Archive for the ‘ philosophy ’ Category

Adalet ve Kalkınma Arasında Sıkışmış Hissi Kanılar, Spekülatif Önyargılar

Image
Hani gündemde ODTÜ ve ODTÜ öğrencileri varya; başbakanı protesto ettiler diye “Mayaların koparması beklenen kıyameti” üç bin küsür polisin koparttığı kampüse ilişkin haberler günlerdir gündemden düşmüyor ya dün akşam Fatih Altaylı’da programını bu olaya ayırmış. Ülke yeniden yetmişlere dönecek, şiddet baskıyı doğuracak diye bir telaş bir telaş içinde imiş söylediğine göre ve fakat bir o kadar sorumsuz bir o kadar sorumluksuz bir zat olaraktan nadide kanaat toplumuna bir kanaat daha düğümlemekten öte gidilemiyor programcağızında. Kanaatlerden imajlara bir televizyon ekranı henüz icat edilmedi ne yazık ki. Saf düşüncenin hizmetinde bir video-televizyon. Devrimlerin yayınlanacağı bir eşik ekran.

Bir türlü doğru sorular sorulamadığından mıdır yoksa devlet aklının hakim kalıplarının en içlerimizi en iç gözlerimizi kör kötürümlettiğinden midir, öğrencilerin ne yapmaya çalıştığı, neden yaptığı, derdi anlaşılamaz kaldığı gibi Allah’ın eksikliğini göstermesinin özellikle başbakanca hiç mi hiç istenmediği polislerinse o kadar masum addedildiği, sevildiği, korunduğu toplum epiydir dilinden düşürmediği şu bi çektirin gidin lafını onlara e-de-me-yor.
Doğru sorular hiçbir zaman sorulmadı, okullarda eğitmenler tarafından, kendi verdikleri ödevleri hazırlasın istiyorlar, köle eğitilenler tarafından. ( Deleuze, Bergsonculuk) Jacques Rancière’de bu köle eğitimin farkında olanlardan ve bu anlamda Nietzsche’nin vantriloğu.

Neyse bunlar sorun olarak önümüzde dura dursun, şu bir türlü ne idiğü anlaşılamayan öğrenci varya, biraz onu konuşalım. Kimdir bu protestocu öğrenci?
Türkçe’nin azizliğinden midir nedir, öğrencinin her zaman öğrenen olduğu dolayısıyla bilmediği, bilisiz bir insan olduğu kabul edilir. Bir gün o da öğrenecektir elbet, hele okulunu bitirsin, iş güç sahibi olsun o zaman ne yapacaksa yapsın denir , işte o gün reşit olduğu gündür öğrencinin pek iyi bildiğimiz gibi! Ev-okul-hastane-hapishane, fabrika, kışla nereye gideceksin ey öğrenci? Çıkış yok , her yeri yakmalı, her yeri direniş uzamı kılmalı belki de. Nostalgia’da deli denilen Domeniko işe kendini yakarak başladı.

Image

Yetişkinliğin cesaretten neler alıp götürdüğü bilgisiyse gizlenir. Yetişkin olmak demek zaten biraz da budur; yerleşik, oturaklı ve değişime, yaratıcılığa ve hayal gücünün dürtmelerine çoktan sırtını dönmektir. Düş gücü iktidara. Hala anlamını koruyan bir cümle. Bir söz ya da bakış. Sistemden minör kopuş denemeleri.

Orada protesto gösterisinde bulunan öğrenci ise gençliğin, dinamikliğin, atikliğin enerjisini hayalgücünün, yaratıcılığın ve de adaletin ve de başka türlü bir hayatın mümkün olduğunun inancıyla birleştiren has kişiliktir. İman sahibidir çünkü ve insan sadece Allah’a iman etmez, öyle değil mi? Walter Benjamin, devrimcinin ve ezilenlerin geleneğinden söz eder hani. İşte devrimci öğrenci de ODTÜ’deki örneğinde olduğu gibi ezilenlerin geleneğine eklemlenmiş oluyor ve aynı zamanda bir geleneği de kuruyor. Hem bir akış meydana getiriyor hem de benzer başka akışlarla buluşuyor. Halbuki tartışma gündemleri, haber gündemleri, medya bu tür olayları sanki günlük şeylermiş, hiç beklenmeyen bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış gibi sunuyor.

İnsanlar şaşırıyor, Allah Allah, Göktürk uydusunu uzaya göndermeye gidenn Tayyip Erdoğan’a bu protesto da neyin nesi diyor? Haklılar, çünkü onlar hakikaten her yeni güne yeniden doğuyormuş gibi başlamayı gerçekten başarabilen, gerçekten Uzak Doğunun yoga tekniklerine falan taş çıkartacak cinsten yaşama sevinciyle dolu insanlar, sinir oluyorum onların bu her şeyi unutabilme kabiliyetlerine! Unuttuklarından zira AKP hükümetinin hükümet ettiği dönem boyunca hem öğrenciler hem de emekçiler üzerinde uyguladığı şiddeti sadece ODTÜ değil, diğer üniversitelerde de hatırlayan protestocu öğrenciler de iyi aile çocuklarının, tek iman sahibinin kendileri olduğunu zanneden iman tüccarlarının, dindar ve dindarilerin, pek vatanseverlerin hışmına uğruyorlar. O zaman biz de hatırlatalım: AKP hükümet ettiği dönem boyunca pek çok öğrenciyi göz atına almış, kah KCK ile bağlantılandırmış kah örgüt üyeliği ile suçlamış ve hapsetmiştir. Kadınlar üzerinde baskılar artmış bir de kürtaj tartışması ile taçlandırılmıştır kadınlar üzerindeki tahakküm.

Image

Açılımlar, gerçekten açılım yapılmak istenmediğinden bir bir bizlerin üzerinde patlamış her geçen gün etrafımızdaki görünmez duvarlar kalınlaştırılmıştır. İşte o ne yaptıklarını anlamıyoruz dediğiniz öğrenciler bu baskıları hiç unutmadılar ki, hep hatırladılar ve etraflarındaki görünmez duvar onlara o kadar çok hatırlatılıyor ki ülkede onlardan başka pek az insan yeter artık yeter diyor. Açlık grevlerinin olduğu dönemde, Roboski’de Kürtlerin katledilişinde, işçilerin güvenliği görmezden gelindiğinde velhasıl adaletin ve demokratik hakların her görmezden gelindiğinde ilk önce bunları hatırlayan ve hayır diyenler protestocu öğrenciler olmuştur. Bu yüzden de hükümetler ve halklar tarafından en çok eleştirilip aşağılananlar olmuşlardır; çünkü genel zihniyet onların haklılığını asla kabul etmek istemez.
Recep Tayyip Erdoğan’ın ölüm orucundakiler hakkında söylediği sözlerin aymazlığına ne demeli? Başbakan bir taraftar gibi davranıyor; kendi partisinin taraftarı ve bu fanatik karakter kendisine ve partisine karşı yapılan pek çok eleştiriyi adeta bir parti fanatiğinin dar ufkundan algılıyor. O çapsız algılamanın tezahürü olan olmadık yargılarını da “ben yaptım oldu!” diyenlerin özgüveni ile olur olmadık dile getiriyor.

Bir ülke, bir vatan, bir millet olabilmenin acı mı acı bedelleri. Ancak ilişkisel düşünmeyen ya da faydacı amaçları için ilişkiselliği reddeden bir anlayış bu acı tarihi ve onun uzantılarını görmek istemez. Çeşitli manevralarla kendi tarihini yazmak ister, tüm egemenler gibi. İlişkisel ve tarihsel düşünümün reddi bu coğrafyada gündelik politikanın yöntemi olarak iş görmektedir. Öyle olduğu içindir ki coğrafyamızda kendilerini Türk, Çerkes, Kürt, Ermeni, Süryani vs. olarak tanımlayan bütün yurttaşlara karşı daha iyi bir yaşam hakkı ve imkânı, toplumsal barış ve adalet, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık statüsünde fark yaratacak gereklilikler konusunda sorumsuz davranılmaktadır. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılan bu ülkede Kürtlere karşı sindirme politikalarından vazgeçilip hak ve özgürlükler temelinde meselenin ne zaman ele alınmaya başlanacağını bilmiyoruz. Dahası bu talebin yalnızca Kürtlerden geldiğini düşünmek de ayrıca bir görmezlikten gelmedir.

Image

Türkiye coğrafyasında Kürtlerin dışında da hem Kürtler ve hem de ülkenin geri kalanında kendilerini her nasıl tanımlıyorlarsa tanımlasınlar herkes için eşitlik, demokrasi isteyen pek çok kesimden pek çok birey var.

Coğrafyamızın pek çok yarası var. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılırken, görmezden gelinen iç mihraklı bir terörün işçilere karşı yaşatıldığına ne diyeceksiniz? İşçilerin bir iş kazasında ölmediği bir günümüz geçmiyor! AKP neden bu sayısız işçi kıyımı karşısında bu kadar sessiz? AKP hükümetinin kendisinden önce hükümet eden diğerleri gibi anayasal güvenceye kavuşturulmak ve demokrasiyi bir kültür haline getirerek güçlenmeyi sağlamak üzere ne Kürt meselesini ne de işçi güvenliğini öncelikleri arasına almadığı açık. Bu kalkınma ideolojisinin bedelidir desek yanılmış olmayız.

Kalkınma halka rağmen hamleler içerir çünkü. Ülke içinde barış, refah, denge, eşitlik gözetmez. Ülke içinde feda edilenlere rağmen ve o fedalar sayesinde dünya ölçeğinde verilen bir yarıştır. Adı “büyük devletler” arasında anılsın diye göstermelik bir “ilerlemenin” asıl taşıyıcısı olanlar ülke içinden ölmesine karar verilenler ve bu ölümlerin sorumluluğunu hiçbir şekilde taşımayanlar da hükümet edenlerdir. Ülkenin ilerlemesi için ölmesine karar verilenlerin bazıları gerçekten kanları akarak ölürler: İşçiler, Kürtler, öğrenciler ve pek çok hak mücadelesi verenler bunlar arasında sayılır. Bir de ölmeden ölenler, yaşayan ölülere dönüştürülenler var ki bir başka ölümün taşıyıcısıdırlar: yoksullar, henüz ölmemiş işçiler, kadınlar, çocuklar ve karar alma mekanizmalarından dışlanmış her kesim yani bütün kenardakiler de bu sınıftandırlar.

Kalkınma sanayi devriminden beridir ölüsevicidir. O zaman kalkınmayalım mı? Belki de adalet ve kalkınma arasındaki ters orantıyı daha tarihsel ve ilişkisel olarak tartışmak gerekmektedir. Zira kalkınma ne oranda dert edilirse adalet o oranda gündemden düşmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç bu tür bir pratiktir. O halde adalet ve kalkınma arasındaki dengenin başka ne şekillerde kurulabileceği üzerine çalışmak ve düşünmek gerekmektedir. Böylece spekülatif önyargılarımızın ve hissi kanılarımızın ötesine geçilebilir.

Image
Written by: Saliha Yazgaç

Redacted by: Mehmet Oruç

Advertisements

Varlık ve Gölge

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”  William Morris
***

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishaneler, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

”Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009) Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç

Mezarsız Ölüler -II

Nihilizmin Kıyısında

Zaman mı bizi yaşar, biz mi zamanı yaşarız? Bir yanda gündelik hayatın nihilizmi içinde ağır ağır batıyor olduğumuz gerçeği var. Nihilizm derken, nihil, bir değil-varlık’ı değil, ama bir hiçlik değerini söylüyoruz. Yaşam, değersiz kılındığı ölçüde bir hiçlik değeri kazanır. Nitekim gündelik hayat sıradanlaşmış, yeknesak, doğallaşmış yaşantılara gönderir bizi. Böyle gelmiş böyle gider pek yaygınlaşmış bir deyimdir gündelik hayatımızda. Otobüste, bakkalda, okul önlerinde, arkadaşlar arasında, alış verişte pazarda belki de günü kurtarmaya elverişli olduğu için, kolaycacık başımızdan savarız dertlerimizi: aman böyle gelmiş böyle gider. O halde, gündelik hayat, zamanın ne getireceğinin büyük olasılıkla bilindiğinin bilincidir. Ne de olsa çerçevesi belli hayatlarımızın, zamanın kimler için nasıl akacağı belli, biliniyor. Zaman, içine doğduğumuz hayat, bizden, öncekilerin zamanına dâhil olmamızı ister. İşte hayat budur, der. Gündelik hayatın tehlikesi budur, unutkanlık yaratır zihinlerde, her şeyi doğallaştırır, gerçekten böyle gelmiş böyle gidecek zannederiz hayatı. Hayat denilenin aynı zamanda bir mücadele alanı olduğunu unuturuz ya da hiç farkına varamamışızdır. Çünkü kuşatılmışızdır. Çünkü devletin ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, zorunlu çalışmanın demir kafesi içinde binlerce Gregor Samsa olarak dolaşırız. Ve gündelik hayatta öğrendiklerimiz, düzenin çıkarlarının, bizim hepimizin çıkarları olduğunu  fısıldar bize. Öyle zannederiz. Hâlbuki gündelik hayat, modern ve kapitalist ilişkiler üzerine kurulmuş, iktidar ağlarından oluşmuş ve kapatılmalarla örülmüş bir hayattır: “gündelik rutinlerin içine iyice daldığımızda, olup bitenlerin anlamı üzerinde pek durup, düşünmeyiz; hatta özel deneyimimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, bireysel olandaki sosyal olanı, tikel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız hiç olmaz” der Bauman (19).

***
Çalışma ile üretkenliği bir birine karıştırmış bir sanayi toplumunda, üretme zorunluluğu her zaman yaratma arzusunun düşmanı olmuştur. Sabahın altısında yataktan kalkan, banliyö trenlerine koşturan, makine gürültüsüyle sağırlaşan, üretim bandının hızıyla, yaptığı mekanik hareketlerle ve sayısal denetimlerle bitkin düşen, duyarsızlaşan, gün sonunda yorgunluk ve sersemleme içinde kalabalığın tıpkı son ayini yapar gibi bir araya geldikleri garlara, hafta içinin cehennemi ve hafta sonunun zavallı cennetinin başlangıcı olan bu katedrallere fırlatılan bu insanda, insani kıvılcımdan, yani olsa bir yaratıcılıktan, ne kalır geriye… Gençliğin baltalanan enerjisinden, yaşlılığının kanayan yaralarına kadar, hayat her yönde zorunlu emeğin darbeleri altında can çekişiyor (Vaneigem,  60). Peki, böyle yaşamak yazgımız mı? Gündelik hayatın ne getireceği bu kadar belirli mi? Ya değişim? Bireysel ve toplumsal bir değişimin imkânını nerede aramalıyız? Bu nihilizme kafa tutabilecek, onu alt edecek bir var oluş tarzı yok mudur? Zaman ve hayatın yeniden kurulabilmesinin, zamanda böyle bir delik açabilmenin olanağı nedir? Şairin o gizli bildiği nedir? Şairin direndiği o mutlak nedir? Akıldır o mutlak Descartes’dan beri. Aydınlanmanın evrenselci değerleridir. Ve bu değerler hayatın kurulabilir olduğu gerçeğini unutturmaya çalıştığından beridir ki bir mite dönüşmüştür kendisi de. Modern zamanlar, Foucault’un gösterdiği gibi, bilgi ve güç ilişkilerinin iç içe geçtiği, aklın ve bilimin sözde aydınlanma adına insanlığı olmadığı kadar yozlaştırdığı bir süreç ortaya çıkarmıştır. Bauman’a göre, modern zamanlardaki insani etkileşim iki ilkenin baskısına teslim olur: eşdeğerler mübadelesi ve armağan ilkesi (a.g.e: 102). Eşdeğerlerin mübadelesinde söz konusu olan özçıkardır : “kişi her şeyden önce başkasının ihtiyacına karşılık, verdiği hizmetler için adil bir ödeme alıp almayacağı kaygısıyla hareket eder. Kişi eşdeğerin ne olduğuna ilişkin pazarlığa tutuşur. Mümkün olan en iyi anlaşmayı sağlamak ve işlemi kendi yararına halletmek için elinden gelen her şeyi yapar”. Armağan ilişkisinde ise durum bütünüyle farklılaşır. Bu ilişkide eşdeğerlilik kavramı geçersizleştiği gibi, ötekilerin ihtiyaçları ve hakları eylem için esas güdüdür : “en saf haliyle, armağan tamamen çıkarsızdır ve alıcının niteliğine bakılmaksızın verilir. Çıkarsızlık hiçbir biçimde hiçbir karşılığın olmamasıdır. Sahipliğin ve mübadelenin olağan ölçütleriyle değerlendirildiğinde, saf armağan saf bir kayıptır; bir kazanç varsa o da kazanç mantığına ters gelen ahlaki anlamdaki kazançtır” (a.g.y.:103). Armağan ve mübadele seçimi günlük hayatta iki ilişki biçimi şeklinde tezahür eder: kişisel ilişki ve kişisel olmayan ilişki. Armağan güdüsünün ağır bastığı ilişkileri kişisel ilişki, mübadele ilişkisinin ağır bastığı ilişkileri ise kişisel olmayan ilişkiler olarak ayırırız. Bauman’a göre, duygu, kişisel ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası iken, kişisel olmayan ilişkilerde böyle bir özelliği kalmamıştır. Gündelik hayatımızın büyük bölümü işte bu kişisel olmayan ilişki ağlarınca örülmüştür. Ve yine Bauman’a göre ilişkilerimizin geniş bir bölümünün kişisel olmayan bir bağlamda yürütülmesi yüzünden, kişisel ilişkilere duyulan ihtiyaç çok şiddetli ve acildir. “derin ve bütünlüklü” kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni, doktorumun hastası ve birçok yerde birçok başka bir şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek zorunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekânlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki, ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben – gerçek, hakiki “ben”- kimim? ( Bauman, 110). Weber, “hayat yaşanmaya değer midir ya da ne zaman yaşanmaya değerdir” diye sorraken bir yandan da bizler için tek ve en önemli sorunun, Tolstoy’un sorusu olduğunu hatırlatır: “ Ne yapacağız ve nasıl yaşayacağız?( Weber-Sosyoloji Yazıları,139). Bauman’ın mübadele ilişkisi olarak tanımladığı, Habermas’ın yaşama evreninin sömürgeleştirilmesi olarak tanımladığı araçsal aklın çıkara yönelik eylemine yazgılı mıyız? Çıkarı olmayan edim yok mudur? Bu sorular bizleri yeniden “adil ve iyi bir yaşamın olanağını” araştırmakla karşı karşıya bıraktığı için yaşama etiğimize ilişkin de sorulardır. Günümüzde Alain Badiou bu etik meseleler üzerine çok kafa yoran düşünürlerden birisidir. Badiou, bizden, evrensel olarak tanınan bir insan öznesinin var olduğunu ve doğasından kaynaklanan haklara sahip olduğunu varsaymamızı bekleyen bir etiği eleştirir. Bu etik insanı bir kurban olarak tanımlamaktadır. İnsan kendini bir kurban olarak tanımlama kudretine sahip bir varlık olmakla birlikte ölümsüzdür de. İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, insanın ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için bu ilkeden başlamalıdır ona göre: Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez. Ve her insanın-olağan ya da olağan üstü koşullarda, önemli ya da tali hakikatler için, öngörülemez biçimde-bu ölümsüzlüğe ulaşmaya muktedir olduğunu biliyoruz. Her halükarda özneleşme ölümsüzdür ve insanı insan yapar. Bunun ötesinde yalnızca biyolojik bir tür, hiç de cazip sayılamayacak “tüysüz bir iki ayaklı” vardır (Badiou, 2004:28) Bu ideolojik etik çerçevesi reddedilmeli ve olumsuz kurban-insan tanımına taviz verilmemelidir. Dolayısıyla insan 1- olumlayıcı düşüncesiyle, ulaşmaya muktedir olduğu tekil hakikatlerle, onu hayvanların en dirençlisi ve en paradoksalı kılan Ölümsüz ile tarif edilmelidir. 2- Kötüyü tanımlarken, iyiye ulaşma yönündeki pozitif yeteneğimizden ve dolayısıyla imkânlar karşısındaki sınır tanımayan tavrımızdan, varlığın muhafazası da dâhil olmak üzere muhafazakârlığı reddedişimizden yola çıkmalıyız. 3- Genel olarak etik diye bir şey yoktur. Sadece -son kertede- bir durumun imkânlarını sorguladığımız süreçlerin etiği vardır. Bu haliyle etik Özne’nin kimliği üzerine ve kurban kimliği üzerine kurulmaz.

***

Etik, Badiou’ya göre başından itibaren ötekinin etiğidir. Ötekine açınılan başlıca kanaldır ve kimliği/ özdeşliği farklılığa tabi kılmaktadır (Badiou 2004: 32). Badiou’ya göre, ölümsüz oluşumuz, hakikat kapasitemizle belirlenir: bilim, aşk, siyaset ya da sanat kapasitemiz olarak hakikat kapasitesi. Etik de bir şeyin etiği olarak siyasetin, aşkın, bilimin ya da sanatın etiği olabilir. Aslında tek bir Özne de yoktur. Ne kadar hakikat varsa o kadar özne, ne kadar hakikat usulü varsa o kadar öznelik tipi vardır. (Badiou 2004: 41). Badiou dört öznellik tipi belirliyor: siyasi, bilimsel, sanatsal ve aşki öznellikler. Her insan – hayvan, verili bir hakikate katılarak, bu dört tipten birine dâhil olmaktadır. İnsan, henüz olmadığı ölümsüz olmaya belli bir anda bedeni, yetenekleri ile sahip olduğu ne varsa onlarla bir hakikatler yoluna koyulmaya çağrılır. Birini, bu özne oluşumuna çağıran her neyse, onun fazladan bir şey yani durumlar ve durumların içindeki alışılmış davranış biçimleriyle izah edilemeyecek şekilde ortaya çıkan bir şey olması gerekir. Badiou bu duruma olay der. Bu olay bizi yeni bir varlık tarzına karar vermeye zorlar ve böylece kanaatlerden ayrılır (Badiou 2004: 51). Bu tür olaylara örnek olarak ise 1792 Fransız Devrimini, Heloise ile Abelardüs’ün buluşmasını, Galileo’nun fiziği yaratmasını, Hydn’ın klasik müzik üslubunu icat etmesini, kişisel bir aşk karşılaşmasını örnek verir. Bundan böyle durumu olaya göre düşünerek hareket etmek, özneyi yeni bir var olma tarzını icat etmeye yöneltir. Örneğin bir aşk karşılaşmasının etkisi altındayken eğer o olaya sadık kalmak istiyorsam bildik yaşama tarzımı ona göre yeniden işlemem gerekir. İşte bu olaya sadık kalma sürecine hakikat diyor Badiou. Ve bir hakikat bir kopuşla gerçekleşmektedir. Yani söylediği bir hakikatin esasında içkin bir kopuş olduğudur. Çünkü hakikat sürecini teşvik eden şey, olay, durumun egemen dili ve yerleşik bilgilerine göre hiçbir anlam taşımaz (Badiou 2004:52).

İşte bu hakikat sürecini taşıyan kişi öznedir. Yani özne hiçbir surette süreçten önce var olamaz. Bu şekilde tasarlanan öznenin psikolojik özneyle, Descartes’in kullandığı anlamda düşünümsel özne ile ya da Kant’çı aşkın özne ile hiçbir alakası yoktur. Badiou’nun söz ettiği anlamda bir aşkın özne, klasik ahlakçıların anlattığı anlamda âşık özne değildir (Badiou 2004:53). O özne, psikolojik özne kategorisi içinde değerlendirilen ve insan doğasının sahası içine, ihtirasın mantığı içine girer. Hâlbuki Badio’ca öznenin doğal bir ön var oluşu yoktur. Âşıklar, kendilerini aşan tek bir aşk öznesinin oluşumuna girerler. Aynı şekilde, devrimci bir siyasetin öznesi militan bir birey değildir ya da sanatsal bir sürecin öznesi sanatçı- deha değildir. Militan, bazen parti, bazen de başka bir yapı olarak o müstesna üretimin içine girer ve bu özne onu aşar. Onu ölümsüzlük mertebesine ulaştıracak olan şey, tam da bu fazlalıktır Badiou’ya göre. Sanatın özne noktaları sanat eserleridir ya da sanatçılar bu öznelerin oluşumuna girer ama yine de bu özneler onu aşar ve o işler sanatçısına indirgenemez (Badiou 2004:53): “ olaylar durumların indirgenmez tekillikleri, durum içinde yasa-ötesi olanlardır. Her sadık hakikat–süreci, bütünüyle icat edilmiş, içkin bir durumdan kopuştur. Hakikat-sürecinin yerel oluşumları (hakikat “noktaları) olan özneler, tikel ve kıyaslanmaz tümevarımlardır. İşte bir hakikatler etiğinden bahsetmek –belki de- ancak bu tür öznelerle bağlantılı olarak meşru olur (Badiou 2004:53). İnsan denen hayvanın normal davranışı çıkarının peşine düşmektir ki Spinoza’nın “varlıkta sebat” dediği budur diye de hatırlatır Badiou. Bu sebat, kendisini bildiği sürece “biri”ni yönlendiren yasadır ve ne ki hakikatin sınanması bu yasa kapsamına girmez. Duruma ait olmak herkesin kaderiyken diyor Badiou, bir hakikat öznesinin oluşumuna ait olmak ancak belli bir rotayla, kalıcı bir kopuşla ilgilidir ve bu oluşumun o basit benlik sebatına nasıl birleşeceğini bilmek zordur. İşte bu bileşim ilkesine de tutarlılık diyor (Badiou 2004:55). Örneğin aşığın, bir aşk öznesine kaydedilmiş olmasının sürekli sınanması içinde bütünüyle kendi olma tarzı bu tutarlılığa ilişkindir. Bu durumda birinin duruma ait oluşu çıkar ilkesiyle yani varlıkta sebat olarak belirlenirken, bilinenin bilinmeyene bağlanması olarak tutarlılık ilkesi öznel ilkedir ve çıkar- gözetmeyen çıkar olarak tezahür eder (Badiou 2004:57). Bu durumda tutarlılık ilkesi ile bağlı olan çıkar-gütmeyen çıkar, hakikat sürecini oluşturan, kendi içinde hayvani çıkarlarla ilgisi olmayan, bu çıkarların sürmesine kayıtsız kalan, kendini sonsuzluğa biçmiş bir sadakattir. Bir hakikatın içimden geçmesinin sebep olduğu o beni aşan fazla sayesinde kurucu unsurlarımı birbirine bağlarım. Ama bunun sonucu olarak, aynı zamanda da askıya alınmış, parçalanmış, hükümsüz kılınmış, kendi çıkarımı gözetemez/ kendime ilgi gösteremez(des-interesse) hale getirilmiş durumdayımdır. Çünkü etik tutarlılığın tanımı olan sadakate sadakat içinde, kendimle ilgilenip kendi çıkarlarımın peşine düşemem (Badiou 2004:58).

Notlar:

Badiou, Alain ( 2004) Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınevi.

Bauman, Zygmunt (1996) Sosyolojik Düşünmek, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Deleuze, Gilles (2001) ‘Üstinsan: Diyalektiğe Karşı’, Cogito, sayı:25, Nietzsche: Kayıp Bir Kıta.

Vaneigem, Raoul (1996) Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı, çev.  Ali Çakıroğlu, Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Written by:  Saliha Yazgaç

Images:

I.  Clyfford Still (1904-1980) 1947, Painting, oil on canvas.

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Makina-Oluş ve Arzu Üretimi

File:OvalConstruction-Schwitters,1925.jpg

I. 
İnsan bedeni nasıl oldu da böyle mekanik bir şekilde hareket eder hale geldi? Boş zamanlarında kendilerini kötü hisseden, dışarıdan bir buyruğa göre hareket etmeye alıştırılmış insanlar haline getirildi? Emir almadan bir adım dahi atamayan, her şeye bir gram bile düşünmeden itaat eden otomat bedenler çağındayız. Rimbaud’un ‘Ben bir hayvanım, bir zenciyim…’ sözünde olduğu gibi modern çalışma koşullarındaki öznelerde ‘ben bir makineyim’ demeye başlamıştır. İktidarlar zaten bu her şeye uysalca razı olan bedenlerin oluşturduğu kitleler üzerinde etkili olmazlar mı?
Zaman dahi artık sayılabilen, sıkıntıyla duyumsadığımız bir şey haline getirildi. Zaman ve çalışma birbirine sıkı sıkıya bağlı bir gündelik hayat sıradanlığını kutsamakta. İşe veya çalışmanın gerçekleştirildiği herhangi bir şeye geç kalanlarda ya cezalandırılır ya da dışlanır. Denetim çağımızın kuralları böyle işliyor. Auschwitz kampının girişinde de zaten çalışma insanı özgürleştirir ‘Arbeit macht frei ‘ yazılı değil miydi? Günümüzde bu faşizm daha ince tekniklerle varlığını sürdürmekte. Artık çalışma alanlarındakiler de birbirlerini denetler hale gelmiştir. En kötüsü de bu olsa gerek. Dayanışma ve paylaşmanın yerini, bu kötücül çağda rekabet ve hırs alıyor. Daha fazla mala sahip olma duygusu üzerinden insanların kendi metalaşıyor ve yaşama yabancılaşıyor.

II. Yabancılaşma

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum. İhtiyarlar yurdundan bir telgraf aldım: ‘ Anneniz öldü. Cenazesi yarın kaldırılacak. Saygılar,’ diyordu. Bundan pek bir şey anlaşılmıyor. Belki dün ölmüştür.”    [1] diye başlayan Camus’un Yabancı romanındaki karakterin sözlerindeki gibi bir nedensizlik tüm yaşama sızmış bulunmakta. Bu nedensizliği, iyi niyetli bir aklı dışılığa işaret etmesi anlamında olumlu bir gelişme olarak kabul edebiliriz. Yabancılaştırılma yerine, kendi arzusuyla yabancı olmayı seçmek bir tür erdem olarak görülebilir. ‘Yapmamayı tercih ederdim’ diyen Melville’nin Bartleby adındaki anti-karakterini de bu anlamda değerlendirebiliriz. Bu durumda yabancı olan ve deliren bütün bir toplumdur. Camus’un Yabancısı ve Melville’nin Bartleby’si toplumu sağaltan tekilliklerdir.

“Bartleby hasta değil, hasta bir Amerika’nın hekimi, Medicine-Man, yeni İsa ya da hepimizin kardeşidir.” [2]

III.

İşe yetişmek ya da işin bitmesini beklemek için saatlere bakılıyor, saat tik takları makine gürültülerine karışıyor. Godard’ın British Sounds (1970) filminin açılış sekansında bir otomobil fabrikası olanca gürültüsüyle gösterilir. Arka fonda ise işçilerin bu gürültüden duymalarına imkân olmayan Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu (1848)kitabından pasajlar okunmaktadır. Bu durum işçilerin kendilerinde farkındalık sahibi olmalarının ne kadar zor olduğunu açıklamaktadır. Bu zorluğa rağmen yine de kendilerinde bu gücü keşfetmekten başka şansları yok.

 

IV. Temsil 

Toplumun her kesiminin ( maddi ve maddi olmayan emek sahiplerinin) katılımına açık bir çokluğun bileşenleri olarak işçilerin elinde kendi otonom güçlerinin farkına varırlarsa ‘işi reddetme’ ve ‘kendini değerleme’ seçenekleri bulunmaktadır. Bu iki seçenek daha çok 70’lerin İtalya’sında Hardt ve Negri tarafından kuramsallaştırılmıştır. Buna dayanak olarak da Deleuze ve Guattari’nin 1972 ‘de Anti-Oedipus’la başlayarak geliştirdikleri arzu üretimi mefhumu önemli bir yer tutmaktadır. Foucault bu kitabı, yazdığı önsözde faşist olmayan bir yaşama giriş klavuzu olarak nitelemiştir. Yaşamı güçten düşüren nihilizmlere karşılık, arzu üretimi yaşamın yaratıcı güçlerini olumlar. Tepkici olmak yerine kendinde üretkendir. Temsi dışı olan arzu, dış dünyanın bize sunduğu bütün işaretlere açık kılar kendini.“Temsilden kaçan şey, işarettir. Dışsal dünya işaret ettiği ve böylece güven verici birliğini, türdeşliğini ve hakikatli görünümünü yitirdiği zaman ilginçleşir. Ve bir bakıma dünya hiç durmaksızın işaret eder ve işaretlerden ibarettir- yeter ki onlara duyarlı olunsun. “ [3]

Çalışma hayatının sıradanlığı içersindeki uysal beden ya da bedenler kendi arzularının gücünü duyumsayıp, işi reddederse bir şeyler değişebilir. Bu biraz da tekil bir bireyin kendi kendisiyle zorlu bir mücadelesi sonunda oluşacabilecek bir durumdur. Toplumsal özgürleşme gerçekleşmediği sürece de bu kendini gerçekleştiren bireyin üzerinde sürekli bir baskı oluşacaktır. Bu anlamda tekil kurtuluşlar ve özgürleşmeler sürekli bir toplumsal denetim altındadır. Özgürleşen tekil bedenlerin yan yana gelmesiyle oluşacak olan çoklukların herhangi bir siyasi parti ve ya sendikaya ihtiyacı yoktur. Çok rahat bir biçimde kendi adlarına konuşabilirler, temsil edilmeleri gerekmez. Etik olarak da herhangi biri adına konuşmak ve O’nu temsil ettiğini iddia etmek en büyük ahlaksızlıktır.

“Elimizden geleni ardına koymayarak kargaşa çıkarmak istiyoruz, der öğrenciler, ama nasıl? Kendi başınızın çaresine bakın der SE, Debord’un yıllar önce yazdığı bir şeyi hatırlatarak: ‘ Devrimci bir örgüt şunu hiçbir zaman aklından çıkarmamalıdır: Amaç insanların liderlerin konuşmalarına kulak vermelerini değil, kendi adlarına konuşmalarını sağlamaktır.” [4]

V.

Deleuze ve Guattari itaatkâr ve hiyerarşik bedene karşılık, arzularıyla hareket eden organsız beden kavramını geliştirirler. Bu organsız beden heyecan ve oyun duygusuyla yaşama renk katar ve kendi yaratıcı tekil gücünü olumlar. Ele geçirilmesi, kodlanması ve adlandırılması zordur, çünkü sürekli kaygan bir zemin üzerinde oluş halindedir. Her an bir şeye dönüşür ve izini kaybettirir. Sermayenin yersiz yurtsuzlaştırıcı akışları ile arzunun yersiz yurtsuzlaştırıcı akışlarını burada ayırmak gerekmektedir. Sermaye daha çok kapitalist toplumsal kurumlar ile birlikte eni sonunda yerli yurtlulaşmaktadır. Arzu akışlarınının böyle bir yer yurt edinmesi demek gücünün azaldığı ve yok olduğu anlamına gelir.

       Kendi içimizde belirsizlik bölgeleri oluşturduğumuzda bir deneyim yaşarız. Bu deneyimin bilgisi otoritelerin ve bir amaca sahip olmanın bilgisinden çok farklı türde bir bilgidir. Çıkarsız ve beklentisiz bir bilgidir. Bir tür kendinde tekil akışkan arzuların serbestçe devinmesi. Başka bir deyişle kendi üzerimizde bir güç uygulamaya başlarız. Bu kendimizde sonsuz küçük kıvrımlar yaratmak anlamına gelir. Kendimizi böylesi anlarda oldukça neşeli olarak gözlemleyebiliriz. Çünkü kendi içimize eğilerek, hiç olmadığı kadar cesur bir adım atmış ve riske girmişizdir.
“Blanchot ile konuşma. Ona şöyle diyorum: İç (sel) deney (im)in onu doğrulayan ne bir amacı, ne de bir otoritesi vardır. Eğer bir otorite, bir amaç kaygısını ortaya çıkarttırırsam, en azından bir boşluk varlığını sürdürür. Blanchot, amaç ve otoritenin yargılamaya dayanan düşüncelerin gerekleri olduğunu anımsatıyor: Son durumda deney(im)in aldığı şekli betimleyerek bunun otorite veya hiçbir şey olmadan nasıl mümkün olacağını sorarak fikrimde ısrar ediyorum. Bana deney(im)in kendisinin otorite olduğunu söylüyor. Otoritenin kefaretini ödemesinin gerektiğini de ekliyor.” [5]
File:Masson automatic drawing.jpg

VI. Akıl, Delilik ve Hapishane


Çağın en büyük normalleştirme mekanizmalarından biri de akıl ve buna bağlı olarak yorumlayabileceğimiz davranışsal kodların üretimidir. Tüm bir toplumsal yapının zemininde bu rasyonellik algısı bulunmaktadır. Buna akıl düzleminde uyum sağlayamayanlarda deli damgası yiyip, şiddet ile kapatılmaktadır. Böylelikle toplumun geri kalanı üzerinde hizaya getirici bir mesaj verilmiş olmaktadır. Tarihsel açıdan delilerin kapatılması çok da eski olmayan bir fenomendir. Foucault XVII. yüzyıl sonrasına işaret eder.
“Deliler marjinal varlıklar olsalar bile tamamen dışlanmış değillerdi, toplumun işleyişine entegre olmuşlardı: Oysa, XVII. yüzyıldan sonra büyük bir kopuş meydana geldi: Bir dizi kiplik deliyi marjinal varlık olmaktan çıkarıp tamamen dışlanmış bir varlığa dönüştürdü. Bu kiplikler, kapatılma ve zorunlu çalışma gibi polis gücüne dayalı bir sistem oluşturuyordu.” [6]
Çalışma düzeni ve buna bağlı olarak devlet varlığını biraz da akılsal meşrulaştırmalara borçludur. Bu toplumsal düzenekte şiirsel esrikliğe yer yoktur. Daha fazla tüketim için, daha fazla üretim bu çağın sloganıdır. Nazi kamplarında da benzer bir trajedi yaşanmıştı. Rasyonel aklın nasıl da faşizan bir karaktere bürünebildiğine dair en açık gösterge bu kamplarda yaşananlardı. Lanzmann’ın Shoah’ı (1985)o günlere dair yapılmış en kapsamlı belgesellerden biridir. Milyonlarca insanı öldürmenin bile ne kadar rasyonel ve tekdüze bir olay haline gelebileceğini gösterir.
“Lanzmann’ın iletileri arasında en sarsıcı olanı ise kötünün akılsallığıdır ( ya da akılsallığın kötülüğü müydü yoksa?). Shoah’ı izlemenin bitmek bilmez azabı yaşanırken o korkunç, utanç verici gerçek giderek açığa çıkar ve o iğrenç çıplaklığıyla önümüzde gösteri yapar: Milyonlarca insanı öldürmek için ne de az silahlı adam gerekirmiş meğer.” [7]
       Akıl ve onun norm sistemi daha çok sıradan kalabalıklarda, yığınlarda bir salgın gibi yayılma özelliğine sahiptir. Bu yığınlarda herkes birbirine benzer, farklı olana yer yoktur. Sermayenin diliyle konuşur rasyonellik. Tapınma kültü vardır böylesi yığınlarda, sözgelimi daha çok parası olan daha güçlüdür ve ona itaat edilir. Çoğunluk birbirinin kuyusunu kazma ve delirmiş bir toplumsallığın eşiğinde saygınlık peşindedir.
Delilerin bir kimlikleri yoktur, onlar çalışmazlar. Bu yüzden toplum tarafından cezalandırılırlar. Geleneksel baskı toplumlarında ve giderek çağımızın modern toplumlarında aşırılık her zaman tekinsizdir. Bu düşünsel aşırılık olduğunda yasalar işin içersine girer. Hapishanelerin boş kalmaması ve diğerlerine korku vermek adına aşırılığa da ihtiyaç duyulur. Bundan kaçınmanın yolu sanırım kendi içimizdeki kıvrımları takip etmek olur. Herhangi bir hınç ahlakına saplanmadan kendi kendimizde aşırılık deneyimlerine girişebiliriz.
Zihindeki sınırları kaldırmak sürekli düşünülmeyen üzerine düşünmek ile mümkün görünüyor. Vazgeçilen, istenildiği halde yapılmayan şeylerin düşüncesini düşünerek. Bu düşünce bizi sınır duygusuna ve kapatma kurumlarına dek götürür. Kapatma kurumlarının mülkiyet ile olan ilişkileri, yoksul çoğunluğun korkusunu daha iyi açıklar. Bu kusursuzca planlanmış toplumsal agorada gedikler açmanın yöntemlerinden bazıları da zihinsel algıları açık tutmak ve bir zamanlar letristlerin yaptığı gibi şizo-gezintilere çıkmak olabilir. Walter Benjamin’de pasajlarda flaneur’in böylesi sürüklenircesine gezinmelerinden bahseder.
“ Sürüklenirlerken LE üyeleri bulduklarını yazmak, bulundukları yerin ‘psiko-coğrafyası’ dedikleri şeyin haritasını yapmak üzere buluşuyorlar, ayrılıyorlar, dağılıyorlar, birleşiyorlardı. Yeni sokaklar araştırıyorlardı, yani en eski sokaklar; sanki bildiklerini düşündükleri sokaklar, bağırlarında gizledikleri sırları anlamaya hazırlıksız oluşlarını yargılıyormuş gibiydi. Sürüklenme, can sıkıntısını formüle etmelerinin bir yoluydu: defalarca dolaşılan sokaklar.” [8]
Jarmush ‘un ilk filmi olan Permanent Vacation’da (1980) şehirde amaçsızca gezinen böylesi bir karakter anlatılır. Bu gezintilerde hedeflenip de gidilecek bir yer yoktur. Anlık duygulanımlar, yaratıcı düş gücü iş görür. Flaneur’ın, kapatılmadan önce sokaklarda keyifli bir biçimde gezinen delilerle bir ortaklığı vardır. Bu yüzden her ikisi de rasyonel toplumların ve çalışma ahlakının ortak düşmanlarıdırlar. Bir an önce tüm sokaklardan ve zihinlerden toplatılmaları gerekir. Yoksa bu bir virüs gibi diğer ‘normal’ insanlara bulaşacaktır.
Deliliğin bir diğer görünümü de, imkân dâhilinde olan şeylerin dışında imkânsız olanı aramaktır. Şehrin kıyısında, sözcüklerin ucunda, felsefe olmayan felsefede, estetik olmayan estetikte imkânsızı aramak. Hiçbir zaman ulaşılmayacağı bilinse de aramaya devam etmek. Tüm kapatmalara karşın bu arzu hep yeni delilerle devam edecek gibi.

Notlar:

[1] Camus, Albert (1958) Yabancı, çev. Samih Tiryakioğlu, s.7, İstanbul: Varlık Yayınları.
[2] Deleuze, Gilles (2007) Kritik ve Klinik, çev. İnci Uysal, s.115, İstanbul: Norgunk Yayıncılık.
[3] Zourabichvili, François (2008) Deleuze: Bir Olay Felsefesi, çev. Aziz Ufuk Kılıç, s. 54, İstanbul: Bağlam Yayıncılık.
[4] Marcus, Greil (1999) Ruj Lekesi: Yirminci Yüzyılın Gizli Tarihi, İngilizce’den çev. Gürol Koca, s.422, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[5] Bataille, Georges (1995) İç Deney, çev. Mehmet Mukadder Yakupoğlu, s. 72, İstanbul: Y.K.Y.
[6] Foucault, Michel (2006) Sonsuza Giden Dil, Fransızca’dan çev. Işık Ergüden, s.265, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
[7] Bauman, Zygmunt (1997) Modernite ve Holocaust, çev. Süha Sertabiboğlu, s. 254-255, İstanbul: Sarmal Yayınevi.
[8] Ruj Lekesi, a.g.y., 373

Written by Mehmet Oruç

Images

(I) Kurt Schwitters, Oval Construction, 1925
(II)  André Masson, Automatic Drawing, 1924.

Birikim  >>>

23/04/ 2011

Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”

Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşünceler

 Itır İnselbağgil‘in anısına 

        
 Ölüm her zaman erken, her zaman acele. Cemal Süreya ne kadar haklı her ölüm erken ölümdür derken. Itır’ın ölümü de öylesine beklenmedik ve erken oldu. Yaşadığı hayat gibi ölümüyle de şaşırttı bizi Itır: hesapsız kitapsız. Uysal, sinik, alışkanlıkların içinde şaşırtıcılığını ve heyecanını yitirmiş hayatlarımıza meydan okuyordu varlığıyla. Arzulu bir varoluştu onunkisi ve aşk ile yaşıyordu toplumun çöküntü içindeki değerlerinin karşısında. Itır, bir dava kadınıydı: öylesine cesur ve dirençli yaşadı. Bu ülkede, dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, toplumun dava insanlarına gösterdiği her türlü zorluğa, aşağılamaya, hakarete, dışlanmaya göğüs gerdi ve davasından vazgeçmedi. Alkolik olduğu için çok eleştirildi. Köpekleri sevdiği ve baktığı için çok eleştirildi. Kimileri için bir zavallı, kimileri için trajik bir hayatı vardı. Hâlbuki içinde yaşadığımız toplumda sergilediği hayat ve yarattığı manzara bir kadın için oldukça cesur ve güçlü olmayı gerektirir. Itır’da bu güç, kararlılık ve cesaret vardı. Esas sorun yaşadığı şehir, ülke ve dünyadaki pek çok ama pek çok, sürülerce insanın ne böyle yaşayan insanlara ne farklı hayatlara ne de dünyada var olan ve dünyanın dünyalığını var eden, ancak birlikte var olabileceğimiz başka canlılara değer vermemesinde gösterdiği kararlılıkta düğümleniyor. Bizden sonrası tufan mantığıyla, bencillik üzerine kurulu hayatlarımızda (kendimizden, kendi evimiz, kendi ailemiz, kendi çocuklarımız, kendi eşyalarımızın varlığı, dirliği, birliği ve güvencesinden başkaca her şeyi yok sayan), yaşamın başka değerlerine, başka canlılarına ilgisiz kalmaktan mütevellit kapalılığımız, gönlümüze, kalbimize, gözlerimize ördüğümüz duvarlar, bu modern körlük, bu modern pervasızlık Itır gibi dava insanlarının hayatını paha biçilmez bir değere dönüştürürken, geri kalanları katılıklarında hiçleştiriyor.

Bu minvalde, aklıma, kavrayışı düşük insanlarla yaşamanın ne kadar zor olduğu geliyor. Ne yazık ki kavrayışı yüksek bir toplum sayılmayız ve bu açıdan dünyada da yalnız değiliz. Herkesi birbirine benzetmeye çalışan bir toplumsal ortamdayız. Benzerlerin birbirlerini onayladığı, böylece kendisini, hayatını, yaşama biçimini anlamlandırdığı bir atmosfer yaşama ilişkin bilinmezliği, hayreti, kendimizi yaşar bulma şokunu ve belki yaşama ilişkin her türlü korkumuzu biraz olsun azalttığı için işlevsel oluyor. Fakat bu varoluş biçimi hayatı ve kavrayışı kısırlaştırıyor; yaratıcılığı öldürüyor, neşe üretemiyor, sevgi yeşertemiyor. Yılgın, bıkkın, nekes, hodbin ve bedbin, acımasız, sert, yaşamı onaylamayan bu ortam, sürprizleri, aykırılıkları, farklılıkları ile hayatı kucaklayan bir varoluş biçimi yaratamıyor.

Farklılıklardan korkmak ve hayatlarımızı farklı olanlardan korkmak üzerine kurmak hala ne kadar ilkel duygular üzerine yaşantılar geliştirdiğimizi gösteriyor. Farklılıkların reddi, imhası, yok sayılması toplumda ayrımcılığı üretip, besliyor. Bu yüzden geleneklere sımsıkı sarılınıyor, başka kültür ve düşünceler kolaylıkla horlanıp, yok sayılabiliyor. Kadınlar, eşcinseller, engelliler, alkolikler, yoksullar, çocuklar, hayvanlar, askerlik ve savaş karşıtları, HİV virüsü taşıyanlar… İçimizden birileri tarafından kolaylıkla tartaklanıp, yaşamları çekilmez hale getirilebiliyor. Bu listeye daha çok grup eklenebilir. Ancak toplum dediğimizde bu insanlardan meydana gelmiyor mu? O halde bu eziyeti birbirimize ediyor değil miyiz? Öyleyiz. Din, milliyet, gelenek, görenek, cinsel tercih, yaş durumu, eğitim seviyesi, ekonomik durum gibi çeşitli sermayeler arasındaki iktidar ilişkilerini, yaşamı nasıl yoksullaştırdığımızı anlamak için dikkatlice okumak gerekir.

 

Yaşamı üretmede, yaşama bakışta, insan olma halinde aynılık/aynılaşma bizleri başka hayatlara karşı öylesine kapalılaştırıyor ki bizden başka biçimde yaşayan ya da yaşamak durumunda kalan insanları bazen hiç fark etmiyoruz bazen de onları istedikleri biçimde yaşatmıyoruz ya da yaşatmamak için her şeyi yapıyoruz. Peki, başka olduklarını düşündüklerimizin hayatlarını çekilmez kılma ya da yaşamlarını ellerinden alma gücünü nereden buluyoruz? Bu soruya verilecek cevapta gizli ayrımcılığın kaynakları.

İçinde yaşadığımız dünya, iflas etmiş bir dünyadır, ekonominin diliyle konuşacak olursak. Etik olarak çökmüş olan bu dünyanın çöküşünün arkasında başka olanın, ötekinin sağlayacağı fayda dışında anlamsız olarak görülmesi, yok sayılması ve yaşatılmaması gerçeği yatar. Bu öteki bazen hayvanlardır, bazen eşcinseller, bazen yoksullar, bazen de varlığına tahammül edemediğimiz herhangi birisi ya da herhangi bir canlı. Türkiye’de özellikle sokak hayvanlarının varoluşu pek çok insan için anlamlı bir varoluş değildir. O yüzden, o insanlar için, sokak hayvanlarının ortadan kaldırılmaları gerekir. Nasıl ve neden ortadan kaldırıldıklarının bir önemi yoktur. Şimdi Bilge Karasu’yu anmanın tam da sırası. Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz isimli kitabında yer alan ‘Cinayetin Azı Çoğu’ isimli makalesine şu soruyla başlıyor: “24 Temmuz 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?” [1] Milliyet gazetesi, Bursa’da sokak kedileri ile köpeklerinin ortadan kaldırıldığı haberini vermektedir. Bursa’da 1747 köpek ile kedinin fırına atılarak yakılması söz konusu olmuştur. Ayrıca bu vahşet bir veteriner müdürü tarafından gerçekleştirilmiştir. Karasu, bu vahşeti “halkın sağlığını korumak gerekçesiyle, içleri sızlayarak yapmış (yaptırmış) olanların düşünce düzeyi konusunda aydınlanıyoruz ama bu aydınlanışımız, iyi niyetlerle işlenebilecek kıyımlar konusunda bizi uyarmazsa, bize yazık olur” diyor. Ve devam ediyor: “Birçok kişinin bu çalışmaları desteklemiş olması -aferin onlara- işlenen suçu hafifletmez, yaygınlaştırır” ( Karasu s: 52). Karasu’nun hepimiz için acilen gündemimize alması gereken en önemli kaygısı şu:

 

İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir “çözüm” olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi? (Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı? Ağaçlar hemen kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? kediler köpekler fırında yakılıverir). Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı bir “kolaylıklar cenneti”dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldürmekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?

Karasu, kedi ve köpeklere yapılanları yani yaptıklarımızı şöyle açıklıyor:

Her şeyden önce, üç ay içinde 1747 kedi ile köpeğin öldürülmesidir. Yani evcilleştirilmiş hayvanların… yani bizlerin, insanların, işimize yaraması için, binlerce yıl önce yolunu bulup, avından, kırından, dağından kopardığımız, kendimize alıştırdığımız, öğürleştirdikçe de canını da biz vermişiz gibi davranmağa kalkıştığımız hayvanların öldürülmesidir… Dostluğunu gördükçe… bizim de bağlandığımız ama bizden başkaları karşısında-işimize yarasın diye- yırtıcılıklarını sürdürmelerini istediğimiz; sevgiye, yakınlığa, insan dostluğuna alıştırdıktan sonra, şehirleşme sürecimizle yaşayışlarını büsbütün çıkmaza soktuğumuz halde (arabaların her gün çiğnedikleri, yüksek yerlerden düşenler ya da atılanlar, açlıktan ölenler düşünülsün) gene de yanımızda üremesi, üremekten vazgeçmemesi karşısında başımızdan nasıl defedeceğimizi bilemediğimiz hayvanların…

Çocuklarımıza onların bu yeryüzündeki ortaklarımız (yalnız duygu ortağı değil, çıkar ortağı da) olduklarını öğreteceğimize, eskinin umacıları yerine koyuyor, kendilerinden korkulacak canavarlar diye gösteriyoruz onları. Her kuşak bu temel korkuyu bir sonrakine de aktarıyor. Onları sevmekle kazanılabilecek dostluğu öğreteceğimize çocuk kafalarında düşmanlıklar yaratıyoruz. Daha kötüsü, gücümüzü onlara karşı kullanmağı, ucuz, kolay üstünlükler yaşamağı pek küçük yaşta öğreniyor, öğretiyoruz. Kediden köpekten korkulur (ısırır! tırmalar!); acıktığı için sana yanaşırsa kedi köpek kovulur; kovmakla da kalınmaz, çığlıklar atılır ( bu düşmanlık karşısında kendini koruma içgüdüsünün hala sürüp gitmesine de edilmedik laf bırakılmaz!); canlıların bu yeryüzündeki dengesinden habersiz insanlar karşısında, cırnağı ile dişinden başka silahı olmayan “parya”lar yaratılır. Sonra bunlar, şu ya da bu biçimde, öldürülüverir. Yapılan, “toplu” değilse de, taksit taksit bir “topluca” kıyıma gidilmesidir. Gerekçe kutsal: insan sağlığının korunması. Gerekçe bu olunca, başka kıyımlardan, kıyalardan bizi alıkoyabilecek nedir?” ( Karasu s 52–53).

     Evet, gerekçe, insan sağlığının korunması, insan faydasının sağlanması, insan şusu ya da busu olunca başka hayvan kıyımlarından, başka kültür kıyımlarından, başka yaşama biçimi kıyımlarından bizi alıkoyabilecek olan nedir? İki büyük dünya savaşı görmüş, bu süreçte insan aklını son derece zorlayan faşizmin ürkütücü deneyimlerini yaşamış ve hala yaşamakta olan bir dünyada ayrımcılığın insan yüreğini sızlatan örneklerini gördükçe umutsuzluğa kapılmamak işten bile değil. Hesabı hala verilememiş bu acılar, toplumsal belleklerde unutturulmaya çalışılıyor. Ulrike Meinhoff demişti, hatırlarsınız, üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim diye. Ama bizler öfkelenemiyoruz bile. Üç maymunu oynuyoruz: görmedim, duymadım, bilmiyorum.

Itır, hayvanların uğradığı ayrımcılığa karşı bir mücadele içindeydi. Bu yüzden kendisi de ayrımcılığa uğramıştır. Ayrıca erkek egemen bir dünyada kadın oluşu uğradığı ayrımcılığı katmerlemiştir. Bir de alkolikliği yok muydu? Hepten bir günahkâr, hepten bir acayip yaratık olmuştur pek çoklarımız için ve neden öyle yaşadığı hiç anlaşılmaya çalışılmadan yargılanmıştır, tartaklanmıştır, dayak yemiştir, pek çok kereler pek çok hakarete maruz kalmış ve toplum tarafından sözlerle ve bakışlarla taciz edilmiş, tehdit edilmiş, dışlanmıştır. Ayrıca erkeklerle özgürce kurduğu ilişkiler yüzünden horlanmıştır. Zira aile değerlerinin hiç eleştirilmeden yüceltildiği ve aile olmak dışında kurulan her türlü ilişkinin sapkın olarak karşılandığı toplumsal ortamımızda özgürlüğe yer yoktur. Kaldı ki içinde bulunduğumuz bu ortam görece Türkiye toplumsallığının eğitim ve gelir seviyesinin en yüksek olduğu coğrafyalarından birisidir. Bu ortamda bile bunlar yaşanıyorsa kendimizin neresindeyiz?

Itır, yapayalnız öldü. Itır’ın arkasından ağlayanlar biraz da onun bu yalnızlığına, yalnız bırakılmışlığına ağladılar. Itır İnselbağgil’i içine almak istemedi bu toplum. Bir el uzatamadık sayılır kendisine. “ Olacaklardan belliydi ama kimse ciddiye almadı” dedi birisi. “ Bu toplum tek tip olmaya zorluyor bizleri” dedi bir başkası. “Ellerimi öptü, çocuklarımı atma” dedi diyor hastaneye Itır’ı götüren Asuman Abla.

Bir vicdan olarak yürüyordu aramızda. Karasu’ya göre “vicdan sorunu ancak can denen şeye saygı duyulmasıyla ortaya çıkabilir” (Karasu 54).

Evinden çıkamıyor cenazesi. Köpeklerinden başka kimse yok onu evinde bekleyen. Sadece kiracıları olan genç bir çift sahip çıkmış hem Itır’a hem de köpeklerine. Bir de Akyaka’da bir dava meselesi haline gelen sokak köpekleri için verilen mücadelede dayanıştıkları dava arkadaşları.

 

Evet, Itır’ın öldüğüne inanamıyorum aslında. Ölüm herkesi tek başına yakalar; herkes yalnız ölür der Heidegger. Itır’ın ölümü tek başına yaşayanların ölümünü düşündürttü bizlere. Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı [2] adlı kitabında şöyle diyor: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma” (Lingis s:8).

Başkalarının ölümü bizi ne zaman ilgilendirir?

“Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

İşte Lingis, bir başkasında bizi ilgilendiren şeyin tam da onun başkalığı, bizimle yüz yüze geldiğinde bizi cezbeden, bize meydan okuyan ötekiliği olduğunu söyler bize. Bu sesi görmezden gelebilir miyiz? Ya da daha ne kadar görmezden gelebileceğiz? Karasu’nun dediği gibi iş işten geçmeden yani. Ölümle baş edemeyişimizin telaşı mı yoksa bize kendimizi unutturan?

Itır’ın ölümüne üzülmüyorum, hayır. Onun adına gurur duyuyor ve yaşadığı bu dirayetli hayattan dolayı kendisine saygı duyuyorum. Cesaret, arzu ve sevgiden oluşan bir hayattı onunkisi.

Bütün bu satırları yazarken Andrei Tarkovsky’nin Nostalgia (1983) filmindeki Dominik karakteri kendisini hatırlattı durdu bana. Dominik, Roma’daki bir meydanda benzin dökerek kendini yakmadan evvel aşağıda aktaracağım konuşmayı yapar bizlere. Itır’ı bu sözlerle selamlıyorum.

İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde….

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış. Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.

Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız. Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa. Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle! Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler.

Kemikler ve küller.

Written by: Saliha Yazgaç

Notlar:
[1] Karasu, Bilge (1994)  Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s: 51-58, İstanbul Metis Y.

 [2] Lingis, Alphonso (1994) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, İstanbul: Ayrıntı Y.