden Ulrike’nin artık söylemden çok eyleme önem vermeye başladığını görebiliriz.

Bednamiler’de anarşist bir ütopyanın tınıları okunabilir. Hayır, henüz bir ütopya anlatısı değil. Zaman ve mekan kurgusu, tarih anlayışı gibi özellikleri düşündüğümüzde bir ütopya  tahayyülünü yeni bir doğa tasarımı, yeni varlık tasarımı olarak görmeyiz Le Guin’in Mülksüzler’i ya da Karanlığın Sol Eli‘nde olduğu gibi ya da başka ütopya yazarlarının kitaplarında olduğu gibi. Ütopya anlatısı olmadığı halde ütopyayı yankılayan bu şey nedir Bednamiler’de? Sanırım, Bednamiler’in ütopi yankısı, olabilir olanın olabilirlik koşullarını yani toplumsal olanın başka türlü kurulabilirliğini işaret etmesinden geliyor. Bu açıdan sözü edilen o tahayyülü de içinde barındırıyor: Başka bir hayat mümkündür diyor ama bunu söylemeden söylüyor. Bednamiler’in yeni bir örgütlenme önerisi, yeni bir öznelik önerisi gibi  alımlanması  hatalı bir okuma olabilir; zira Ali ile Rıza kardeşler arasındaki, Mehmet ile Tuncay arasındaki çatışma da buradan kaynaklanır. Arzunun gerçekleşmeye başladığı o anda kaçıp uzaklaşmak ve olduğun şeyi reddetmek, olduğun şeye ihanet etmek ve yeni kaçış çizgilerinin icadına girişmek, Rıza ve babası Mehmet’in tavrı buyken; Tuncay ve Ali’nin Bednamilik anlayışında, Ali’nin lider olarak sunumu ile birlikte bir anlamda sistemle bir  uzlaşı da gerçekleşir. Bu bir direniş hareketinin sistem tarafından içerimlenip, massedildiğidir. Öngörülemezlik, bilinemezlik, şaşırtmaca gibi taktikler, Ali ve Bednamilik tanınabilir ve tanımlanabilir  olmadan önce özgürleştiriciyken, artık bir “dizpozitif” olarak iş görmekte ve kendi öznelerini gereksinmekte yani özne üretir hale gelmektedir. Yani tam da gerçekleştiği anda başlangıçta arzu edilenin olumsuzuna-karşıtına dönüşmüş olur. Giorgio Agamben, dispozitif konusunda şöyle söylüyor:

“Aslında bütün dizpozitiflerin altında bir tür özneleştirme süreci aramak gerekir. Özneleştirmeyen bir dizpozitif, yönetim dizpozitifi olarak işlevini yerine getiremiyecek, kaba kuvvete dönüşecektir. Foucault, disiplin toplumlarında dizpozitiflerin, nasıl da bir dizi pratik, söylem, bilgi ve uygulama üzerinden yumuşak başlı ama özgür, ‘özgürlüklerini’ bizzat özneleştirilme süreçleri üzerinden elde eden bedenler yaratmayı hedeflediğini gösteriyor. Dizpozitif herşeyden önce özneleştirme biçimleri üreten bir makinedir ve ancak bunun sayesinde bir yönetim biçimine dönüşür” (2012;36).

 Anarşist çıplakların dansı. Çıplaklığın sistemi krize soktuğu bir oyun. Bu oyun, yasa için giderek bir karabasana dönüşür; yasanın ihlali devrimin dansı olur; isyanın dansı. Satirlerden Emma Goldman’a kadar spiralleşen kıvrımları da içerir Bednamiler: içinde sütyenlerini fırlatıp atan kadınların kahkahaları var. Kahkahalar ve dansın sistemik bir rahatsızlığı ördüğü bu yer tam da içinde nefesledeğimiz coğrafya. Anarşistler ve örgütlenme tartışmaları, liderlik sorunu, entellektüellerin sorumluluğu, akademisyenler ve üniversiteler, kadınların özgürlüğü ve feminizm gibi başlıklar metnin içinde ağır ağır demleniyor.  Bütün bu temalar  coğrafyanın tarihsel gövdesi ile buluşturuluyor: Göçmenlik, yörükler,tarikatlar… Kitaba ismini veren Bednamiler, “1200’lü yıllarda anadolu’ya gelip doğa merkezli bir inanç etrafında örgütlenen” göçerler, bebekleri için ormanda çıplak gerçekleştirdikleri ve yerleşiklerce tuhaf karşılanan ayinleri yüzünden yerleşik kültürce  kötü namlılar olarak adlandırılıyorlar. Andrei Tarkovski’nin Andrei Rublev filmini izleyenler, ormanda paganların gerçekleştirdiği  ayini  ve o ‘çıplakların’ Hristiyanlarca kıyıma uğratılşını hatırlayacaklardır. Bednamiler’de Anadolulu yerleşiklerce sapkın bulunuyorlar. Benzer kıyımların tarihi bu coğrafyada da hayli kabarıktır. Bednamiler’in kendilerini eklemlediği bu hatta yer alanlar Haydariler ve Kalenderiler’dir.

Kalenderî tarikatı Şeyh Cemaleddin Sâvî tarafından kurulmuştur. O, XIII. yüzyılın başlarında Şam’da Şeyh Osman-ı Rûmî’nin zaviyesinde bir süre ikamet ettikten sonra Celal-i Dergezînî ile tanışmış ve onun etkisiyle dünyadan el etek çekerek mezarlıkta yatıp kalkmaya başlamıştır. Onun Dimyat’ta yaklaşık 1232-1233 yılında vefat etmesiyle Kalenderî tekkesi, halifeleri tarafından idare edilmiştir. Cemaleddin Sâvî ile başlayan Kalenderîyye ve Kalenderîlik akımını temsil eden dervişler dünyayı ve dünyevî değerleri umursamayan, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve geleneklerine karşı çıkan, bunu kılık, kıyafet, tutum ve davranışlarıyla gündelik hayatlarına da yansıtan sufilerdi. Ocak, kalenderîliği toplumsal nizama karşı çıkarak dünyayı dikkate almaya değer görmeyen ve bunu hayatın her alanında açığa vuran bir akım olarak tanımlarken, Karamustafa ise, bu akıma yeni zühd adını vermekte ve akımın temel esasının toplumsal sapkınlık yoluyla gerçekleştirilen yeni bir zâhidlik anlayışına dayandığını belirtmektedir. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı. Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle  suçlanmışlardı
(bkz: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1744/18521.pdf).

İsyan dansına giden yolda bir uğrak olarak çıplaklığın pek çok göndergesi olduğuna işaret edilebilir. Hatırlarsak Foucault, öznelerin artık oldukları şeyden vazgeçmeleri gerektiğinden bahseder. Özne oluş, giyinikliğimizdir bir bakıma. Bednamiler’in çıplaklığı bu bağlamda din/dil/ırk üçgeninde katılaşan merkezi yapının öznelerce yeniden yeniden üretimine kafa tutar. Özellikle kadınların soyunması, Baba’nın/Yasanın hükmüne karşı en etkili başkaldırı ve tehdit olmaktadır. Hele reklamlarla, satış teknikleri ve medya ile d-ü-z-e-nlendiğimiz, özne olarak üretildiğimiz düşünülürse giydiklerimiz bile  bizim adımıza düşünülmüştür, dolayısıyla giyindirilmiş olduğumuz aşikar.  Ancak Agamben, olduğumuz şeyden vaz geçmeye dair tavır konusunda da uyanık olmaya davet eder bizleri Dizpozitif nedir/Dost başlıklı kitabında:

Kapitalizmin şu anki safhasında dizpozitiflerin eyırt edici özelliği ise artık bir özne üretimi üzerinden işlemek yerine ‘öznelikten-çıkarma (desoggettivazione) süreçleri adını verebileceğimiz süreçler yoluyla işlerlik göstermeleridir. Her özneleştirme sürecinin içinde  bir öznelikten çıkarıcı aşama barındırdığını ve pişmanlıkla cezasını çeken benliğin kendi oluşumunu ancak kendi kendisini inkar yoluyla gerçekleştirbildiğini görmüştük. Fakat günümüzde özneleştirme ve öznelikten-çıkarma süreçleri birbirine karşı git gide kayıtsız kalıyor sanki. Böylece yeni bir öznenin oluşumuna mahal vermiyorlar ya da bu oluşum larva, adeta hayalet aşamasında kalıyor.Öznenin hakikatsizliğinde, kendi hakikati herhangi bir şekilde söz konusu olamıyor. Yakayı ‘cep telefonu’ dizpozitifine kaptıran kişi, onu iten güç ne kadar kuvvetli olursa olsun, yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği bir numara   edinmiş oluyor. Aynı şekilde akşamını televizyon karşısında geçiren izleyici öznelikten çıkarılmasının bedeli olarak en fazla bitkinleştirici bir zappingci maskesi takınıyor ya da reyting istatistiğine dahil oluyor. Yine bundan ileri gelen, teknoloji üzerine beyhude iyi niyet söylevleri… Yok efendim, dizpozitif problemi dizpozitiflerin iyiye kullanımına indirgenebilrmiş… Öyle görünüyor ki bu insanlar, her dizpozitife karşılık gelen belirli bir öznesizleştirme (öznesizleştirme/öznelikten çıkarma) süreci olduğu sürece dispozitiflerin ‘doğru kullanımının’ imkansız olacağını göz ardı ediyorlar. Bu tür söylemler tutturanların kendileri de zaten yakayı kaptırdıkları medya dispozitifinin bir ürününden ibaretler (37-39).

Music, 1910. Henri Matisse

Music, 1910. Henri Matisse

Dispozitifler üzerine bir kaç sayfa daha devam edecek tartışmasını şöyle sonlandırır Agamben: “Dispozitiflerin dünyevileştirilmesi -yani ortak kullanımdan koparılıp ayrılanı ortak kullanıma iade etme- sorununa daha da büyük bir aciliyet kazandırır. Bu problemin yükünü taşıyanlar, siyasetin her biçiminin çıkış ve kaçış noktası olan Yönetilemezi aydınlığa kavuşturmak üzere özneleştirme süreçlerine olduğu kadar dispozitiflere de müdahale edebilir hale gelmedikçe, problemin terimleri doğru dürüst ortaya konamayacaktır” (42).

Bednamiler bu bağlamda Agamben’in sözünü ettiği Yönetilemez’ e ilişkin bir tartışmaya da içkin. Yönetilemez’e ilişkin bu tartışma özellikle 68 sonrası muhalefetin gündemi diyebiliriz. Anarşist hareketlerle komünist hareketlerin daha da eski bir tartışması bilindiği üzere. Tarihsel olarak içinde bulunduğumuz şu aşamada bu tartışmalar Arap ve Ortadoğu dünyasında yaşananlar ve Avrupa’da ki hareketler düşünüldüğünde iyice ivme kazanmış durumda ve bizleri anarşizm ve komünizmin ilk teorisyenlerini yeniden okumaya davet ediyor. Bir yandan bu yeniden okumalar da yapılıyor.Bednamiler bu haliyle Türkiye gündeminin güncel bir eleştirisini gerçekleştiriyor. Bednamiler aynı zamanda neşeli bir metin, neşeli ve enerjik. Anlatımın görsel gücü olayları gözlerinizin önüne getiriyor. Akıcı ve sade dili ile bir çırpıda okunuyor. Doğrusu bu haliyle ben de bir çizgi roman okumuşum hissi bıraktı. Belki film-noar yakınlıklar, çözülmeyi bekleyen gizemler, erginleme törenlerini andıran ayinler ve kimlik dönüşümleri ile merakı besleyen, ilgiyi koruyan ve aynı zamanda neşelendiren bir kitap olmuş. Belki de çizgi roman olabilirliği de buralardan besleniyordur. Neden olmasın, belki yazarlarımızın aklına gireriz Bednamiler’den bir çizgi roman çıkartmak üzere. Eleştirilecek hiç mi bir yanı yok kitabın? Var elbette? Örneğin eşzamanlı okuma yaptığımız bir arkadaşım fazla İstanbul merkezli buldu anlatıyı. “Yersizlik, aynı zamanda adlandırılamayan ve merkezsiz bir konumdur, bu yüzden her ne kadar başka yerlere ait işaretler olsa da; istanbul gözüyle bu yerler anlatının içine yedirilmiş gibi durmaktadır. Oysa ki olayların geçtiği şehirlerin de bir oyun olarak farklı isimler taşıması, bu yersizliği daha da yoğunluklu kılabilirdi.” Bednamiler’in yazarlarından Gökmen Akça’dan öğrendiğimize göre, bugünlerde yeniden yazımını gerçekleştiriyorlarmış Bednamiler’in. Belki bu dile getirdiklerimiz bir katkı olur kendilerine. Bednamiler’i merak edenler internet üzerinden okuyabilirler. İşte bu da erişim adresi: http://www.kaosevi.com/ucube_kitaplar/bednamiler_bir_davet.

 Not: Agamben, Giorgio (2012) Dispozitif Nedir? /Dost, çev. Ekin Dedeoğlu, İstanbul: Monokl.

 Written by: Saliha Yazgaç

 

FISILTILAR ARASINDA

Alevilik söz konusu olduğunda annemle babamın fısır fısır konuştuklarını hatırlarım. Komşu kızın birisi Alevi birine k a ç m ı ş s a örneğin fısır fısır konuşurlardı; ya da Alevi olmalarına rağmen mahalle çevresinde sevilen bir ailenin üyesi ile karşılaşılmışsa “Aleviler ama çok iyi insanlar” derlerdi yine fısır fısır. Cinler için üç harfli dendiği gibi sanki Aleviler hakkında yüksek sesle konuşmanın bir sakıncasını hissettiklerinden . Değilmi ki o ses, insanları ele verir. Kürtler söz konusu olduğunda bir lakap gibi isimlerin önüne eklenirdi konuşmaların içinde: Kürt Yaşar, Kürt ya da Kara Fatma; Kara Fatma çünkü esmerdi de aynı zamanda Fatma. Kara Saniye vardı bir de esmerliğinden karalığın kendisine reva görüldüğü. Karalıkla Çingenelik arasındaki mesafede kısadır bu arada. Ermenilerse en travmatik ilişkinin yaşandığı kesimdi. Hafızalar Ermenilerle Türkler arasında yaşanan kıyametin görsel imajlarıyla sürekli tazelenmişti. Kim ki affedilmesi zor bir iş yaptı, karşısındakini en beterinden aşağılamak için kullanılan en ağır hakaretlerden birisi olarak işe koşulan “Ermeni tohumu” seçilirdi.

Egemen Türk ailesi bir merkez olarak babanın etrafında yapılanır ve bu merkez etrafında kümelenen herkesin p o t a n s i y e l d ü ş m a n o l m a k l ı k mesafesinde belirli bir derecesi vardır. Akrabalar, arkadaşlar, komşular ve sonra kah cinsiyetlerine göre ö t e k i k a d ı n l a r y a d a ö t e k i e r k e k l e r, K ü r t l e r ya da A l e v i l e r ya da E r m e n i l e r, Ç i n g e n e l e r; ve sonra sürekli bu nefret zincirlenmesine dahil edilen h a y v a n l a r, özellikle de köpeklerin çocukların gözünde canavarlaştırılması ve kamusal hayata özel alandan dayatılan travmatik korkulardan birisi daha olarak kamu korkusu olarak adlandırabileceğimiz, ne olursa olsun, kim olursa olsun, hiç kimseye güvenmemek, hiç kimseyle yakınlaşmamak ve herkesi potansiyel bir canavar olarak görmek üzere kurulan b a ş k a l a r ı korkusu. Yani insanlık korkusu, yani insanın her türlü kötülüğe gebe olduğu bilgisi, yani önce kötülük dolayımıyla hayatla ilişki kurma ve kötülük algısı üzerinden hayatı kurma ve kurgulama, yani kötülük iş başında, yani hoşgeldiniz Mordor diyarına.

**

Başkaları korkusu dediğimiz aslında bir y a l n ı z l ı k örgüsü! Size ve yakınlarınızın başına herhangi bir kötülük gelmesin diye, çevrenizde kimseler kalmayana kadar herkesi tüketmek. Çünkü hep bir T e pe n i n A r dı! Tepenin Ardından kimlerin çıkacağı belli olmaz. İşin kötüsü korktukça, korkulan davet ediliyor ve korkuları insanın başına geliyor. Belki de asıl trajedi burada. İç sızlatan, yaralayıcı bir tablo! Bu kadar düşkünleşmeyi hakedecek bir şey yokken ortada! Bu korku öğretilebiliyorsa, bu kötürümlük yaygınlaştırılabiliyorsa tersinin yani mücadelenin, kendine güvenin, hatalarla baş edebilme yetisinin de öğrenilebileceği bir esneklik, affetme, cesaret, destek olma, sevme, sevmeyi isteme de öğretilebilir (di) bizlere. Habire çevremize kabuk örmekten, habire habire kabuklanmaktansa, kabuklarımızdan sıyrılıp hafifleyedebilirdik.

Böylece başkaları, dışarısı, yabancılar, elleri öteleme, korkutup kaçırma, etrafınızı boşaltma kültürü üretildikten, etraf boşaltıldıktan sonra içerisini hizaya koymaya sıra gelir. İçerisini hizaya getirmek o kadar da kolay değildir. Dışarı ile kurulan o kötücül ilişki adeta içeriden intikamını alır. Sanki bir Hitchcock filmi. Doğduklarında bayram edilen, hep arkalarında durulan, evlerinin şenliği erkek çocukları büyüdükçe kabus olurlar. Hayatı hem kendilerine hem ana babalarına, karılarına cehennem ederler. İçlerindeki intikam duygusu, kötücüllük o noktaya ulaşır ki ev içinde ürettikleri mutsuzluk yetmez sokaklara taşar. Sokakta kamusal temizlik yapmak isterler. İsterler çünkü öylesi isterilerle motive edilmişlerdir. Kadın cinayetleri, etnik cinayetler, insanlara, hayvanlara işkenceler, gündelik hayat kültürü haline gelmiş bir vandalizm.

Akrabalar arasında sürekli didişmeler, karı-koca geçimsizlikleri, kardeş kavgaları, dedikodu, mutsuzluk vs. Herkes evinden kaçmanın peşinde. Evden kurtulmak için yapılan evlilikler, evden kurtulmak için sığınılan sevgililer, evden kurtulmak için girilen cemaatler, evden kurtulmak için cinnetler, intiharlar ve kendisiyle birlikte herkesi de yakması istenilen cehennemler. Ne ironik, cehennemden kurtulmak içindi biraz bu egemen müslümanlık anlayışı, egemen Türk aile yapısı, namus-vatanseverlik-askerlik falan ama bir yerde öyle fazlalık öyle bir taşkınlık yaşanıyor ki cehenneme dönüyor ortalık. Ama olmuyor işte felsefesiz ne din ne iman ne vatanperverlik ne namus ne de başka birşey felsefesiz olunca olmuyor. Felsefesiz olunca en fazlasından fanatik olunuyor. Felsefesiz olunca tek açılı oluyor. Felsefesiz olunca başka türlü görmenin bakmanın imkanı olmuyor. Felsefesiz olunca insanın kafası yeterince karışmıyor. Egemen kültürün değerlerine alternatif değerlerin de üretilebileceğini ve onlardan bazılarının kendisine daha iyi gelebileceğini hiç mi hiç farketme şansı olmuyor.

Çünkü her şey o kadar steril ki! Sürekli sizin adınıza birileri etrafınızı temizlemiş. Arkadaşlar yoldan çıkarır diye evlerine gönderilmiş, erkenden evlendirilmiş, zamanı gelmeden budanmış asmalar gibi varoluşun yegane meyvesi mutluluk ve neşe, korkunun ve adınıza alınan kararların her darbesi ile engellenmiş, alıp başınızı gidebileceğiniz ayaklarınız, bacaklarınız olduğu halde sizi olduğunuz yere sabitlemiş, içinizdeki çocuk habire büzüşmüş yalnız ağlayan yoksul buruşuk bir cenine dönüştükçe giderek çirkinleşen cenini saklamak uğruna cilanan kılıfı şiddetle şişirilmiş, içindeki çirkin cenini saklayabilmek için onu farkeden herkesi öldürmekten çekinilmemiş…

Temizlik imandan gelirmiş.

**

Hiç yetişkin olamıyoruz demek ki. Hep çocukluğa özenilir, çocukluk geri gelsin istenilir ya hep çocuk kalmanın da böyle tarifsiz acıları var. Felsefesiz olunca çocukluk bile kirleniyor. Çünkü çocuklar herşeyi gerçek zannediyorlar, o kadar teslimiyetin her türlüsüne açıklar ki kendilerini zeytinyağı reklamlarında olduğu gibi uçacağız zannedip pencereden de bırakabiliyorlar, perili dizilerdeki gibi mucizeleri bekliyorlar, Metro Golden Mayer’i kükreyen aslanını görünce masanın altına gizlenebiliyor ya da dört yaşındaki yeğenime, bir kağıdı karalayıp işte bu sensin dediğimde ağladığı ve ben bu olamam dediği gibi bir yandan yüksek bir görüyü unutmuşlara hatırlatırlarken bir yandan da herşeyi gerçek zannediyorlar. Bu nasıl ironi?! Yetişkinlikte, çocukluk, varlığın oluşa açıklığı, o rüya ile gerçeğin karışımı şiirsel halin doyumsuzluğu ile tüm zamanların en güzeli olduğu için unutulamaz; yetişkinlikte işte bu herşeyin gerçekliği meselesini biraz olsun anlaması beklenir insanların. Ama biz y e t i ş e m i y o r u z; kendimizi yetiştiremiyoruz, ruh işçiliği yapmıyoruz, yapamıypruz, ruhun hem içimizi hem dışımızı sardığını görmüyoruz, ne kadar saklasak da içimizdeki canavarın saklanmadığını dokunduğu her şeyi de kendisi gibi canavarlaştırdığını reddediyoruz. Gerçek Alien (R. Scott,) içimizde derken ne kadar haklı Zizek ve şu filmlerin gerçekliği tartışma kabiliyeti karşısında şaşıyor insan. İşte felsefesiz olunca canavarlara karşı kendimizi güçlendiremiyoruz, antibiyotiksiz kalıyoruz.

Ahmet Kaya’nın çığlığı da biraz bunun içindi: Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, tarihle yargıla!

Geçenlerde adını da tam olarak hatırlayamadığım Gıda satışı ile ilgili bir sertifika almak için tarım ve gıda müdürlüğü gibi bir kuruma gittim. Bankonun ardına dizilmiş iki başörtüsüz memur kadın ve onlara Kuran okumayı öğretmek üzere orada olan başı kapalı bir kadın daha önlerinde cüz, başı açık Kuran okumanın doğruluğu yanlışlığı üzerine bir tartışma yürütüyorlar. Gündelik hayat bir kurumda olsanız da gündelik hayat işte, bir Kuran okuma telaşı almış gidiyor kadınları. Beni bekletiyor olmaktan ya da kamusal alanda böylesi özel bir duruma beni de maruz bırakmaktan dolayı hiç rahatsızlık duymuyorlar. Orada halledemediğim işimi yaklaşık yirmi dakikalık uzaklıkta başka bir binada halletmek üzere ayrılıyorum yanlarından. Kurumda çalışan yirmili yaşlarında bir delikanlının yumurta kolisini koyduğu şeffaf torbanın içinde bir cüz daha görüyorum. İyi de aynı kurumlarda felsefe, edebiyat, tarih kitaplarını görüyorum olsam bu durumu belki sorun edinmeyeceğim ama kadın cinayetlerinin istisnasız her gün işlendiği, aydınların, öğrencilerin, gazetecilerin her gün tutuklandığı, terörist ilan edildiği, Ermeni diye kadınların katledildiği, misyoner diye, Kürt diye akıl almaz cinayetlerin işlendiği, işkencelerin yapıldığı bu Mordor diyarında yanlış anlaşılmış ya da anlaşılmamış, anlaşılamamış bir iman telaşı canımı sıkıyor, üzüyor ve her güne yayılmış bir mücadele olarak çaresizlikle başetmek için harcadığım çabaya ket vuruyor.

**

Demek Turgut Uyar bu yüzden s e v g i m a c ı y o r dermiş diyorum kendime, onu anmadan e d e m e y o r u m, tıpkı Özdemir Asaf’ın fillerime yerleşip, ele geçirdiği gibi b e n i. Turgut Uyar’ın söylediği gibi Bir dağın çarpıklığını / bir sevinç sanmanın kabusundayız, s e v g i m a c ı y o r!.
Hiç şüphesiz bilimkurgusal bir çağda yaşıyoruz. V For Vendetta filmi ile şu aralar zuhur etmekte olan Türkiye gündemi arasında sürekli bir ilişki kurmadan e-de-me-yor zihnim. Recep Tayyip Erdoğan’ın pek çok pek çok konuşmasında sesi, yüzünün ifadesi ve konuşma biçimi gözümünönüne heman V for Vendetta filmindeki Başkan Chandler’i getiriyor. Televizyonda görünürde sadece Başbakan Erdoğan konuşuyor olmasına rağmen gönül gözüm çoktan ortadan ikiye ayrılmış ekranda Başbakan Erdoğan ile Chandler’ı yan yan görüyor.

Bir Sapığın Sinema Rehberi adlı belgeselde, Zizek, bazı organların önüne geçilemez otomatik davranışlarından söz eder. Dans eden pabuçlar, hareketi engellenemeyen el sendromları ya da bedenin organik bir parçası olarak değil de adeta ona karşı olan s e s böylesi organlardır. Zizek, sese ilişkin tartışmasında, Great Dictator (1940) filmine atıfla bu durumu Charli Chaplin’den daha iyi anlayan kimsenin olmadığının altını çizer. Hükümet ettiği dönem için de Erdoğan ile Hitler arasında kurulan analojiler bu tür ilişkilere dayanıyor. Sözde halkı için düşündüğü en iyi niyetlerin o niyetlerle hiç mi hiç uyuşmadığı gibi henüz biçimlenmemiş bir korkunun tezahürünü tarihin sayfalarından süzen dimağların Hitler’i hatırlaması kaçınılmazlaşıyor. İnsan sadece müslaman olmakla iman sahibi olmaz ki! İnanç sadece Allah’a inanmaktan geçmez ki! Hayata inanmak vardır bir de, herşeye rağmen hayata güvenmek gerekir ki o güvenin kaynakları en çok da felsefeden, edebiyattan, şiirden,eleştiriden, farklılıklardan, sevgiden beslenir. İşte o zaman Ne Fareler ve İnsanlar, ne Şeker Portakalı, ne Ermeniler, Kürtler, Çingeneler, ne solcular, komünistler, anarşistler, ne Marx ne de Şeytan Ahitleri korkutucu olur.
Şimdilik arkası yarın diyelim.

Written by: Saliha Yazgaç

Yeryüzü neşeli ve kuru bir şekilde çınlar kulaklarında *

Louis Schanker, Untitled

Dere yataklarında asırlarca milim milim aşına oyula cilalana cilalana yaslanmışlar birbirlerine büyük boşlukları doldurmuş küçük boşluklara yer açmışlar kalp nedir görünce anladım o kanyonların kalbim kadar büyük taşlarını kaygan yumuşak yumuşak sevilmekten sularla tazecik cıbıl cıbıl bir çocuk ben susuz kanyonda bulmuş mutluluğu sekiyorken kayadan kayaya birlikte hopladık indik çıktık bir kayadan indik çıktık bir kayaya indik çıktık bir ruhtan indik çıktık bir ruha yine de kopup gelmedin bana sen başını yaslasan da koyağıma kopup gelmedin iyi ki de gelmedin istemezdim ama yine de batık bir diken usul usul kanatacak koyağı bilmem neden belki bilmezlikten gelmekten her şey de bilinecek değil ya!

Her şey bilinecek değil madam öyle ya!

Written by: Saliha Yazgaç

* Arseny Tarkovsky’in Ayna ( Zerkalo, 1975) filminde seslendirilen şiirinin son satırları.

Image:  Louis Schanker (1903-1981)  Untitled, 1955.

Fluxus

File:Gmaciunas-manifesto.jpg

Evden çıktı. Artık evi yoktu, sadece bir sırt çantası. Budala gibi hissediyordu kendini. Prens Mişkin mi demeli? Sokakta her zamanki telaş, hiç sevmezdi.  Issız bir yer biliyordu. Niyeti oraya kapağı atmaktı. Biraz vaktini almıştı bu yere varmak. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alandı. Ağaç dallarını ve bulutları seyretti biraz. Sonra, yüzünü toprağa dayayıp bütün bir yeryüzünü düşündü, tıpkı bir zamanlar Karanlık Thomas’ın yaptığı gibi. Bunun Stalker’dan bir sahneyi andırdığını da söyleyebiliriz.

Beyninin kıvrımlarında bir fluxus kaynaşması yaşanıyordu.  Mariana Trench’deki bir balığın pulcukları aklına takıldı. Fok balıklarının dünyasında yaşamak nasıl olurdu acaba? Kredi kartı, metro ve gökdelenler gelecek bir kurguda gecekondulardaki yeryüzü insanlarına pay edilecek miydi acaba? İnsan olmak neydi? Sanırım Heidegger teknolojinin bu denli hızlanmasını ve şehir hayatının yabancılaşmasını sezmişti. Hem özgün bir varoluş (dasein), hem de diğer sıradan var olanlarla bir aradalık, dünya içinde olmanın yazgısıydı. Dasein olmaya, yeryüzü şiirini dinlemeye kendi varlığımızı açtığımız sürece yakınlaşıyorduk.  Bir taş olarak da yeryüzünde yaşayabileceği ihtimali O’nu hep heyecanlandırmıştı.

Yine de bir olgu olan zati Dasein’ın “olgusallığı”, bir taşın olgusal olarak vukubulmasından ontolojik olarak farklıdır.” (I)

Yıl 1955. New York City’den San Francisco’ya giden bir trendeydi.  Ya da Antartika’ya giden bir gemide. Yanında Jack Kerouac bir şeyler anlatıyordu. Ama bu defa Tibetçe konuşuyordu sanki. İçimden hiç de anlamak gelmiyordu hani. Böylesi daha hoştu.  Sanki aynı sözcükler ağzından çıkıyor, sonra biraz uzaklaşıp tekrar geri dönüyor gibiydi. Sözcükler büyüsünü yitirmişti biraz. Kerouac artık etkileyemiyordu beni. Dharma serserisi Kerouac ölmüştü o anda. Tren tüm acımasızlığıyla batıya doğru devam ediyordu. Ya da gemi her neyse. Güneş de pencereden içeri sızmayı başarmıştı.  Mezarlıklarda, hava alanlarında, istasyonlarda ya da stadyumlarda anonim kalabalıklardan biri olmak nasıl bir duygu diye içinden geçirdi? Bir kaplumbağa tıkırtısı işitti. Bu defa yüzünü topraktan kaldırıp gökyüzüne dikti. Nazilere esir düşmüş bir Yahudi olsaydı hayatında neler değişirdi kim bilir? Kaplumbağa ağır ağır uzaklaşıyordu, çalılıklara doğru. Nesneleri böyle harekete geçiren gücün gizini hiçbir zaman çözememişti. Her devinimin ardında bir devlet olduğunu düşünmeye koyuldu.

Nedir peki bu devlet denilen şey? Diye soruyordum kendi kendime. Dokularıma kadar içimde, her eylemimde hissediyorum onu.” (II)

Elinde kamerasıyla Nijerya’daki bir militan grupla bir süre vakit geçirmek, sonra da Meinhof’ların grubuna katılmak istedi, bir an. Zapatista’ları es geçmişti şimdilik. Buralarda devlete rastlamamak güzel bir duyguydu. Hep daha yoğun bir yaşama arzu duyduğu için, ölümü hiç mi hiç iplemiyordu. Yıkıntılar arasında herhangi bir duvar saati. Kaplumbağa tıkırtılarını buna benzetmişti.  Zaman yaşayan varlıklar için geçerliydi bir tek. Peki ya doğa. Rüzgârların ve mevsimlerin zamanı diyebilir miyiz doğa için? Yüzyıllık bir ağaç için zamanın ne anlamı olabilirdi? Ve ya kayalıkların arasından biten otlar için? İnsanları harekete geçiren Devlet, doğayı da harekete geçirebilir miydi?

 

**

Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Yürürken kendi varlığını duyumsayabiliyordu. Giacometti’nin yürüyen adam heykelini anımsadı. Ayaklarının altında bir yeryüzünün olması düşüncesi O’nu heyecanlandırmıştı. Şimdiye dek hiç gidilmemiş yerlere gitmek istiyordu. Kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere.

Ben saçmaydım; keçi ayağıyla insan gibi yürüyebildiğim için değil, düzgün anatomim ve eksiksiz adalelerimle normal yürüyebildiğim için; bu yürüyüş yine de saçmaydı ve normal oldukça da gitgide saçma oluyordu.” (III)

Gökyüzünde bulutlar aslıydı, yağmur yağabilirdi. Bir gece ormanda uyuduğu bir anı anımsadı birden. Sıkıntıdan uyuyamamıştı. Sabaha kadar yollarda yıldızları sayarak esrik bir biçimde dolaşmıştı. Evreni ve kaosu düşünmüştü. Şarap içmişti. Domuzların çıtırtılar çıkardığı ıssız dağ yollarında tek başına ıslıkla bir şeyler mırıldanmıştı. Huzursuzdu. Her şeyin nasıl oluyor da bu kadar normal olabildiğini anlayamıyordu. Kendini bu yüzden ruhsal olarak punkçılara yakın hissediyordu. Bazen çok öfkeye kapılıyordu, her şeyi yakıp yıkmak geliyordu içinden, anlatılamaz bir şiddet duygusu. O zamanlar bir hayvan oluşa giriyordu sanki. Kısa bir anlığınaydı bütün bunlar. Gelip geçici şeyleri ve buna rağmen sürekli olabilen şeyleri seviyordu galiba.  Sonra kuyruklu yıldız olmak istiyordu. Nerden çıktı şimdi bu kuyruklu yıldız.

Bir kuyruklu yıldız olmak ister miydim? Evet. Çünkü onlar kuşların hızına sahiptirler, ışık olarak ilerler ve çocuklar gibi saftırlar” ( IV)

Sözcüklerin uyguladığı şiddetten hoşlanmıyordu. Sözcükler O’nu bir yere bağlıyordu ve bir şekilde belirliyordu.  Şiddet ve belirlenim içersinde tuhaf bir ilişkisi vardı sözcüklerle.  Onlarsız da yapamıyordu, bir yandan. Sözcükler yaşamının bir parçasıydı.

“ Sadece sözcüklerle ilişki içinde neşeli hissediyordu kendisini”. (V)

Göz de biraz öyleydi. Görünmezi belki de sadece sezebilirdik. Hava kararmaya, yağmur da hafiften yağmaya başlıyordu.  Eve vardı. Masanın üzerinde Blanchot’un kitapları vardı. Koltuğa oturup düşünmeye başladı.

Oradaydı, hafifçe geri çekilmiş, çok az konuşuyordu, çok gariban ve çok sıradan sözcükler kullanıyordu; sıkıcı bir hareketsizlikle neredeyse gömülmüştü koltuğa, kollarının ucundan sarkan, iri elleri yorgundu.”  (VI)

Yarın pazartesiydi. Yapacak hiçbir işi yoktu. Aylaklık çok yormaya başlamıştı O’nu. Kerouac’ın ölüsüyle ne yapacaktı? Kaplumbağa kim bilir nerelere gitmişti? Eli kamerasına uzandı. Açıp görüntüleri izlemeye koyuldu. Dayanamayıp sildi hepsini.  Pencereden şehre baktı. Caddenin ışıkları yanıyordu. Bir banliyö treni tüm hızıyla camları tıngırdattı. Yağmur lekeleri camdan aşağı akıyordu. Bir ıslık tutturdu yine.

Notlar

(I) Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev, Kaan H. Ökten, s. 58, İstanbul: Agora Kitaplığı.

(II) Blanchot, Maurice ( 2008) Yüceler Yücesi, Çev, İsmail Yerguz, s. 33, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(III) Blanchot, Maurice (2007) Karanlık Thomas, Çev, Sosi Dolanoğlu, s. 80, İstanbul: Metis Yayınları.

(IV) Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Çev, Sündüz Öztürk Kasar, s. 265, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Dizeler Hölderlin’in şiirlerinden birine ait.

(V) Blanchot, Maurice (2008) Son İnsan, Çev, İsmail Yerguz, s. 126, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(VI) a.g.y., 13

Written by: Mehmet Oruç

Image I : Fluxus Manifesto, 1963, by George Maciunas

Arkadaşım Itır’a Veda

I wasn’t here to see you go,
But many were who loved you so.
Your four-legged friends were waiting too
Dear Surmeli she went ahead
To greet you at the mosque itself …
And as your car came down the hill
They waited for you as you passed.
They knew you’d found some peace at last ..
So many times your road was hard
But always at your side were those
Who could not speak – Those friends you chose
They thank you for the love they miss
May we who mourn remember this.

Written by:  Jane Patterson

Arkadaşım Itır’a Veda

Son yolculuğuna çıkarken burada değildim
Ama başka sevenlerin yanı başındaydı.
Dört bacaklı arkadaşların da bekliyorlardı
Canım Sürmeli en önden gitti
Camide selamlamak için seni
Ve araban tepeden aşağı indiğinde
Geçişini beklediler.
En sonunda biraz huzur bulduğunu bildiler..
Çok zaman yolun zordu
Ama yanı başında hep onlar oldu.
konuşamayan – o dört bacaklı arkadaşlar- seçtiğin
sevgin için sana teşekkür ediyorlar seni özlüyorlar (şimdi)
Bunu hatırlayarak yas tutan bizler gibi.

Translated by: Saliha Yazgaç

Arzunun Yarılması ve Araftaki Ölüler: Ölüyorum Galiba…

Toplum, simgesel sistemini her ne kadar, doğaya uyumlu olarak inşa etse de; doğal olarak yaşanan bazı şeyler, toplumun simgesel düzeneklerine ters düştüğünden doğal olanın yadırganması veya kabullenememek üzerinden çeşitli tavır alışlar gerçekleşir. Fakat bunun açıklama şekli ise, o olayın “doğal” olmadığı üzerinedir. Oysa olayın patetikliği, simgesel dizgenin dışında gerçekleşmiş olmasıdır. Doğum öncesinin ve ölüm sonrasının bilinemezliği, “doğumu ve ölümü” toplumun sembolik dağarcığına öyle bir kodlamıştır ki, varlığın iki yaşamsal uzamı olarak kurgulanır. Hayatın uzamı o kadar geniştir ki; doğmadan önceki hayat ve ölümden sonraki hayat, görünmez olsa da, yaşanılan bir insan hayatına büyük etkisi vardır. Hıristiyanlıkta, Müslümanlıkta ve diğer tek tanrılı dinlerde, yeni doğmuş bebek, “tanrının yarattığı bir kul olduğu için onun öncesizliği ya da sonrasızlığı pek mümkün olmayacağından, bebek bir a-prioriye sahip varlık-yaratıktır. Hıristiyanlıkta (ilk günah atfıyla) yeni doğan bebeğin kirli, pis ve günahkar doğması, Müslümanlıkta bebeğin saf, masum ve temiz olarak doğması fikri iki ayrı aprioridir ve ampirist,  maddeci bir anlayışın çok uzağında (biyolojik bir yeni varlık olan bebek anlamı dışında) alımlamalarla, bebek doğumunda farklı ritüeller gerçekleşir. Ve daha sonraki gelişim evrelerinde de benzer bir biçimde günahla doğan çocuğun günaha bulaşmaması için (Hıristiyanlık) veya günahsız bir çocuğun günaha bulaşmaması için (Müslümanlık) “günahkâr bir dünyada” (dünya algısında) mümince yaşaması tüm yaşam boyunca ritüeller ve sembolik değerlerle sürdürülür.

Hayat, biyolojik doğum ve ölümlerle sınırlı değil; onun öncesi ve sonrası gibi metafiziksel uzamı vardır. İnsanlar doğduklarında öteki dünyadan gelir, öldüklerinde öteki dünyaya giderler. Platon’un ve Gazali’nin (ikisi arasında da bir ilişki var) bu görüşü bazı dinsel ve ezoterik açıklamalara kaynaklık etmiş; veya bu bakış açısı ile örtüşmüştür. Platon’un idealar dünyasının nesneler dünyası üzerindeki belirleyiciliği (nesneler dünyasındaki şeylerin, yani bu dünyadaki nesnelerin; biricik olan gerçekler- idealar dünyasındaki gerçek şeylerin birer kopyası, formu olduğu görüşü) mitsel ve dinsel açıklamalarla örtüşür.

İnsanların doğum ve ölümleri, biyolojik olarak bir sırayı izlediğinden, toplumsal yaşam da bu sıraya göre düzenlenmiştir. İnsanlar, her gelişme döneminde ölüm bilgisine göre yaşamlarını düzenler, tasarlar, planlar. (biyolojik olarak geçirilen bebeklik, çocukluk, gençlik, orta yaşlılık, yaşlılık v.s.) . Ölümün belli bir zamanı olmasa da toplumdaki her birey yaşlılık döneminde ölümleri normal karşılar. Anormal olan ise, yaşlılık döneminden önce ölmek yani biyolojik sürecini tamamlayarak yine fiziksel-biyolojik ölüm şeklidir. Toplum tarafından anormal ölümün şekli, biyolojik veya fiziksel olmayan ölümlerdir. Örneğin, doğum esnasında çocuk kaybetmek, trafik kazasında yeni evli çiftin ölümü, hamile kadının intiharı v.s., “normal” ölümün ötesinde bir yerde kodlanmıştır. Korku filmleri genellikle bu tür  ölüm şekillerini konu edinir. Zizek, “zombi” filmleri üzerinden bir inceleme yapar. İncelediği filmlerde konu itibariyle “simgesel ve fiili ölümün arasında kalan ölümler anlatılır. “Ölü kalmak istemeyip yaşayanları tehdit etmek üzere sürekli geri dönen bir kişi fantezisi.” (Zizek, Yamuk Bakmak, 39)

***

Ralph Hemecker’in yönetmenliğini yaptığı “Sarah’a Ulaşmak” filminde bu türden bir ölüm konu edinilmiştir. “Tek yumurta ikizleri olan ve birbirlerine çok benzeyen Erica ve Heather, Sarah (Erica’nın kız çocuğu) ve David (Heather’in erkek çocuğu) adlı çocuklarıyla birlikte mutlu bir şekilde yaşamaktadır. Bu tablo Heather’in David’in bir kaza sonucu hayatını kaybetmesiyle değişir. Zamanla, Sarah’ın davranışları gittikçe garipleşir, kuzeninin (David’in) sesini duyduğunu ve onunla konuştuğunu iddia eder. Sarah, ailesiyle birlikte arabada yolculuk ederken ailesinin geçirecek olduğu kazayı David’in kendisine söylemesiyle, kazayı son anda engeller. Olay gazeteye çıkmadan önce de Sarah, bu olayın resmini çizmiştir. Annesi Erica, Sarah’ın bu tuhaf hareketlerini, David’in ölümünden sonra psikolojisinin bozulmasına bağlar ve Sarah’ın David’la konuştuğunu, kazayı, kendisine onun söylediğini anlatmasına rağmen Erica buna inanmaz. Daha sonra Sarah’ın teyzesi (Erica’nın kardeşi), onlarla yaşamaya başlar ve o Sarah’a inanıyordur. Daha sonra Erica, bir sabah hamile olduğunu, uyandığında üzerindeki kanı gördüğünde gittiği doktordan öğrenecektir.(bir sağlık problemi yaşadığı için) Daha sonra rahatsızlığından dolayı yataktan çıkmaması gereken Erica, kızı Sarah ve kardeşi Heather arasındaki yakınlaşmadan rahatsız olmaktadır. Sarah, Heather’i annesi gibi görmekte, Erica’nın yanından uzaklaşmakta; Heather ise Sarah’a kendi çocuğu gibi davranmakta ve Erica, olanları yatağından seyretmekten başka çaresi yoktur.

Heather birgün Sarah’ı ruh çağıran bir kişiye götürüp, Sarah üzerinden oğlu David ile dialog kurmak ister. Sonra Erica, Heather’in kızını götürdüğü yeri bulduğunda göreceği manzara, artık David’in gerçekten de kızıyla konuştuğuna onu inandırır. Sarah’ın vücudunda David’in ruhu vardır ve Sarah’ın bedeninden David’in ruhunu oradaki adama (ruh çağıran) çıkardıktan sonra, halsizleşmiş Sarah’ı hastaneye götürür. Heather, “Üzgün olduğunu; fakat David’in ölümü kabullenmediğini, diğer dünyaya gitmek yerine, bu dünyaya tekrar dönmek istediğini, bu nedenle de Sarah ile temasa geçtiğini; eğer kendisinin ( kardeşi Erica için söylüyor) karnındaki bebeği hemen doğurmazsa David’in ruhu, Sarah’ı bırakmayacağını; çünkü David’in ruhu, doğacak bebekle birlikte tekrar dünyaya geleceğini söyler. Bunun üzerine ikna olan Erica da, sezeryanla ameliyata alınıp, erken doğumla bebeği dünyaya getirir ve David’in ruhu Sarah’ın bedeninden ayrılarak, yeni doğan bebekle tekrar dünyaya gelir.”

Burada vurgulanan bir dünya değil, dünyalar tasavvurudur. İki ayrı dünya vardır. Ve iki dünya iki ayrı töze sahiptir. Diğer dünyada ölülerin ruhları ya cehennem ateşinde yanıyordur; ya da cennette bütün gün, güneşin altında günleniyordur. Güneş-Ateş farklı niteliğe/varlığa bürünür. Fakat burada patetik-anormal olan şey, iki dünyaya da ait olmamak ve arada-arafta kalmaktır. Toplumun sembolik sisteminde arada kalmak anormal olduğundan; ruhlar orada acı çekiyordur ki David, öldüğünü kabul etmeyen sinirli ve inatçı bir çocuktur.

Ama daha çok Zizek’in de tartıştığı, bu dünyaya ait yaşama isteminin-istencinin tamamlanamaması ve arzunun yarıda kesilmesidir. Korku filmlerinde kurgunun oturduğu yer, yarık arzulardır. Ani ve istemsiz ölümlerle yarılan arzular, arafta ruhlar bırakır ve o ruhlar, yaşamlarını tamamlamak istercesine ölüm fikrini kabullenemez ve dünyadaki yaşayanları tehdit eder. Toplum, simgesel anlatısının dışına çıkan şeyleri dışlama mekanizmasında olumsuz kodlar ve simgesel düzlem dışına iter. Rüyalar, bilinçaltının nesnesiyse, bunlar toplumun nesnesi olan “bilinç-üstüne” (binlice) çıkmaması gerekir. Bilinçaltından çıkarak bilinci şoke eden her türlü imgeselliğe şarkı sembolik dizge, kodlanmamış olan sinyali/imgeyi çıktığı yere geri gönderir.

Written by Ercan Kaygısız

Mini Atonal

I.

-Kedi masörü olmaya karar vermiştim. Kedişimi her okşadığımda, gevşeyip rahatladığını gördükçe ben de zevkten eridiğim için.

– Birlikte yaşamak bir kabulleniş, bir boyun eğiş olduğu kadar bir direniştir de, dedi.

– Yazarlık hayatın geometrisini keşfetmektir. Fareler ve İnsanlar‘daki karakterin üzerimde yarattığı etkinin nedeni içimdeki gerçekliğidir. Hayatımın gerilimini içimdeki ve dışımdaki farklı iki gerçekliğin gerilimi oluşturur, dedi.

II.

Şarap mantarının şişeden çıkarkenki sesi duyuldu. Boş bardaklara dol şarap dol, dol şarap dol. Sigaram nerdesin? Hiç bile düşkün olmadığım halde diye geçti içinden. Bir dizi harf sanki seyretti bir trenin geçişini. Çuf çuf tüttü ilk nefeste. O ara hiçbir ses işitmedi keyfinden.

III.

– İşte bence Zen eylemleri istediğimizi o anda gerçekleştirmektir. O anda, ertelemeyerek.

– Rüyada geçen zaman hangi zamandır?

– ( Ayağa kalkarak ) Bizler değişime hizmet ediyoruz. Kader çarklarının dönmesine yani. İnsanlar neden rahat hissetmek isterler, düşündünüz mü? Peki, neden stresliyiz? İçimizden biri ve o ben olabilirim dikkat! Onun yerinde olsaydım… Siz de başkalarının yerinde olmak ister miydiniz? Herkes değişmek istiyor. Siz de istiyorsunuz, değişmenin bir yolunu arıyorsunuz. Gerginsiniz, streslisiniz. Kendini sevememe mutsuzluğu… İdeal yalnızlık müşkülpesent hastalığı.

IV.

Tabakasını açtı, çıt etti tabaka. Döke saça biraz tütün sardı. Kedi geldi, kucağıma çıktı. Yumuşak tüylü şey oracıkta yattı.

V.

– Ben bir erkek olsaydım şayet, diz çöküp ellerinizden öperdim madam! Fakat biliyorum ki siz Akdenizli bir serseriyi tercih ederdiniz.
Muhteşemsiniz.

– Bu çılgın fikirlerde nereden geliyor aklına bilmem ki! ( Hep acıyarak bakardı gözleri)

– Tutkularım bir çocuk doğurmamı engelliyor. ( Sanki bir bardak düştü yere, cam kırıldı)

– Dünyanın sonu gelmiş gibi. Yapacak hiçbir şey yok.

– Sence dünyanın anlamı ne? Yaşamak yani? Bütün bu hayat ne?

– Güzel pişmiş lezzetli bir parça et, kırmızı şarap ve güzel bir kadın!

– Her rengin kendine özgü bir gizemi var: yatay çizgiler soğuk, dikey çizgiler sıcak.

VI.

Yağmuru seviyorum. Ak beni yağmur ak beni yağmur ak beni yağmur beni akk beni ak beni akakla beni ten beni su beni al beni götür beni yağmur. Salla beni sallayın beni derin uykum için.

Written by Saliha Yazgaç