Archive for the ‘ philosophy ’ Category

KOZALAK ASKER

Son yıllarda sıkça dile getirilmiş olmasına rağmen bir türlü bir özne olarak belirmeyen muhalefetlerin ortaklığını ‘Gezi Parkı Olayı’ sağladı. Muhalefetlerin ortak bir zeminde buluşmasıyla marjinalitesi daha görünür olan hükümet kanadının ve  konu üzerine düşünümlerini gündeme getiren muhaliflerin, olayı, “bir kaç ağaç için mi?” söylemi ile önemsizleştirmelerini eleştirdiğimden bu yazıyı yazıyorum.

O üç beş ağaca olan sevgimiz gerçektir, ölecek kadar. İşte belki sadece bunun için “hiç kimsenin askeri değilim” sloganına ısrarımı sadece “ıhlamurların, gürgenlerin, meşelerin, palamutların, kavakların, çınarların askeri olmak için değiştirebilirim;  hiç kimsenin değil ama bir ağacın askeri olmak onurlandırıcıdır,  hatta bir kozalak askerim  diyebilirim ya da kozalak askerleriz biz. Koza ne kadar olmaya – doğmaya doğru tınlıyorsa bir o kadar da kapalılığa ve ilişkisizliğe gönderir. Kozalaksa açıklığı içinde bir dünya kurmaya yönelmiştir. Çok acayip bir oyuncaktır kozalak; yazın sıcağında kururken ve kuruyup açılırken yüzlercesi bir araya gelmiş kozalaklar böcekler gibi çıtırdarlarlar. Gezi direnişinden beridir içine kapanışın kederiyle kıvranan kozalardan açıklığa yönelmiş, kurudukça olgunlaşan kozalaklar gibi kıpır kıpır çıtırdayıp duruyoruz ve sıçrıyoruz. Bir kıvılcımla karşılaştığında bir kozalak kilometrelerce ötesini bile katar aynı yangına. İşte bir ağacın kilometreler ötesine uzanmış kökleri gibi kilometreler ötesinden birbirimizle bütünleşebilmenin dehşetengiz mutluluğu içindeyiz ve her şey o ağaçlar için,  buna emin olun bir ağaç için her şeye ama her şeye değer, bunun imanındayız biz, bunun sınavını verdik. Bayraklar ardı sıra geldi hep ağaçların, bizler o ağaçların ardında bayrakları birleştirdik. Bayraklarınızı birleştirmeyen ve herkeslerin imanını birleştirebilecek bu güce iştirak etmeyenler, asıl sizler bir kere daha marjinalsiniz. Zira biz direnişçilerin ağaca baktığı ve gördüğü ile siz hükümet edenlerin ağaca baktığında gördüğü bambaşka şeyler. Bu yüzden yollarımız kesişemiyor bir türlü.



2

PARRHESİASTESLER HAKİKATİ HAYKIRIRKEN FELSEFE DE  SAVUNUSUNU YAPIYOR

Muktedirin marjinalitesi ile müzakere edilemediğini gördük, bu süreçte.  (müzakereyi oyalama olarak işlevselleştiriyor;  güç bende, ne istersem o olur diyor…) Müzakere edilemediği içindir ki marjinalitenin diline karşı onu sarsacak bir biçim gerekmiştir;  anarşinin biçimi: çünkü “anarşizmin ideolojisi biçimidir” * . Egemen müzakere etmeye yanaşmadığından sorun tarafların dilinin birbirine  tercüme edilebilirlikte buluşabilmeleri imkânını da ortadan kaldırmaktadır. Böylece sorun bir tercüme meselesi olmaktan  çıkar.

Hükümet üçüncü döneminde iyice belirginleşmiş  biçimde kendi ideolojisinin  hüküm sürdüğü bir evren tasarımını bunu reddedenlere rağmen, zorla gerçekleştirmeye çalışarak oligarşik, dayatmacı bir tutum almıştır. Çatışmakta olan bu iki marjinin iki farklı varlık ve insan tasarımıdır.  Muhalifler için bu varlık ve insan tasarımı muhalefetleri birleştiren zemini oluştururken, söz konusu hükümet kanadı olduğunda uzlaşamazlığın da nedeni olmaktadır. Yücel Kayıran’ın ifade ettiği gibi bu durum, solda tinselliğin sağda ise dünyeviliğin bariz artışının en açık ifadesidir. İki dilin birbirine tercümesini zorlaştıran da bu durumdur.

Kayıran, sol derken laik liberal kesimi, sağ derken de liberal muhafazakar kesimi kasteder. Kayıran’ın sol olarak tariflediğinin ötesine geçerek liberallerin dışındaki anarşist, komünist, LGBT, kadın hareketleri, çevre hareketleri, Kürt hareketi gibi toplumsal hareketlere kadar genişletebiliriz sol kanadı. Modernite sonrası eleştirel süreçte toplumsal hareketlerin dünya ile kurulmasını önerdiği ilişki biçimi tinselliği çağıran bu biçimdir. Kapitalist idolojinin en arı ifadesi olarak arzunun doyurulmazlığı tezinin aksine bu çağrıda hayat bulan insanın azla da doyabilen ve baştan çıkmak zorunda olmayan insan tasarımıdır. Bu tasarı Buda’dan Yunus Emre’ye, Hallac-ı Mansur ve  Mevlana’dan Samuel Becktett’e,  Deleuze ve Guattari, Foucault, Burroughs ve Kerouac’a kadar uzanabileceğini iddia edebileceğim bir çemberi kat eder. Bu yüzden merkezi dini inançtan uzaklaştıkça sapkınlıkla suçlanabilen bu zeminin doğa ve insan tasarımı  doğaya içkin, benliklerin doğa içine salınıp herşeyleşmekle yayılma halinde, beni dağıtma ve çoklukla buluşma sıvıları gibidirler. Varlığa açıklık, dokunsal bir oluş, varlığa güven ve sevgi, vermeye yöneliklik, şefkati çoğaltan, gücü sahip olmaklıkta değil de olduğu şeyi dağıtmaklıkta bulan bir tür sevinç dağılımı, sevinçle vaz geçiş, sevinçle biriktirmeme, sevinçle herşeyleşme temellük etme eğilimini daha en baştan varoluşsal eğilimin dışında bırakır. Buradaki oluşsal varlık için dünya yabancılık taşımaz. Bu yüzden panteistik yakınlıklar kendiliğinden kurulur.  Yücel Kayıran, felsefi şiir üzerine şöyle söylüyor:

“Çünkü insan, doğası bakımından arzu ve isteme halinde olan bir varlıktır. Felsefi   şiir açısından, bu şiirdeki sorun şu noktada ortaya çıkmaktadır. Arzu ve isteme bakımından insan her çağda aynıdır, arzular ve isteme halindedir. Ama bu arzu ve istemenin gerçekleştirilmesi veya doyurulması ve bu arada yüz yüze gelinen engelleri yaşama tarzı aynı değildir. Daha önemli olan ise, kişinin bir arzusunu gerçekleştirirken hangi değerleri koruduğu veya çiğnediği ve çiğnemek durumunda kaldığıdır. Her çağda ve her durumda aynı olmayan budur … Tasavvuf, bir dindar yaşama tarzı olmasından önce, insanın aporia durumundaki neliğiyle, varlık bütünlüğüyle ilgili olduğu için önemlidir. Dindarlık bir sonuçtur. Dindarlık, bir ‘bulma haline’ bağlanmaktır. Tasavvuf, kişisel moment olarak, dindarlık öncesinde yer alan bir varoluş durumunda odaklanır. Bu bağlamda, felsefi şiir için, tasavvuf, insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmezdir.” **

Bu bir oluş biçimidir ve daha dar bir anlamı barındırmakla birlikte  dünyayı görüş biçimidir. Dünyayı nasıl kendileştirdiğimizdir ya da kendiliğimizi nasıl dünyalaştırdığımız, dünya için varlık haline gelişimizdir. Dünya bir mal olmadığı için malı olamaz onun, o ancak  bir ‘mabed’ olabilir ve böylece bir ev mümkündür. Bu yüzden araçsallığı ve kullanımı yani faydayı dışlar ister istemez. Kayıran’ın belirttiği gibi insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmez olan tasavvuf hattı yukarıda saydığım isimler üzerinden doğu-batı ikiliğini aşarak bir içkinlik düzlemi üzerinden bir oluş hattı önerir.  Halbuki sağ muhafazakar  liberalizmin  tam da bir başka dünya için iman etmekte olduğunu iddia ederken içinde yaşamakta olduğu dünyayı şeyleştirmektedir;  onu fayda amaçlı ve maksatlı bir şeye yani metaya dönüştürür. Bu yüzden  sağda dünyeliveşmeden söz ediyoruz. Sağ liberal muhafazakarlığın dünya nimetlerinden daha çoğunu istemesi kapitalizmin arzunun doyurulamazlığı ve insanın ihtiyaçlarının hiç bitmemesiyle ilgili ideolojik argümanlarıyla uyumludur. Hem dünya nimetlerinden daha çok istemekte, hem bunu halkın bir kısmına dayatarak gerçekleştirmekte ve hem de ekolojik bir katliamı gerçekleştirerek yapmaktadır. Çünkü dünya ile kurulan ilişki biçimi içkinlik düzlemi üzerinden değil, aşkınlık düzlemi üzerinden araçsallaştırılmaktadır. Dünya ile kurulan bu ilişki biçimi, bu ideolojiyi benimsemiş olanların kendi kendileri ile kurdukları ilişkinin de biçimidir; sahtedir. Hatırlarsak, Frankfurt Okulu düşünürleri insanın kendisine yabancılışmasının insanın insana yabancılaşmasını ve insanın doğaya da yabancılaşmasını beraberinde getirdiğini söylemişlerdir: yani akıl tutulması!

***

Foucault’nun parrhesia kavramını da hatırlamadan geçemeyiz. Hükümet, iktidar  ya da devlet kanadının bu akıl tutulmasına karşı, Türkiye’nin çeşitli illerinde isyana durmuş direnişçilerin durumu parrhesiastes’in durumudur. Yani iktidarı kendilerinden yüksek olan hükümdara karşı doğruları söylemek için her ne olursa olsun riskleri de göze alan kişiler ‘parrhesiastes‘lerdir. Parrhesiastes, hükümdara sözünü sakınmadan ve doğrudan konuşur. Bu edimle parrhesiastes iktidara yaltaklanmaktansa etik bir seçimle, ölümü de göze alarak doğru bildiğini söyler ve eleştiri mekanizmasını hizmete sokar. Parrhesiastes sözünü dile getirirken süslemez, retorik yapmaz; doğrudandır. Parrhesiastes’in doğrudanlığı sarsıcıdır. Benzer biçimde, Yücel Kayıran’ın sözünü ettiği gibi, felsefi şiirin söylemi de doğrudan  ve o oranda da sarsıcıdır. Kayıran’a göre, yalınlık felsefi şiirin temel özelliklerinden biridir. Kolay nüfuz edilebilirlik anlamına gelmeyen yalınlık önemini şiirde öznenin sadece hakikati, canının en çok yandığı noktadan dile getirmesinden kaynaklanır. Kayıran’a göre, böyle bir durumda süsleme gevezeliktir. Yalınlık dilsel bir durum değil, insanın içinde bulunduğu varlıksal durumun neliğiyle ilgilidir. Ve bu bağlamda yalınlık kabalıkla ilişkiselleşir çünkü kabalığın fenomenolojisine göre “kabalık, insanın kendi varlığında kalma durumunda yaşadığı gergin ruh durumunu konuşma halinde bastıramamasıdır”.

Bu bağlamda kabalık, kendiliğindenliktir ve Kayıran’ın çok güzel ifade ettiği gibi “nazikleştirilemeyen tinsel acıdır”. İnancın ve hakikatin kesişmesi halinde ortaya çıkan parrhesia gibi kabalık da öznenin canının en çok yandığı noktadan hakikati dile getirmesi ediminden başka bir şey değildir, yani bir tür felsefi ağrı diyebileceğimiz bir durumdur, burada karşımıza çıkan. İşte kendiliğinden bir hareket olarak, inancın ve hakikatin kesiştiği yerde, önceden kestirilemeyen ve iktidar söylemince kabalıkla itham edilen yıkıcı durum tam da nazikleştirilemeyen tinsel acının kabalıkta ifadesini bulan durumudur ki anarşizme biçimini veren budur!  Felsefi ağrı insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Kendi kendimizle kurduğumuz ilişkide kendimize karşı sahte gerçeklikler ve bahaneler üretmek üzerinden bir hayat kurmuşsak ne parrhesiastes olunabilir ne de öyle bir şair felsefi şiir yazabilir. Kendi kendine karşı açık olabilmek ve dürüstlüğü seçebilmek içinse kişinin felsefeyle kendini sarsması ve yenilemesi gerekir. Felsefeyle uğraşmakta bir cesaret işidir ve risk almayı ve bedel ödemeyi gerektirir. Halbuki bir sonuç olarak karşımıza çıkan ve bir tutamak olduğundan yaşamı olduğundan daha da kolaylaştıran dinsel tutum ve inanış bu risklerden korur bireyi ve birey olmaktan da çıkarır. Eleştiri yerini dogmaya bırakır ve insan kendini Tanrı’nın – yasanın buyruğuna bırakır. Böylece kendilik deneyimi, hayata farklı bakış açılarını  ve herkes için farklılıkları içinde bir dünya kurmayı imkânsızlaştırken, başkalarının acısını umursamaz.

***

İşte sevgili başbakan bizler içinde bulunduğumuz ve gelenekselliği hakim ideoloji olarak da hükümetiniz döneminde ayyuka çıkan toplulumuzda her türlü riski göze alarak ve söz konusu Gezi direnişi olmadan da habire çuvaldızı kendisine batıran ve artık kendisine çuvaldız batırmaktan delik deşik elbiselerle, kalburlaşmış bir bedenle kimi elinde sazları sokak sokak müzik yapan ki görüntü kirliliği yaratıyorsunuz diye köylerden kovulmuşluğumuz çoktur; kimi göçebe bir hayatın öğreticiliğini, kimseye, hiçbir canlı türüne zarar vermeden yaşamanın yollarını öğrenmek için ekoloji, edebiyat, felsefe, sanatla hemhal olan ve bunları yapabilmek için ailelerimizi ve toplumun egemen ideolojik anlayışını karşımıza alan,  dünyayı sevmiş, hayata iman etmiş, bu yüzden de sokak kedilerine, sokak köpeklerine, park köşelerine, ağaçlara gönül vermiş sokak çocuklarıyız. Egemen toplum, bizden etik tutumuzu sarsan ve tinsel bir tatmin de üretmeyen çalışanlar olmamızı, bankalara borçlanmamızı ve bizim olmayan o borç parayı da tüketim fetişizmine katılarak harcamamızı, kendiliğimize de dünyaya da yabancılaşmamızı buyurmuştur.  Egemen ideolojinin savunucuları ve hakikatin o olduğunu zanneden ailelerimizin düşündüğünün aksine bizler zaten yoksul olan ve yoksulluğu da sevmemize rağmen bir de en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar zorla yoksunlaştırılan şairler de olduk ve bizim şairliğimizi görmek istemedi kimse, çünkü tüketimin ışıltısına alışmış gözler yoksunluk ve yoksulluğu sahiplenmiş ve sevmişlerin cesareti karşısında dik durabilmek için de bizleri merkezlerde görmemeliydi.

Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminde Yusuf şair olmasına rağmen, en sonunda maden işçisi olacaktır, çünkü sizlerin dünyevileştirdikçe arsızlaşan dünyalarınız, maneviyatı kuvvetli bütün şairleri, felsefecileri merkezlerden sürüyor, yeraltına gönderiyor, görünmezleştiriyor; oralardan beslensinler diye değil ama geberelim diye. Biz bu yüzden Tarkovski‘nin filmlerini çok sevdik,Özcan Alper’in filmlerini ve en çok da Sonbahar‘ı belki çünkü siz bize hep sonbaharlar hediye ettiniz ve Yusuf‘un odasının duvarında asılı olan Courbet‘nin Yaralı Adam‘ını (Wounded Man) duvarlarımıza astığımızda bir başka yaralıyla ortaklaşmanın gücünü bulduk, kendimize benzettik. Daha söylenecek çok şey var, kısacası biz en çok şiirde kanadık ve en çok şiirde her şeyi göze aldık. İşte bu direnişte yukarıda orasından burasından tutarak biraz olsun duygu dünyasını betimlemeye çalıştığım diren-işçi şairlerin yazdığı en güzel şiir olmuştur bizlere yapabileceklerinize rağmen. Bu sefer yazdık o şiiri ve yazmaya devam edeceğiz. Anlamanızı isterim ki bizler maneviyatı kuvvetli çocuklarız, bu kozalak askerlerin imanını yabana atmayın.

* Süreyyya Evren, “FOUCAULT İLE ANARŞİZMİN RABITALARI MICHAEL KOHLHAAS VE TAHRIR BAĞLAMINDA KOLEKTİF PARRHESİA”, Cogito, Yaz 2012, Sayı:70-71, s. 211-223.

** Yücel Kayıran (2013) , Felsefi Şiir Tinsel Politika, İstanbul, YKY.

 Written by: Saliha Yazgaç

Reklamlar

Adalet ve Kalkınma Arasında Sıkışmış Hissi Kanılar, Spekülatif Önyargılar

Image
Hani gündemde ODTÜ ve ODTÜ öğrencileri varya; başbakanı protesto ettiler diye “Mayaların koparması beklenen kıyameti” üç bin küsür polisin koparttığı kampüse ilişkin haberler günlerdir gündemden düşmüyor ya dün akşam Fatih Altaylı’da programını bu olaya ayırmış. Ülke yeniden yetmişlere dönecek, şiddet baskıyı doğuracak diye bir telaş bir telaş içinde imiş söylediğine göre ve fakat bir o kadar sorumsuz bir o kadar sorumluksuz bir zat olaraktan nadide kanaat toplumuna bir kanaat daha düğümlemekten öte gidilemiyor programcağızında. Kanaatlerden imajlara bir televizyon ekranı henüz icat edilmedi ne yazık ki. Saf düşüncenin hizmetinde bir video-televizyon. Devrimlerin yayınlanacağı bir eşik ekran.

Bir türlü doğru sorular sorulamadığından mıdır yoksa devlet aklının hakim kalıplarının en içlerimizi en iç gözlerimizi kör kötürümlettiğinden midir, öğrencilerin ne yapmaya çalıştığı, neden yaptığı, derdi anlaşılamaz kaldığı gibi Allah’ın eksikliğini göstermesinin özellikle başbakanca hiç mi hiç istenmediği polislerinse o kadar masum addedildiği, sevildiği, korunduğu toplum epiydir dilinden düşürmediği şu bi çektirin gidin lafını onlara e-de-me-yor.
Doğru sorular hiçbir zaman sorulmadı, okullarda eğitmenler tarafından, kendi verdikleri ödevleri hazırlasın istiyorlar, köle eğitilenler tarafından. ( Deleuze, Bergsonculuk) Jacques Rancière’de bu köle eğitimin farkında olanlardan ve bu anlamda Nietzsche’nin vantriloğu.

Neyse bunlar sorun olarak önümüzde dura dursun, şu bir türlü ne idiğü anlaşılamayan öğrenci varya, biraz onu konuşalım. Kimdir bu protestocu öğrenci?
Türkçe’nin azizliğinden midir nedir, öğrencinin her zaman öğrenen olduğu dolayısıyla bilmediği, bilisiz bir insan olduğu kabul edilir. Bir gün o da öğrenecektir elbet, hele okulunu bitirsin, iş güç sahibi olsun o zaman ne yapacaksa yapsın denir , işte o gün reşit olduğu gündür öğrencinin pek iyi bildiğimiz gibi! Ev-okul-hastane-hapishane, fabrika, kışla nereye gideceksin ey öğrenci? Çıkış yok , her yeri yakmalı, her yeri direniş uzamı kılmalı belki de. Nostalgia’da deli denilen Domeniko işe kendini yakarak başladı.

Image

Yetişkinliğin cesaretten neler alıp götürdüğü bilgisiyse gizlenir. Yetişkin olmak demek zaten biraz da budur; yerleşik, oturaklı ve değişime, yaratıcılığa ve hayal gücünün dürtmelerine çoktan sırtını dönmektir. Düş gücü iktidara. Hala anlamını koruyan bir cümle. Bir söz ya da bakış. Sistemden minör kopuş denemeleri.

Orada protesto gösterisinde bulunan öğrenci ise gençliğin, dinamikliğin, atikliğin enerjisini hayalgücünün, yaratıcılığın ve de adaletin ve de başka türlü bir hayatın mümkün olduğunun inancıyla birleştiren has kişiliktir. İman sahibidir çünkü ve insan sadece Allah’a iman etmez, öyle değil mi? Walter Benjamin, devrimcinin ve ezilenlerin geleneğinden söz eder hani. İşte devrimci öğrenci de ODTÜ’deki örneğinde olduğu gibi ezilenlerin geleneğine eklemlenmiş oluyor ve aynı zamanda bir geleneği de kuruyor. Hem bir akış meydana getiriyor hem de benzer başka akışlarla buluşuyor. Halbuki tartışma gündemleri, haber gündemleri, medya bu tür olayları sanki günlük şeylermiş, hiç beklenmeyen bir anda beklenmedik bir şekilde ortaya çıkmış gibi sunuyor.

İnsanlar şaşırıyor, Allah Allah, Göktürk uydusunu uzaya göndermeye gidenn Tayyip Erdoğan’a bu protesto da neyin nesi diyor? Haklılar, çünkü onlar hakikaten her yeni güne yeniden doğuyormuş gibi başlamayı gerçekten başarabilen, gerçekten Uzak Doğunun yoga tekniklerine falan taş çıkartacak cinsten yaşama sevinciyle dolu insanlar, sinir oluyorum onların bu her şeyi unutabilme kabiliyetlerine! Unuttuklarından zira AKP hükümetinin hükümet ettiği dönem boyunca hem öğrenciler hem de emekçiler üzerinde uyguladığı şiddeti sadece ODTÜ değil, diğer üniversitelerde de hatırlayan protestocu öğrenciler de iyi aile çocuklarının, tek iman sahibinin kendileri olduğunu zanneden iman tüccarlarının, dindar ve dindarilerin, pek vatanseverlerin hışmına uğruyorlar. O zaman biz de hatırlatalım: AKP hükümet ettiği dönem boyunca pek çok öğrenciyi göz atına almış, kah KCK ile bağlantılandırmış kah örgüt üyeliği ile suçlamış ve hapsetmiştir. Kadınlar üzerinde baskılar artmış bir de kürtaj tartışması ile taçlandırılmıştır kadınlar üzerindeki tahakküm.

Image

Açılımlar, gerçekten açılım yapılmak istenmediğinden bir bir bizlerin üzerinde patlamış her geçen gün etrafımızdaki görünmez duvarlar kalınlaştırılmıştır. İşte o ne yaptıklarını anlamıyoruz dediğiniz öğrenciler bu baskıları hiç unutmadılar ki, hep hatırladılar ve etraflarındaki görünmez duvar onlara o kadar çok hatırlatılıyor ki ülkede onlardan başka pek az insan yeter artık yeter diyor. Açlık grevlerinin olduğu dönemde, Roboski’de Kürtlerin katledilişinde, işçilerin güvenliği görmezden gelindiğinde velhasıl adaletin ve demokratik hakların her görmezden gelindiğinde ilk önce bunları hatırlayan ve hayır diyenler protestocu öğrenciler olmuştur. Bu yüzden de hükümetler ve halklar tarafından en çok eleştirilip aşağılananlar olmuşlardır; çünkü genel zihniyet onların haklılığını asla kabul etmek istemez.
Recep Tayyip Erdoğan’ın ölüm orucundakiler hakkında söylediği sözlerin aymazlığına ne demeli? Başbakan bir taraftar gibi davranıyor; kendi partisinin taraftarı ve bu fanatik karakter kendisine ve partisine karşı yapılan pek çok eleştiriyi adeta bir parti fanatiğinin dar ufkundan algılıyor. O çapsız algılamanın tezahürü olan olmadık yargılarını da “ben yaptım oldu!” diyenlerin özgüveni ile olur olmadık dile getiriyor.

Bir ülke, bir vatan, bir millet olabilmenin acı mı acı bedelleri. Ancak ilişkisel düşünmeyen ya da faydacı amaçları için ilişkiselliği reddeden bir anlayış bu acı tarihi ve onun uzantılarını görmek istemez. Çeşitli manevralarla kendi tarihini yazmak ister, tüm egemenler gibi. İlişkisel ve tarihsel düşünümün reddi bu coğrafyada gündelik politikanın yöntemi olarak iş görmektedir. Öyle olduğu içindir ki coğrafyamızda kendilerini Türk, Çerkes, Kürt, Ermeni, Süryani vs. olarak tanımlayan bütün yurttaşlara karşı daha iyi bir yaşam hakkı ve imkânı, toplumsal barış ve adalet, temel hak ve özgürlüklerin genişletilmesi gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin varlık statüsünde fark yaratacak gereklilikler konusunda sorumsuz davranılmaktadır. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılan bu ülkede Kürtlere karşı sindirme politikalarından vazgeçilip hak ve özgürlükler temelinde meselenin ne zaman ele alınmaya başlanacağını bilmiyoruz. Dahası bu talebin yalnızca Kürtlerden geldiğini düşünmek de ayrıca bir görmezlikten gelmedir.

Image

Türkiye coğrafyasında Kürtlerin dışında da hem Kürtler ve hem de ülkenin geri kalanında kendilerini her nasıl tanımlıyorlarsa tanımlasınlar herkes için eşitlik, demokrasi isteyen pek çok kesimden pek çok birey var.

Coğrafyamızın pek çok yarası var. Kürtlerin talepleri karşısında kıyamet koparılırken, görmezden gelinen iç mihraklı bir terörün işçilere karşı yaşatıldığına ne diyeceksiniz? İşçilerin bir iş kazasında ölmediği bir günümüz geçmiyor! AKP neden bu sayısız işçi kıyımı karşısında bu kadar sessiz? AKP hükümetinin kendisinden önce hükümet eden diğerleri gibi anayasal güvenceye kavuşturulmak ve demokrasiyi bir kültür haline getirerek güçlenmeyi sağlamak üzere ne Kürt meselesini ne de işçi güvenliğini öncelikleri arasına almadığı açık. Bu kalkınma ideolojisinin bedelidir desek yanılmış olmayız.

Kalkınma halka rağmen hamleler içerir çünkü. Ülke içinde barış, refah, denge, eşitlik gözetmez. Ülke içinde feda edilenlere rağmen ve o fedalar sayesinde dünya ölçeğinde verilen bir yarıştır. Adı “büyük devletler” arasında anılsın diye göstermelik bir “ilerlemenin” asıl taşıyıcısı olanlar ülke içinden ölmesine karar verilenler ve bu ölümlerin sorumluluğunu hiçbir şekilde taşımayanlar da hükümet edenlerdir. Ülkenin ilerlemesi için ölmesine karar verilenlerin bazıları gerçekten kanları akarak ölürler: İşçiler, Kürtler, öğrenciler ve pek çok hak mücadelesi verenler bunlar arasında sayılır. Bir de ölmeden ölenler, yaşayan ölülere dönüştürülenler var ki bir başka ölümün taşıyıcısıdırlar: yoksullar, henüz ölmemiş işçiler, kadınlar, çocuklar ve karar alma mekanizmalarından dışlanmış her kesim yani bütün kenardakiler de bu sınıftandırlar.

Kalkınma sanayi devriminden beridir ölüsevicidir. O zaman kalkınmayalım mı? Belki de adalet ve kalkınma arasındaki ters orantıyı daha tarihsel ve ilişkisel olarak tartışmak gerekmektedir. Zira kalkınma ne oranda dert edilirse adalet o oranda gündemden düşmektedir. İçinden geçtiğimiz süreç bu tür bir pratiktir. O halde adalet ve kalkınma arasındaki dengenin başka ne şekillerde kurulabileceği üzerine çalışmak ve düşünmek gerekmektedir. Böylece spekülatif önyargılarımızın ve hissi kanılarımızın ötesine geçilebilir.

Image
Written by: Saliha Yazgaç

Redacted by: Mehmet Oruç

Varlık ve Gölge

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”  William Morris
***

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishaneler, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

”Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009) Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç

Uludere Yollarında Katırlar ve Çocuklar

 

Çocuk ve Allah demişti şair,

Zaman, Çocuklar ve Katırları soruyor şimdi.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Sahibinin kırbaçladığı At için ağladı şair filozof,
Öyle bir ağlamaktı ki bu geri dönüşü yoktu.
Ama öyle görünüyor ki şimdi asıl mesele neden Nietzsche’nin kırbaçlanan ata ağladığı değildir,
Asıl mesele kırbaçlanan ata ağlayamayabilenlerdir.
Bir katır başı, gövdesi yok, Uludere yollarında

Uludere yollarında bir Turin Atı
Ağlar durur gözleri yaşlı.
Gövdesi yok, Uludere yollarında bir katır başı kalmış geriye parçalanmış gövdeden, bir Turin Atı başı.
Başı katır, gövdesi çocuk, gövdesi çok, çok gövdesi çok, Uludere yollarında bir katır başı, dağılmış bedeni bir Turin Atı, Nietzsche’si yok bir Turin Atı.
Katır bir yana çocuk bir yana
Hatır bir yana gönül bir yana
Uludere yollarında bir katır başı
Kırk katır mı kırk satır mı?
El ele tutuşuk iki çocuk sığınmışlar dam dibine gibi katır dibine
Katır sarınamamış
Kar örtememiş
Örtememiş örtememiş
Uludere yollarında bir katır başı, başı gövdesinden fırlamış kopmuş düşmüş bir yanına yolun bir Turin Atı,
Baş bir yana gövde bir yana
Mazot kokusu sinmiş üstüne
Bir de ayaz
Bir de umut
Hepside çocuk
Hepside el ele yüzyıldır gitmiş gelmişler katırlarla
Yüzyıldır sınır aşmışlar
Yüzyıldır kendi mazotlarını kendileri taşımışlar
Uludere yollarında, bir katır başı, mazot bir yana, çocuk bir yana, katır bir yana
Kanları birbirine karışmış duaları korkuları birbirine karışmış gövdeleri etleri organları birbirine karışmış
Katırlar çocuk çocuklar katır olmuş Uludere yollarında
Uludere yollarında
Kutsalı yok günler
İnsanı yok yerler
Devleti yok birliktelikler
Sınırı kendinden geçitler
Katırlarla çocukların duası olmuş
Uludere yollarında bir katır başı sormuş: Gövdeme ne oldu?
Kimsecikler duymamış katır başını.
Uludere yollarında başsız bir çocuk gövdesi kalkmış ayağa, aranıyormuş: Başım nerede? Başım nerede?
Bir cevap veren bulamamış kendine.
Katır ortalıkta koşturup duran çocuk gövdeye eklemiş başını, katır çocuk, çocuk katır olmuş, görmüşler olup biteni.
Herkes öyle acılıymış ki
Görmemişler ortalıkta şaşkın gezinip duran ne katır başlı çocuğu ne çocuk gövdeli katırı, göremezlermiş çünkü
Dizi dizi dizmişler çocukların parçalanmış bedenlerini
Sınırın sıfır noktasında
Soğuğun sıfır noktasında
Umudun sıfır noktasında
Sınır taşı başında
Zeytin ve ekmek ve çocuk ölüleri ve bir de kayıp kol ve bacaklar ve dağılmış gövdeleri ile katırlar görmüş, çocuk gövdeli katır ve katır başlı çocuk, bir Turin Atı ve bakmışlar bakmışlar:

***

Hâlbuki karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdendiniz.
Sonra bir çocuğun, kar, ana, bayrak, dağ dediğini,
Sonra başka bir çocuğun kurt, öğretmen, köy, köpek dediğini,
Bir diğerinin kar, bayrak, dağ, ot, kızak
Buğday, ölmek,
Diğerinin köy, kalem, silgi
Tohum, ağaç, dağ, ekmek, peynir
Yoğurt, kardaş,
Allah, kaya, gök, hedik, dağ, tezek,
Jandarma, keklik, yayla
Ağaç, toprak, koyun dediğini duymuşlar.
Uludere yollarında katır başlı bir çocuk ve çocuk gövdeli katır durdular oracıkta ve hep orada olacaklar artık sınırın sıfır noktasını tutacaklar ve fısıldayacaklar:

Asıl sorun sınırların aşılması değil de neden aşılmadığıdır, neden pek
çoklarının hala sınırları aşmak istememesidir diyecekler.

Written by: Saliha Yazgaç

Mezarsız Ölüler -II

Nihilizmin Kıyısında

Zaman mı bizi yaşar, biz mi zamanı yaşarız? Bir yanda gündelik hayatın nihilizmi içinde ağır ağır batıyor olduğumuz gerçeği var. Nihilizm derken, nihil, bir değil-varlık’ı değil, ama bir hiçlik değerini söylüyoruz. Yaşam, değersiz kılındığı ölçüde bir hiçlik değeri kazanır. Nitekim gündelik hayat sıradanlaşmış, yeknesak, doğallaşmış yaşantılara gönderir bizi. Böyle gelmiş böyle gider pek yaygınlaşmış bir deyimdir gündelik hayatımızda. Otobüste, bakkalda, okul önlerinde, arkadaşlar arasında, alış verişte pazarda belki de günü kurtarmaya elverişli olduğu için, kolaycacık başımızdan savarız dertlerimizi: aman böyle gelmiş böyle gider. O halde, gündelik hayat, zamanın ne getireceğinin büyük olasılıkla bilindiğinin bilincidir. Ne de olsa çerçevesi belli hayatlarımızın, zamanın kimler için nasıl akacağı belli, biliniyor. Zaman, içine doğduğumuz hayat, bizden, öncekilerin zamanına dâhil olmamızı ister. İşte hayat budur, der. Gündelik hayatın tehlikesi budur, unutkanlık yaratır zihinlerde, her şeyi doğallaştırır, gerçekten böyle gelmiş böyle gidecek zannederiz hayatı. Hayat denilenin aynı zamanda bir mücadele alanı olduğunu unuturuz ya da hiç farkına varamamışızdır. Çünkü kuşatılmışızdır. Çünkü devletin ideolojik aygıtları, kültür endüstrisi, zorunlu çalışmanın demir kafesi içinde binlerce Gregor Samsa olarak dolaşırız. Ve gündelik hayatta öğrendiklerimiz, düzenin çıkarlarının, bizim hepimizin çıkarları olduğunu  fısıldar bize. Öyle zannederiz. Hâlbuki gündelik hayat, modern ve kapitalist ilişkiler üzerine kurulmuş, iktidar ağlarından oluşmuş ve kapatılmalarla örülmüş bir hayattır: “gündelik rutinlerin içine iyice daldığımızda, olup bitenlerin anlamı üzerinde pek durup, düşünmeyiz; hatta özel deneyimimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, bireysel olandaki sosyal olanı, tikel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız hiç olmaz” der Bauman (19).

***
Çalışma ile üretkenliği bir birine karıştırmış bir sanayi toplumunda, üretme zorunluluğu her zaman yaratma arzusunun düşmanı olmuştur. Sabahın altısında yataktan kalkan, banliyö trenlerine koşturan, makine gürültüsüyle sağırlaşan, üretim bandının hızıyla, yaptığı mekanik hareketlerle ve sayısal denetimlerle bitkin düşen, duyarsızlaşan, gün sonunda yorgunluk ve sersemleme içinde kalabalığın tıpkı son ayini yapar gibi bir araya geldikleri garlara, hafta içinin cehennemi ve hafta sonunun zavallı cennetinin başlangıcı olan bu katedrallere fırlatılan bu insanda, insani kıvılcımdan, yani olsa bir yaratıcılıktan, ne kalır geriye… Gençliğin baltalanan enerjisinden, yaşlılığının kanayan yaralarına kadar, hayat her yönde zorunlu emeğin darbeleri altında can çekişiyor (Vaneigem,  60). Peki, böyle yaşamak yazgımız mı? Gündelik hayatın ne getireceği bu kadar belirli mi? Ya değişim? Bireysel ve toplumsal bir değişimin imkânını nerede aramalıyız? Bu nihilizme kafa tutabilecek, onu alt edecek bir var oluş tarzı yok mudur? Zaman ve hayatın yeniden kurulabilmesinin, zamanda böyle bir delik açabilmenin olanağı nedir? Şairin o gizli bildiği nedir? Şairin direndiği o mutlak nedir? Akıldır o mutlak Descartes’dan beri. Aydınlanmanın evrenselci değerleridir. Ve bu değerler hayatın kurulabilir olduğu gerçeğini unutturmaya çalıştığından beridir ki bir mite dönüşmüştür kendisi de. Modern zamanlar, Foucault’un gösterdiği gibi, bilgi ve güç ilişkilerinin iç içe geçtiği, aklın ve bilimin sözde aydınlanma adına insanlığı olmadığı kadar yozlaştırdığı bir süreç ortaya çıkarmıştır. Bauman’a göre, modern zamanlardaki insani etkileşim iki ilkenin baskısına teslim olur: eşdeğerler mübadelesi ve armağan ilkesi (a.g.e: 102). Eşdeğerlerin mübadelesinde söz konusu olan özçıkardır : “kişi her şeyden önce başkasının ihtiyacına karşılık, verdiği hizmetler için adil bir ödeme alıp almayacağı kaygısıyla hareket eder. Kişi eşdeğerin ne olduğuna ilişkin pazarlığa tutuşur. Mümkün olan en iyi anlaşmayı sağlamak ve işlemi kendi yararına halletmek için elinden gelen her şeyi yapar”. Armağan ilişkisinde ise durum bütünüyle farklılaşır. Bu ilişkide eşdeğerlilik kavramı geçersizleştiği gibi, ötekilerin ihtiyaçları ve hakları eylem için esas güdüdür : “en saf haliyle, armağan tamamen çıkarsızdır ve alıcının niteliğine bakılmaksızın verilir. Çıkarsızlık hiçbir biçimde hiçbir karşılığın olmamasıdır. Sahipliğin ve mübadelenin olağan ölçütleriyle değerlendirildiğinde, saf armağan saf bir kayıptır; bir kazanç varsa o da kazanç mantığına ters gelen ahlaki anlamdaki kazançtır” (a.g.y.:103). Armağan ve mübadele seçimi günlük hayatta iki ilişki biçimi şeklinde tezahür eder: kişisel ilişki ve kişisel olmayan ilişki. Armağan güdüsünün ağır bastığı ilişkileri kişisel ilişki, mübadele ilişkisinin ağır bastığı ilişkileri ise kişisel olmayan ilişkiler olarak ayırırız. Bauman’a göre, duygu, kişisel ilişkilerin vazgeçilmez bir parçası iken, kişisel olmayan ilişkilerde böyle bir özelliği kalmamıştır. Gündelik hayatımızın büyük bölümü işte bu kişisel olmayan ilişki ağlarınca örülmüştür. Ve yine Bauman’a göre ilişkilerimizin geniş bir bölümünün kişisel olmayan bir bağlamda yürütülmesi yüzünden, kişisel ilişkilere duyulan ihtiyaç çok şiddetli ve acildir. “derin ve bütünlüklü” kişisel ilişkiler için duyduğumuz özlemin şiddetini artıran, takıldığımız kişisel olmayan bağlılıklar ağının genişliği ve sıklığıdır. Ben ücret aldığım şirketin bir çalışanı, ihtiyacım olan ya da ihtiyacım olduğuna inandığım şeyleri satın aldığım birçok mağazanın müşterisi, beni evden işe ya da işten eve taşıyan otobüsün ya da trenin yolcusu, tiyatronun izleyicisi, desteklediğim partinin seçmeni, doktorumun hastası ve birçok yerde birçok başka bir şeyim. Her yerde benliğimin ancak küçük bir bölümünün orada olduğunu hissederim. Başka yönleri o tikel bağlamda anlamsız olduğundan ve istenmediğinden, benliğimin kalanının karışmaması için sürekli kendimi denetlemek zorunda kalırım. Ve bu yüzden hiçbir yerde kendimi tam anlamıyla hissedemem; hiçbir yerde kendimi yuvamda hissedemem. Her şey bir yana, kendimi, her biri farklı insanlar arasında ve farklı mekânlarda olmak üzere, oynadığım birçok farklı rolün bir toplamı gibi hissetmeye başlarım. Peki, ama bunları bağlayan bir şey var mıdır? Sonuçta ben – gerçek, hakiki “ben”- kimim? ( Bauman, 110). Weber, “hayat yaşanmaya değer midir ya da ne zaman yaşanmaya değerdir” diye sorraken bir yandan da bizler için tek ve en önemli sorunun, Tolstoy’un sorusu olduğunu hatırlatır: “ Ne yapacağız ve nasıl yaşayacağız?( Weber-Sosyoloji Yazıları,139). Bauman’ın mübadele ilişkisi olarak tanımladığı, Habermas’ın yaşama evreninin sömürgeleştirilmesi olarak tanımladığı araçsal aklın çıkara yönelik eylemine yazgılı mıyız? Çıkarı olmayan edim yok mudur? Bu sorular bizleri yeniden “adil ve iyi bir yaşamın olanağını” araştırmakla karşı karşıya bıraktığı için yaşama etiğimize ilişkin de sorulardır. Günümüzde Alain Badiou bu etik meseleler üzerine çok kafa yoran düşünürlerden birisidir. Badiou, bizden, evrensel olarak tanınan bir insan öznesinin var olduğunu ve doğasından kaynaklanan haklara sahip olduğunu varsaymamızı bekleyen bir etiği eleştirir. Bu etik insanı bir kurban olarak tanımlamaktadır. İnsan kendini bir kurban olarak tanımlama kudretine sahip bir varlık olmakla birlikte ölümsüzdür de. İnsanın başına gelebilecek en kötü durumlar, o kendini hayatın karmakarışık ve zorbaca akışı içinde ayrı bir yere koyabildiği sürece, insanın ölümsüz olduğunu gösterir. İnsanın herhangi bir veçhesini düşünmek için bu ilkeden başlamalıdır ona göre: Sonuçta hepimizin ölecek olması, geride sadece tozun kalacak olması, İnsan’ın, koşulların onu maruz bırakabileceği hayvan-olma ayartısına karşı koyabilen biri olarak kendini olumladığı anda sahip olduğu ölümsüzlük kimliğini hiçbir surette değiştirmez. Ve her insanın-olağan ya da olağan üstü koşullarda, önemli ya da tali hakikatler için, öngörülemez biçimde-bu ölümsüzlüğe ulaşmaya muktedir olduğunu biliyoruz. Her halükarda özneleşme ölümsüzdür ve insanı insan yapar. Bunun ötesinde yalnızca biyolojik bir tür, hiç de cazip sayılamayacak “tüysüz bir iki ayaklı” vardır (Badiou, 2004:28) Bu ideolojik etik çerçevesi reddedilmeli ve olumsuz kurban-insan tanımına taviz verilmemelidir. Dolayısıyla insan 1- olumlayıcı düşüncesiyle, ulaşmaya muktedir olduğu tekil hakikatlerle, onu hayvanların en dirençlisi ve en paradoksalı kılan Ölümsüz ile tarif edilmelidir. 2- Kötüyü tanımlarken, iyiye ulaşma yönündeki pozitif yeteneğimizden ve dolayısıyla imkânlar karşısındaki sınır tanımayan tavrımızdan, varlığın muhafazası da dâhil olmak üzere muhafazakârlığı reddedişimizden yola çıkmalıyız. 3- Genel olarak etik diye bir şey yoktur. Sadece -son kertede- bir durumun imkânlarını sorguladığımız süreçlerin etiği vardır. Bu haliyle etik Özne’nin kimliği üzerine ve kurban kimliği üzerine kurulmaz.

***

Etik, Badiou’ya göre başından itibaren ötekinin etiğidir. Ötekine açınılan başlıca kanaldır ve kimliği/ özdeşliği farklılığa tabi kılmaktadır (Badiou 2004: 32). Badiou’ya göre, ölümsüz oluşumuz, hakikat kapasitemizle belirlenir: bilim, aşk, siyaset ya da sanat kapasitemiz olarak hakikat kapasitesi. Etik de bir şeyin etiği olarak siyasetin, aşkın, bilimin ya da sanatın etiği olabilir. Aslında tek bir Özne de yoktur. Ne kadar hakikat varsa o kadar özne, ne kadar hakikat usulü varsa o kadar öznelik tipi vardır. (Badiou 2004: 41). Badiou dört öznellik tipi belirliyor: siyasi, bilimsel, sanatsal ve aşki öznellikler. Her insan – hayvan, verili bir hakikate katılarak, bu dört tipten birine dâhil olmaktadır. İnsan, henüz olmadığı ölümsüz olmaya belli bir anda bedeni, yetenekleri ile sahip olduğu ne varsa onlarla bir hakikatler yoluna koyulmaya çağrılır. Birini, bu özne oluşumuna çağıran her neyse, onun fazladan bir şey yani durumlar ve durumların içindeki alışılmış davranış biçimleriyle izah edilemeyecek şekilde ortaya çıkan bir şey olması gerekir. Badiou bu duruma olay der. Bu olay bizi yeni bir varlık tarzına karar vermeye zorlar ve böylece kanaatlerden ayrılır (Badiou 2004: 51). Bu tür olaylara örnek olarak ise 1792 Fransız Devrimini, Heloise ile Abelardüs’ün buluşmasını, Galileo’nun fiziği yaratmasını, Hydn’ın klasik müzik üslubunu icat etmesini, kişisel bir aşk karşılaşmasını örnek verir. Bundan böyle durumu olaya göre düşünerek hareket etmek, özneyi yeni bir var olma tarzını icat etmeye yöneltir. Örneğin bir aşk karşılaşmasının etkisi altındayken eğer o olaya sadık kalmak istiyorsam bildik yaşama tarzımı ona göre yeniden işlemem gerekir. İşte bu olaya sadık kalma sürecine hakikat diyor Badiou. Ve bir hakikat bir kopuşla gerçekleşmektedir. Yani söylediği bir hakikatin esasında içkin bir kopuş olduğudur. Çünkü hakikat sürecini teşvik eden şey, olay, durumun egemen dili ve yerleşik bilgilerine göre hiçbir anlam taşımaz (Badiou 2004:52).

İşte bu hakikat sürecini taşıyan kişi öznedir. Yani özne hiçbir surette süreçten önce var olamaz. Bu şekilde tasarlanan öznenin psikolojik özneyle, Descartes’in kullandığı anlamda düşünümsel özne ile ya da Kant’çı aşkın özne ile hiçbir alakası yoktur. Badiou’nun söz ettiği anlamda bir aşkın özne, klasik ahlakçıların anlattığı anlamda âşık özne değildir (Badiou 2004:53). O özne, psikolojik özne kategorisi içinde değerlendirilen ve insan doğasının sahası içine, ihtirasın mantığı içine girer. Hâlbuki Badio’ca öznenin doğal bir ön var oluşu yoktur. Âşıklar, kendilerini aşan tek bir aşk öznesinin oluşumuna girerler. Aynı şekilde, devrimci bir siyasetin öznesi militan bir birey değildir ya da sanatsal bir sürecin öznesi sanatçı- deha değildir. Militan, bazen parti, bazen de başka bir yapı olarak o müstesna üretimin içine girer ve bu özne onu aşar. Onu ölümsüzlük mertebesine ulaştıracak olan şey, tam da bu fazlalıktır Badiou’ya göre. Sanatın özne noktaları sanat eserleridir ya da sanatçılar bu öznelerin oluşumuna girer ama yine de bu özneler onu aşar ve o işler sanatçısına indirgenemez (Badiou 2004:53): “ olaylar durumların indirgenmez tekillikleri, durum içinde yasa-ötesi olanlardır. Her sadık hakikat–süreci, bütünüyle icat edilmiş, içkin bir durumdan kopuştur. Hakikat-sürecinin yerel oluşumları (hakikat “noktaları) olan özneler, tikel ve kıyaslanmaz tümevarımlardır. İşte bir hakikatler etiğinden bahsetmek –belki de- ancak bu tür öznelerle bağlantılı olarak meşru olur (Badiou 2004:53). İnsan denen hayvanın normal davranışı çıkarının peşine düşmektir ki Spinoza’nın “varlıkta sebat” dediği budur diye de hatırlatır Badiou. Bu sebat, kendisini bildiği sürece “biri”ni yönlendiren yasadır ve ne ki hakikatin sınanması bu yasa kapsamına girmez. Duruma ait olmak herkesin kaderiyken diyor Badiou, bir hakikat öznesinin oluşumuna ait olmak ancak belli bir rotayla, kalıcı bir kopuşla ilgilidir ve bu oluşumun o basit benlik sebatına nasıl birleşeceğini bilmek zordur. İşte bu bileşim ilkesine de tutarlılık diyor (Badiou 2004:55). Örneğin aşığın, bir aşk öznesine kaydedilmiş olmasının sürekli sınanması içinde bütünüyle kendi olma tarzı bu tutarlılığa ilişkindir. Bu durumda birinin duruma ait oluşu çıkar ilkesiyle yani varlıkta sebat olarak belirlenirken, bilinenin bilinmeyene bağlanması olarak tutarlılık ilkesi öznel ilkedir ve çıkar- gözetmeyen çıkar olarak tezahür eder (Badiou 2004:57). Bu durumda tutarlılık ilkesi ile bağlı olan çıkar-gütmeyen çıkar, hakikat sürecini oluşturan, kendi içinde hayvani çıkarlarla ilgisi olmayan, bu çıkarların sürmesine kayıtsız kalan, kendini sonsuzluğa biçmiş bir sadakattir. Bir hakikatın içimden geçmesinin sebep olduğu o beni aşan fazla sayesinde kurucu unsurlarımı birbirine bağlarım. Ama bunun sonucu olarak, aynı zamanda da askıya alınmış, parçalanmış, hükümsüz kılınmış, kendi çıkarımı gözetemez/ kendime ilgi gösteremez(des-interesse) hale getirilmiş durumdayımdır. Çünkü etik tutarlılığın tanımı olan sadakate sadakat içinde, kendimle ilgilenip kendi çıkarlarımın peşine düşemem (Badiou 2004:58).

Notlar:

Badiou, Alain ( 2004) Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Metis Yayınevi.

Bauman, Zygmunt (1996) Sosyolojik Düşünmek, çev. Abdullah Yılmaz, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Deleuze, Gilles (2001) ‘Üstinsan: Diyalektiğe Karşı’, Cogito, sayı:25, Nietzsche: Kayıp Bir Kıta.

Vaneigem, Raoul (1996) Gençler İçin Hayat Bilgisi El Kitabı, çev.  Ali Çakıroğlu, Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Written by:  Saliha Yazgaç

Images:

I.  Clyfford Still (1904-1980) 1947, Painting, oil on canvas.

Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

Where, Nothing.. ( Nereye, Hiç..)

I.

This is my Revolution
I’m goin’ my way
Why can’t you see this is
My Revolution
today.

— Nereye?

— Hiçbir yere

— Orası da bir yer sayılmaz mı?

— Belki de,

— Bilmiyor musun?

— Bilmiyorum.

— Senin için bir Blues çalacağım.

This is my revolution’ı çal bari.

— Pekâlâ,  asi çocuk.

İki serserinin konuşması burada bitiyordu. Karşılıklı gülüşmeler duyulur. Güneş henüz batmak üzeredir. Metropolde garip bir trafik uğultusu. Son kuşlar da kanat çırpmakta. Kediler çoktan çöp bidonlarına üşüşmüşler, çöpçüler gelmeden karınlarını doyurma telaşındalar. Sokak lambaları etrafı aydınlatmaya başlıyor.

II.

— Nereye?

— Devletin olmadığı bir yere,

— Devletin olmadığı bir yer olduğundan emin misin?

— Evet, belki de bilinçaltım olabilir bu, dedi; orada devlet yok işte, öldürdüm O’nu, O beni öldürmeden, diye devam etti.

— Peki, bu ölü devleti nereye gömeceksin,

— Göçebelere teslim edeceğim, onlar neresini uygun bulurlarsa artık.

— Bak işte bunu çok iyi dedin, hay ağzına sağlık.

Meydana bakan bir bankta oturmuş konuşan bu iki yaşlı adamın sesleri, top oynayan çocukların har gürüne karışıyordu. Meydan bu akşam çok kalabalık sayılırdı.

III.

— Nereye diye soracağını biliyorum,

— Cevap ver öyleyse

— Neresi olursa oraya, rastgele Balthasar

— Bence de çok makbul, aylaklığın sonu yok.

— Son diye bir şey yok ki zaten, sonsuz oluşlar var ve nereye gittiğimin bir önemi yok.

—Ya, demek öyle bay filozof.

Sinemadan çıkmış işsiz iki felsefe öğrencisi kendi aralarında böyle konuşmaya devam ederler. Her şey gözlerine sıradan görünmeye başlayacaktır, bir süre sonra. Kelimelerin ne kadar değersiz olduğunu anlayacaklardır.

IV.

Yıl 3000. Milenyum çılgınlığı. Ülkelerde bankalar iflas etmiş, sermaye krizi, yoksulluk ve işsizlik almış başını gitmiştir. Her tarafta genel bir ayaklanma havası vardır. Hong Kong, Sdney, Pekin, Tokyo, Mumbai, Moskova, Tibet, İstanbul,Tahran, Madrid, Paris, Londra, Roma, Addis Ababa, Kahire, Chicago, Mexico City..

Yeni bir yaşam bir adım ötede sayılır. Havada devrim kokusu var. Yoksullar çok öfkeli, şimdiye kadar hep aldatılmışlardı, artık tahammülleri kalmamıştı. Yoksullar çok kalabalıktılar. Yoksullar çok güçlüydüler ilk kez bu defa. Yarım kalmış devrimi tamamlamaya kararlı görünüyorlardı. Tüm dünya metropolleri kaynıyordu. Metropollerin ana meydanlarına rengârenk flamalar asılmıştı. Metrolarda ve Duvarlarda grafitiler, kuru kafalar sistem karşıtı nefretin diyagonal işaretiydiler. Sistem iflas etmişti ve artık kurtuluşu yoktu, ölecekti.

V.

— Nereye?

— Nereye?

— Devrim yapmaya

— Devrim yapmaya.

Kalabalık hep bir ağızdan bağırıyordu. Onları zaptetmek artık imkânsızdı. Herkes ilk ve son defa çıldırmış gibiydi. Gözlerde büyük bir öfke seziliyordu. Şiirsel terörist günler yaşanacağa benziyordu. Az önce kedilerin otlandığı çöp bidonları ateşe tutulmuştu bile.

VI.

Dünya televizyonları canlı yayındaydılar. Tüm dünyanın banliyöleri ayaktaydı. Tüm dünya sevinçten ağlıyordu. Küresel bir devrim olmuştu. Neşeli yoksul çokluk sokaklardaydı. İçlerinden bazıları silahlıydı. Ulusal ordularda destek veriyordu. Finans sermayesinin dev gökdelenlerine tırmanmış yoksullar, hepsini işgal etmişler, sonra sırasıyla cezaevlerini, emniyet müdürlüklerini, valilikleri, bankaları, üniversiteleri, hastaneleri, tren garlarını, hava limanlarını. Devlete ve sermayeye ait olan tüm kurumlar şu an yoksul çokluğun elindeydi. Artık onlar kendi kendilerini yönetebilecekti, hiyerarşi bitmişti, yalanlar bitmişti. Yoksul çocukları artık parasız üniversitelerde okuyabilecekti, ölmelerine ya da ücretli işçilik yapmalarına gerek kalmayacaktı. Kadınlar ev işlerine boğulmuş olarak yaşamaya devam etmeyeceklerdi. Toplumsal kimliklerin bir anlamı kalmıyordu. Ücretli kölelik sistemi bitiyordu. Kamusal bir mutluluk yaşanacağa benziyordu. Şenlik, kahkaha ve kaos günleriydi. Ütopya gerçek olmuştu.

VII.

— Nereye?

— İlk kez yaşadığımı hissetmeye,

— Nasıl yani,

— Devrimden sonraki yaşamı kurmaya, kendi hayatım üzerinde ilk kez konuşmaya başlayacağım, dedi.

— Umarım, sürekli olur bu devrim,

— Bu bizim elimizde, her şey bizim elimizde, istersek yaparız.

— İstersek yaparız, istersek yaparız.

Sokak gösterileri, işgaller ve çatışmalar aylarca sürdü. Ve sonunda isteyip yaptılar. Devlet yenildi, biz kazandık. Şüphesiz çok kolay olmadı, fakat oldu işte. Sonsuz arzu galebe çaldı bir kez daha, burada ve her yerde ve şimdi.

Written by Mehmet Oruç

image: Zao Wou – Ki, 2001, Marlborough Gallery, New York.