Archive for the ‘ cinema ’ Category

Çivi İzi Çiviyi Söker ya da Bir Distopik Hiciv: Brazil

Terry Gilliam’ın yönettiği  Brazil (1985 yapımı) tüm zamanların en iyi bilimkurgu/fantezi filmleri arasında gösterilen bir film. Bilimkurgu deyince müspet bilimlerin kurgusunu arayanları hayal kırıklığına uğratabilir belki. Ama bilim ve sosyal bilim arasındaki ayrım, iş kurgu olduğunda daha da bulanıklaşıyor. Bilimkurgu, toplum ve bilim arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle aynı zamanda sosyal bilim kurgudur ya da teknoloji, sadece şu andan “ileri” teknoloji olmadığı için, toplumsal bağlamlar değiştiğinde teknoloji nasıl bir güzergâhta ilerlerdi’nin üzerine giden her kurgu bilimkurgudur. Belki de bu yüzden film, distopik hiciv olarak da sınıflandırılmış. Film, ayrıca, tarihle kurduğu aidiyetsiz, melez ilişki ve metinlerarası göndermeleri nedeniyle postmodern bir film olarak da incelenmiş (ki film, 20. yy.’da herhangi bir yerde ve saat 8.49’da geçer).

Ancak Brazil’in bu kadar etkileyici olmasının bir nedeni, yazıyla kurduğu ilişkinin kendisi: Yazının tabelalarda, panolarda, afişlerde ya da duvar yazılarında, fonda orada burada akıp giden hareketli imajların arkasında yazılı olarak orada duran sloganların hakikat olmama halini yine yazıyla hicveden bir öğe olarak kullanımı açısından dikkat çekici bir film.

Filmde olaylar, bir sineğin, totalitaryan bir toplumun enformasyon bakanlığının yazıcısına düşmesi ve o anda suç kaydında yazılmakta olan Tuttle Archibal’ın önadını, Tuttle’dan Buttle’a (Bettle’ın B’si? belki) dönüştürmesiyle başlıyor. Bu isim karmaşasıyla, yanlış kişi tutuklanır ve öldürülür. Durum, sisteme en az hasarla ört bas edilmeye çalışılırken, araya bir aşk hikâyesi de girer.

Tuttle, asıl aranan kişi, Merkezi Hizmetler’in (ki merkezi yönetim, filmde, her bir yeri bir göbek kordonu gibi birbirine bağlayan ve gözetimin ve bilgi akışının da içinden gerçekleştiği (hayır kablolar değil) devasa borularla temsil edilir) kontrol ettiği tamir işine, bilgi toplumunun bir Ninja-gerillası, nevi şahsına münhasır yasa-dışı “serbest çalışan yıkıcı” bir ısıtma muhendisidir. Bu arada olaya yanlışlıkla tutuklanan Buttle’ın komşusu girer ve bu kadın, filmin asıl anti-kahramanı Bilgi Erişim Birimi memurunun (ama aynı zamanda rüyalarında sistemin metaforu olan tekno-Samuray’la döğüşüp duran bir garip yeni Don Kişot’tur) rüyalarındaki kadının ta kendisidir. Ve böylece, sisteme başkaldırı, bir aşk hikâyesi ve kaçışla birleşir (ki G. Orwell’ın 1984’uyle epey benzerlikler gösteriyor. Bildiğim kadarıyla çekim aşamasında film geçici olarak 1984½ olarak da adlandırılmış).

Filmdeki teknoloji bir yandan “ileri”. Ama bir yandan aşırı hantal ve hatta grotesk. Bilgi, kaba saba ama saydam ekranlı bilgisayarlarla gönderilir ama cevap, her yeri saran borulardan tüpler içinde kâğıtlara yazılı olarak gelir örneğin. Benzer bir bilgi toplumu teknolojisi Futurama’nın bir bölümünde de vardı.

“20. yy.’da herhangi bir zamanda” olmakta olan bu totaliter toplum, bir yandan modernite projesini eleştiren düşünürlerin (Weber’den Frankfurt Okulu’na oradan Foucault’ya) eleştirilerinin cisimleşmesi olarak da okunabilir: Bilgi ve rasyonelleşme bizi özgürleştireceği yerde (ki filmin en büyük ironilerinden biri Bilgi Bakanlığı’nın önünde kocaman harflerle anıtsal “Hakikat sizi özgür kılar” (“the turth shall make you free” yazısıdır) çok daha total bir tahakküme, araçsal aklın ya da öznel aklın nesnel akıl üzerindeki tahakkümüne götürecektir. Ama filmi bu izlek üzerinden değil de, çok daha özgün bulduğum film, kurgu ve akan imajlarla, yazı arasında kurulan ilişki üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Zaten iki şeyden bahsettik: Böcek (gerçek), yazıcıya düşer ve bilgisayardan gelen yazıyı (kurgu/kod) dönüştürür. Ve bu travmatik karşılaşmadan doğan olaylar, hakikati temsil ettiğini iddia eden sisteme bir başkaldırı öyküsüne dönüşür. Ancak yazılı olanın, kayıtların, gerçeğin ta kendisi olarak görüldüğü bu bürokratik toplumda (ki bürokrasinin varoluş ilkesi de budur), gerçeğin gerçekliğe (aynı zamanda paralel akan olay örgüsünde rüya/aşk’ın sisteme) nüfuzuyla olaylar sarpa sarar. Bu arada sistemin egemen anlatısını gösteren yazıya paralel akan başka bir yazı daha vardır.

 

İkinci olarak, yazı, olayların arka planında durarak, kurumların ideolojisinin sloganı olan bir unsurdan, gerçek ile ideoloji arasındaki uçurumu gösteren bir tersine çevirmeyle ironi unsuruna dönüşür. Örneğin, korkuyla beslenen bu bilgi toplumunun gerçek hayatının sokaklarında bir yandan orda burada bombalar patlar ve renkli afiş ve ilanlar bas bas bağırır (“üst düzey güvenlik”, “korkusuz lüks” ve “şüphe olmaksızın eğlence”- ki Enformasyon Bakanlığı’nın duvarlarında yazılı vecizlerden biri de “şüphe güveni doğurur ”dur- vaat eden tatil merkezleri reklamları örneğin). Ama öte yandan siyah bir boyayla duvara el yazısıyla çiziktirilen eğreti “gerçeklik” sözcüğü Buttle’ın oturduğu semtin duvarında göze çarpar. Filmin artık gerçeğin, gerçekliğin ve hezeyanların iç içe geçtiği son sahneden önceki sahnelerde ise, Bilgi Bakanlığı bombalanırken, arkada “Utopia Airways” afişi dikkat çeker.

Sistemin merkezine girmek içinse anahtar şifre “makinanın hayaleti” metaforuyla pudra dökülmüş lavabo tezgahına yazılır: “EREIAMJ.H” (“here I am”- burdayım/ J. H.- Sam Lowry’nin ölen babasının ismidir bu).

Bu film, lirik bir film değil belki. Ama aynı kurgu içinde metinlerin ve dilin değişik katmanlarının yüzeyde iç içe geçmesi, yazının (ve görsel göstergelerin) diğer yazılara ve göstergelere karşı bozucu/geçersizleştirici ve bazen de pekiştirici ironik bir unsur olarak kullanılması açısından kesinlikle şiirsel. Kadının ve aşkın, sembolik düzeni sarsıcı bir unsur olarak kullanılması ise- ki bu kısa yazıda bu konuya girmeyeceğim- bir ilk değil. Ve , Zindan Adası, Inception gibi filmler düşünüldüğünde son da olmadığı açık.

Written by: Gökçen Ertuğrul

Mezarsız Ölüler- I

Yas nedir hiç bilmiyorum. İnsan neyin yasını tutar, bir şeyler için yas tutan insanlar (hala) var mıdır bilmiyorum. Sanki şimdiye ait olmayan bir şeymiş gibi geliyor bana ilk bakışta yas tutmak, sanki o kadar uzak bana, bize, bu zamana. Artık hiçbir şeyin yasının tutulmaması gerekirmiş gibi, buna ihtiyaç kalmamış gibi. Çevremde de kimsenin herhangi bir şey için yas tuttuğunu, yasta olduğunu ne duydum ne gördüm. Unutulmuş, hayatımızdan çıkmış bir kavram, bir hal gibi geliyor insana ilk bakışta. Zaten ben de bir şeyin yasını tutmadım yani öyle zannediyorum. Yas deyince hayatın gündelik akışının büyük bir acıyla kesintiye uğramasını anlıyorum. Uzun süren bir kesinti, geri dönüşü kolay olmayan, toparlanılması yıllar alan bir acı. Bir zamanlar kocaları öldüğünde yıllarca siyah giyen, yıllarca evlenmeyen kadınlar gibi. Böylesi yasları sadece filmler ya da kitaplardan hatırlıyorum. Ve bir yas nasıl tutulur hiç bilmem. Bir de bunu önceden bilmek mümkün mü? Bir gün bir şey için yas tutup tutmayacağını bilir mi ki, bilebilir mi ki insan? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.

Kardeşim öldüğünde aylarca olur olmadık ağlamıştım otobüslerde, sokaklarda. Engel olamıyordum gözyaşlarımın hücumuna, susturamıyordum kendimi. Ama o yas sayılır mıydı? Kabullenmesi zordu belki ama on beş yirmi gün sonra okula gitmeye başlamış, eve gidip gelenleri ağırlamış, gündelik hayatın akışına karışmaya başlamıştım yavaş yavaş. Belki en çok annemin ki bir yasa yakındı.

Kız kardeşimin kanser hastası oluşu, yıllarca hastanelerde ameliyatlarla, kemoterapilerle geçen zaman, günden güne erimesi; işte bu tükenişin bu çaresizliğin ölümle sonlanmasını ancak ölümünden sonra bir kurtuluş olarak görebilmiştik. Ölümünden evvel hep bir umut vardı içimizde. Ölümünü düşünebilmek ne mümkün! Bir gün mutlaka iyileşecekti ama ölmüştü işte ve artık rahattı, huzura ermişti, bir daha acı çekmeyecekti. Zaten yanı başımızda ölmüştü, evinde, yatağında. Son nefesini verişini görmüştüm, yüzünün ferahladığını, rahatladığını; kaygıdan eser yoktu artık. Sadece o anda biz ne yapacağımızı bilmiyorduk. Ölümü nasıl karşılamamız gerektiğine dair bir fikrimiz yoktu. Telaş içinde ağlıyor ama birbirimizin gözlerine bakamıyorduk. Sanki ben öldürmüşüm gibi çekiniyordum babamdan. Annemin babamın çaresizliklerini görmekten bir çeşit mahcubiyet yaşıyor ama bununla nasıl başa çıkabileceğime dair akıl yürütemiyordum. Ne yapmalıydım? Anneme mi babama mı koşmalıydım yoksa sağa sola kaçışıp ağlayan diğer kardeşlerimi mi kucaklamalıydım? Birbirimizin yanında sevinmeyi bilmediğimiz gibi üzülmeyi de bilemiyorduk işte. Kardeşim on sekizindeydi öldüğünde ben on dokuz ama hala acemi bir aileydik işte ve korkarım hep acemi kalacak olan.

Doyasıya baktırmamışlardı yüzüne, hatta neredeyse göstermeyecekler bir kez daha kefene sarılmadan evvel. Hocalar doluşmuş odaya, Kuranlar okunmuş, yunmuş yıkanmış sarılmıştı kefene. Bir de bıçak koymuşlardı üstüne! Onların izin verdikleri kadar kıyıdan köşeden görebilmiştim ne gördüysem. En çok da buna öfkem; öyle ki bir hatırasını bile bırakmamışlar, bütün eşyalarını dağıtmışlardı sonra, çok ağlamıştım niye bana da sormuyorsunuz, hiçbir şeyini bırakmamışsınız diye. Sonra da mezarlık; kardeşçiğimin mezarına yine yabancıymışız gibi sokulabildik yani biz kadınlar, onu elimizden aldılar, tabutu toprağa bıraktılar. Tuhaf olan şu ki sanki tabut toprağa inene kadar bile adeta bir umut taşıyor insan. Ahh ama bu son umut artık, işte o anda bir ateş düşüyor ki insanın içine, yok artık bundan böyle hiçbir umut yok! Kabullenişin katı kayası; dualarla örtülüyor cenaze, sonsuzlukta buluşmak üzere, sevgiyle emanet ediyoruz bize de emanet edilmiş bir canı. Onun için elimizden gelen her şeyi yapmış olmanın ve gücümüzü aşan yerde de susmanın ötesinde hiçbir şeyimiz yok. Ama bu söylediğim az buz bir şey değil çünkü artık onun için yapılabilecek hiçbir şey yok belki ama çocuğumuzun başına ne hal geldiğini bilme şansımız oldu. Onun için çabalayan ailesinin yanında öldü. Eşin dostun yakınların da el uzatmasıyla cenazesi kaldırıldı ve ölüsü toprağa ulaştı. Yani ille de toprağa ulaştığı için değil yakıla da bilirdi ya da denize bırakılabilirdi ama öyle de olsa yine sevenlerinin arasında geride kalanları da huzura erdirecek şekilde gömülme şansı oldu. Bu şans bizlerin de şansı yani vicdanlarımızı rahat ettiren bir durumdur.

24 Nisan 1915’te gerçekleşen Ermeni soykırımının bu seneki 24 Nisan anmalarında -ki ben orada bulunamadım ne yazık ki- Hayko Bağdat’ın yaptığı konuşmanın bir bölümünün videosunu (Ersoy Tan belgelemiş) izledim. Orada, Hayko Bağdat, Doğulu toplumlar olarak bizlerin yani Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Türklerin vs. ölülerimizi gömme biçimlerimizde ortaklaştığımızı ve bu biçimi çok önemsediğimizi dile getirdi. Ölüsünün usulüne göre gömülmemesi bir öfke kaynağı olmaktadır o halde, tersiden usulüne göre kaldırılan cenazeler ise toplumsal bir tutunum, bir barış duygusu vermektedir insanlara. Böyle olunca tabi ki herkes ölüsü usulünce gömülsün ister. Son günlerde izlediğim Batı’lı bir filmde (Hayko Bağdat’ın konuşmasından kaynaklı olarak bir ikiliği devam ettirmek bahasına Doğu/Batı kavram çiftlerini kullanıyorum, kullanmamayı tercih ettiğimi ayrıca belirtmek isterim)de benzer bir tema var oysa: Türkçeye Vadiler Aslanı olarak çevrilmiş olan G.Stevens’in Shane adlı filmi.

“Torrey’e gerçek bir cenaze töreni yapılmasını düşünmüyor musunuz?…Demir yumruğa bir Hıristiyan cenazesi yapılmalı ve karısı bu adam hakkında iyi şeyler söylendiğini duymalı…” (Shane,1953,G.Stevens). Buradaki Hıristiyan inancının yerine başka inançları koyabiliriz elbette ve her seferinde geçerli ve anlamlı bir şey söylemiş oluruz çünkü biz insanlar aslında sadece doğumda ve ölümde birleşiyoruz çünkü bizlerin “hakiki cemaati ölümdür” der Blanchot.

“İşte cemaati kuran şey. Her ikisinde de ortaklık imkânının son bulduğu ilk ve son olay (doğum-ölüm) ortak olmasaydı cemaat olmazdı. Cemaat, ölülerin herhangi bir töz ve ya herhangi bir özne –vatan, anavatan, ulus…mutlak paylaşım topluluğu ve ya mistik lonca…haline dönüşme işlevini yerine getirmez…cemaat ötekinin ölümüyle kendini gösteriyorsa, bunun nedeni ölümlü varlıkların hakiki cemaatinin bizzat ölüm olmasıdır. Demek ki cemaat şu eşsiz yeri işgal eder: kendi içkinliğinin imkânsızlığını, cemaatçi bir varlığın özne olarak imkânsızlığını üstlenir… bir cemaat, kendi üyelerine onların ölümlü hakikatlerinin sunulmasıdır… Cemaat neye yarar? Öteki yalnız başına yok olmasın, kendini eksikliği giderilmiş hissetsin ve aynı zamanda kendisine sağlanan bu vekilliği bir başkasına taşısın diye, ölüme varıncaya kadar ötekine hizmete hazır olmak dışında, hiçbir şeye yaramaz” (Blanchot).

Bağdat, “1915’de siz Ermenilere ne oldu?” diye soranlara “Asıl size ne oldu? Bırakalım 1915’de neler olduğunu, bugün, halen yaşamakta olduğumuz şu günde, gözlerimizin önünde çocukların, Ceylan’ların üzerine havan topu düşerken, Uğur Kaymaz’ın bedeninden onlarca kurşun çıkarken, sokağımızdan, mahallemizden toplu mezarlar çıkarken ne olmakta? “Senin hayatından ne alındı?” diye soruyor isyanla. Evet bizim hayatımızdan ne alındı biz Ermeni olmayanın, biz Kürt olmayanın, biz Alevi olmayanın, biz eşcinsel olmayanın… elinden ne alındı?

“- Arkadaş sen benim arkadaşımın ölüsüne üzülebilme yeteneğimi elimden aldın… ben bugün çocuk ölümlerini kanıksamış bir toprakta yaşıyorum…artık bu saatten sonra bunun benle bir alakası yoktur, bunun bu saatten sonra senle bir alakası vardır” diyor Bağdat.

Bu coğrafya da hep bir ölü yatıyor aramızda. Açıkta kalmış bir ölü, mezarsız bir ölü! Hep ölüler dolaşıyor aramızda, huzura ermemiş ruhlar, tamamlanmamış hayatlar! O huzursuz ruhlar, o ölüler aramızda oldukça biz yaşayanlara da huzur bulmak yok, olmayacak, bir yaşamak olmayacak! Zamansız ölümler içimizi dışımızı kemirecek, bizde yüz bırakmayacak. Hâlbuki biz, toprağa aitiz. Bir de ölüme! Bir aidiyet arıyorsak, ölümden başkası olamaz bu. Ve bu durumu trajik bulmadığımı söylemeliyim. Ölüm trajik değildir. Trajik olan nasıl öldüğümüz ile ilgilidir.

İnsanlar eceliyle ölmeli, zulme uğramadan. Ölümü ağırlaştıran zulümle gelmesi. Zulümle gelen ölüm kabul edilemez, tesellisi olmayan, insanın içini kemiren bir acıya, öfkeye, kine dönüşüyor. Zulümle gelen ölüm ne ölüsünü ne dirisini rahat bırakmıyor. Ölüler açıkta kalıyor; diriler onursuz hissediyor; o zaman öç birikiyor, öç kanını istiyor: O kan o toprağa akacak, toprak o kokuyu duyacak, en nihayet kapılar sürgülenip, diriler uykuya dalacak. O gece rüyalar uyuyanları rahat bırakacak. Çünkü ölüler usulüne göre gömülmek ister! Herkes ama herkes ölüsünü usulünce gömmek ister, ölüm saygıda kusur kabul etmez, ölüye karşı yaşayanın son görevi iki tarafında son defa hakkıyla, layıkıyla karşılaşması ve vedalaşmasıdır. Belki de soluk alınan bütün anlar boyunca insan ilk defa mezarlıkta bu karşılaşma sırasında insan oluyordur, onuruna kavuşuyordur. Madem öyle ölüsünün açıkta kaldığını bilmek huzursuz yapar kişiyi. Ölen de yaşayan da huzursuzdur; ta ki ölüm, usulünce alana kadar emanetini; toprak usulünce örtülünce, son selamlar, son dualar, son niyazlar ulaşınca yerine, yaşam tazeliğine bir daha kavuşur yoksa bastırılanın geri dönüşünün acısı düşmez iki yakamızdan, bırakmaz peşimizi çünkü evet “bir hayat hiçbir şeydir ama hiçbir şey de bir hayat değildir” Malroux’nun dediği gibi.

Bu durumda peki ya ölüsü açıkta kalanlar ne olacak diye sormaz mıyız? Ölüsü bile bulunamayan kayıplar? Sürgünlerde, savaşlarda, nerede, nasıl öldüğü, ölüsünün gömülüp gömülmediğini bile bilmeyenler ne yaparlar? Cesetlerinden bile intikam alınanlar, cenazeleri evlerine paramparça dönenler, cenazesi tanınmayacak hale getirilenler? Yargısız infazlarla öldürülen, öldürüldükleri bile bilinmeyen, aylarca, yıllarca çileli bir bekleyiş, çileli bir umutla eşlerini, çocuklarını, yakınlarını arayanlar o kahreden umutla, o kahreden özlemle, o kahreden çaresizlikle nasıl başa çıkarlar? O çile, o yıllar boyu dinmeyen acı yasa dönüşmez mi? Kayıp yakınlarının hayatlarını yaslı bir yaşama dönüştürmez mi? Çünkü tabut toprağa inene kadar dinmiyor insanın içindeki umut! O zaman, yaşadığı sürece haktır herkese ölüsünü usulünce erdirmek toprağa. Ancak ve ancak böyle dinmeye yüz tutabilir bu acı. Yoksa hiç, hiç! Kim akıbetine ermeden bırakabilir, vazgeçebilir çocuğundan, yakınından? Kim unutabilir, kim sakinleyebilir, kim feragat edebilir onlardan? Kim edebilmiş ki?

Erkeklere ağlamaz dendiği, annelerinse gözyaşlarının dinmediği bu coğrafya da yas hiç değilse bazılarımız için isyana dönüşmüş durumda. Cumartesi anneleri sessiz sedasız ağlamıyorlar, dirençle, korkmadan yakınlarının akıbetini soruyorlar egemenlerden: Çocuklarımız nerede? Yani biraz olsun düşününce anlıyorum ki yas illa da hayattan el etek çekerek tutulmaz. Çıplak kötülük karşısında sürgünlerde yitmiş nice hayatların, kalleş ölüm çukurlarında kaybedilmişlerin, işkence ile yargısız infazlarla hunharca öldürülüp katledilenlerin yasını isyana dönüştürmüş olanlar hesap soruyorlar. Üzülmektense öfkelenmeyi yeğliyorlar bugün.

pic.

Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk filminde Mehmet, açlık grevinde olan arkadaşlarının durumunu protesto etmek amacıyla katıldığı bir eylem sırasında polislerce öldürülen arkadaşı Berzan’ı doğduğu topraklara götürüp, orada gömülebilmesi için Berzan’ın memleketine doğru yolculuğa çıkar. Mehmet, oldukça esmer olması hasebiyle sürekli Doğu’lulara benzetilen, görüntüsünden ötürü Kürt zannedilen Ege’li bir gençtir. İş bulmak için İstanbul’a gelene kadar ve orada Berzan’la tanışana kadar vatan olarak bildiği sınırların hangi gerçeklikler üzerinde kendini yeniden nasıl ürettiğini, kendi gerçekliğinin bu üretimle nasıl kesiştiğini ve nasıl krize girdiğini bilmemektedir. Dolayısıyla “söz konusu olan aynı zamanda içsel bir yolculuk, bir dönüşüm, bir başkalaşım sürecidir. Yolculuğun sonunda Mehmet, kimliğini hem tümüyle kaybeder, hem yeni bir benlik kazanır, hem yersizyurtsuzlaşır, hem aidiyet ilişkisini başka türlü düşünmeye başlar” (Suner 2006: 270). Berzan’ın gömülecek bir mezarı bile yoktur artık çünkü köyü sular altındadır. Yol boyu terk edilmiş evlerden, boşaltılmış köylerden sonra suların altında kalmış köyün bir hüzün anıtı gibi direği üstünde yan düşmüş tabelasını görürüz. Bir mezar taşı gibidir artık o tabela ve Berzan’ın tabutunun suya kavuşması ile birlikte gerçekten de bir mezar taşı olmuştur üzeri Zorduç yazılı tabela. Artık tabela olmayan bir tabela, tıpkı artık Zorduç olmayan bir Zorduç gibi, tıpkı artık olmayan bir Zorduç gibi. Eski hikâye “orda bir köy var uzakta”. İronistleri haklı çıkaran bir manzara. O bir pipo değildi bu da bir Zorduç değildir artık! Ölümüzü toprağımıza, bizim olmayan topraklara ve hiçbir zaman da bizim olmayacak topraklara ama kendisine ait olduğumuz topraklara gömerek (Toprak bize ait değildir, biz toprağa aitiz der Deleuze ve aynı sebeptendir Âşık Veysel’in benin sadik yârim kara topraktır demesi) aynadaki suretimizin çatık alnını düzlediğimiz ve artık hafiflemiş ruhlardan doğru birbirimize bakabildiğimiz bir yurt tutmak da var ve o yurdu zamanı geldiğinde bırakmasını bilmek te!

Şu bırakmamayı bilmemek yok mu? Şu derin sahiplenme arzusu, onsuz olamama, onsuz hiçbir şey olma korkusu; artık o olmayan şeye her neyi karşılık düşürmek istiyorsak: toprak mı, vatan mı, kadın mı, işte bir ortaklık daha “at, avrat, silah”ta birliktelik gibi. Hâlbuki ne at ne avrat ne silah hiçbir şeyin hiç bir şeyliğinde, aramızdaki dağlar kadar mesafede, yıldızlar ve gecede bir ortaklık aramalı; hiçbir şey hiçbir mesafe dolduramaz iki insan arasındaki mesafeyi aynı yerli olsa da olmasa da ve hiç kimse o mesafeyi hiçbir ama hiçbir kutsallıkla doldurmaya kalkmamalı. Zira o başkalığa bir dünya olabilmek için çok ihtiyaç var. Bırakmayı bilmek bir meziyet olduğu kadar bir imkândır da, böylesi bir kopuş yeni bir hayata açılan imkân olarak değerlendirilmelidir.

Cenazelerine hakaret edilmiş ölülerin coğrafyası, bu coğrafyanın ölülerinin, ölülerimizin usulüne uygun olarak gömülmesi ile kardeşimize, eşimize, dostumuza alnı ak olarak bakabilmek, kinle hasetle kirlenmiş yürekleri temizlemek ve kendi kendimizle yüzleşerek kendimize bir barış duygusu ile dokunabilmek şansı; yeni değerler yaratma şansı ve belki de ortak hiçbir şeyi olmama noktasında bile buluşabilme şansı: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma…Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

Notlar

Lingis, Alphonso (1997) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Blanchot, Maurice (1997) İtiraf Edilemeyen Cemaat, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Suner, Asuman (2006) Hayalet Ev, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Saliha Yazgaç

Published on the Cin Ayşe, Volume 6, Autumn 2011.

Images:

I. Mark Tobey, Child’s Fantasy, 1964.


Yaşam ve Ölüm Üzerine Düşünceler

 Itır İnselbağgil‘in anısına 

        
 Ölüm her zaman erken, her zaman acele. Cemal Süreya ne kadar haklı her ölüm erken ölümdür derken. Itır’ın ölümü de öylesine beklenmedik ve erken oldu. Yaşadığı hayat gibi ölümüyle de şaşırttı bizi Itır: hesapsız kitapsız. Uysal, sinik, alışkanlıkların içinde şaşırtıcılığını ve heyecanını yitirmiş hayatlarımıza meydan okuyordu varlığıyla. Arzulu bir varoluştu onunkisi ve aşk ile yaşıyordu toplumun çöküntü içindeki değerlerinin karşısında. Itır, bir dava kadınıydı: öylesine cesur ve dirençli yaşadı. Bu ülkede, dünyanın başka yerlerinde de olduğu gibi, toplumun dava insanlarına gösterdiği her türlü zorluğa, aşağılamaya, hakarete, dışlanmaya göğüs gerdi ve davasından vazgeçmedi. Alkolik olduğu için çok eleştirildi. Köpekleri sevdiği ve baktığı için çok eleştirildi. Kimileri için bir zavallı, kimileri için trajik bir hayatı vardı. Hâlbuki içinde yaşadığımız toplumda sergilediği hayat ve yarattığı manzara bir kadın için oldukça cesur ve güçlü olmayı gerektirir. Itır’da bu güç, kararlılık ve cesaret vardı. Esas sorun yaşadığı şehir, ülke ve dünyadaki pek çok ama pek çok, sürülerce insanın ne böyle yaşayan insanlara ne farklı hayatlara ne de dünyada var olan ve dünyanın dünyalığını var eden, ancak birlikte var olabileceğimiz başka canlılara değer vermemesinde gösterdiği kararlılıkta düğümleniyor. Bizden sonrası tufan mantığıyla, bencillik üzerine kurulu hayatlarımızda (kendimizden, kendi evimiz, kendi ailemiz, kendi çocuklarımız, kendi eşyalarımızın varlığı, dirliği, birliği ve güvencesinden başkaca her şeyi yok sayan), yaşamın başka değerlerine, başka canlılarına ilgisiz kalmaktan mütevellit kapalılığımız, gönlümüze, kalbimize, gözlerimize ördüğümüz duvarlar, bu modern körlük, bu modern pervasızlık Itır gibi dava insanlarının hayatını paha biçilmez bir değere dönüştürürken, geri kalanları katılıklarında hiçleştiriyor.

Bu minvalde, aklıma, kavrayışı düşük insanlarla yaşamanın ne kadar zor olduğu geliyor. Ne yazık ki kavrayışı yüksek bir toplum sayılmayız ve bu açıdan dünyada da yalnız değiliz. Herkesi birbirine benzetmeye çalışan bir toplumsal ortamdayız. Benzerlerin birbirlerini onayladığı, böylece kendisini, hayatını, yaşama biçimini anlamlandırdığı bir atmosfer yaşama ilişkin bilinmezliği, hayreti, kendimizi yaşar bulma şokunu ve belki yaşama ilişkin her türlü korkumuzu biraz olsun azalttığı için işlevsel oluyor. Fakat bu varoluş biçimi hayatı ve kavrayışı kısırlaştırıyor; yaratıcılığı öldürüyor, neşe üretemiyor, sevgi yeşertemiyor. Yılgın, bıkkın, nekes, hodbin ve bedbin, acımasız, sert, yaşamı onaylamayan bu ortam, sürprizleri, aykırılıkları, farklılıkları ile hayatı kucaklayan bir varoluş biçimi yaratamıyor.

Farklılıklardan korkmak ve hayatlarımızı farklı olanlardan korkmak üzerine kurmak hala ne kadar ilkel duygular üzerine yaşantılar geliştirdiğimizi gösteriyor. Farklılıkların reddi, imhası, yok sayılması toplumda ayrımcılığı üretip, besliyor. Bu yüzden geleneklere sımsıkı sarılınıyor, başka kültür ve düşünceler kolaylıkla horlanıp, yok sayılabiliyor. Kadınlar, eşcinseller, engelliler, alkolikler, yoksullar, çocuklar, hayvanlar, askerlik ve savaş karşıtları, HİV virüsü taşıyanlar… İçimizden birileri tarafından kolaylıkla tartaklanıp, yaşamları çekilmez hale getirilebiliyor. Bu listeye daha çok grup eklenebilir. Ancak toplum dediğimizde bu insanlardan meydana gelmiyor mu? O halde bu eziyeti birbirimize ediyor değil miyiz? Öyleyiz. Din, milliyet, gelenek, görenek, cinsel tercih, yaş durumu, eğitim seviyesi, ekonomik durum gibi çeşitli sermayeler arasındaki iktidar ilişkilerini, yaşamı nasıl yoksullaştırdığımızı anlamak için dikkatlice okumak gerekir.

 

Yaşamı üretmede, yaşama bakışta, insan olma halinde aynılık/aynılaşma bizleri başka hayatlara karşı öylesine kapalılaştırıyor ki bizden başka biçimde yaşayan ya da yaşamak durumunda kalan insanları bazen hiç fark etmiyoruz bazen de onları istedikleri biçimde yaşatmıyoruz ya da yaşatmamak için her şeyi yapıyoruz. Peki, başka olduklarını düşündüklerimizin hayatlarını çekilmez kılma ya da yaşamlarını ellerinden alma gücünü nereden buluyoruz? Bu soruya verilecek cevapta gizli ayrımcılığın kaynakları.

İçinde yaşadığımız dünya, iflas etmiş bir dünyadır, ekonominin diliyle konuşacak olursak. Etik olarak çökmüş olan bu dünyanın çöküşünün arkasında başka olanın, ötekinin sağlayacağı fayda dışında anlamsız olarak görülmesi, yok sayılması ve yaşatılmaması gerçeği yatar. Bu öteki bazen hayvanlardır, bazen eşcinseller, bazen yoksullar, bazen de varlığına tahammül edemediğimiz herhangi birisi ya da herhangi bir canlı. Türkiye’de özellikle sokak hayvanlarının varoluşu pek çok insan için anlamlı bir varoluş değildir. O yüzden, o insanlar için, sokak hayvanlarının ortadan kaldırılmaları gerekir. Nasıl ve neden ortadan kaldırıldıklarının bir önemi yoktur. Şimdi Bilge Karasu’yu anmanın tam da sırası. Karasu, Ne Kitapsız Ne Kedisiz isimli kitabında yer alan ‘Cinayetin Azı Çoğu’ isimli makalesine şu soruyla başlıyor: “24 Temmuz 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?” [1] Milliyet gazetesi, Bursa’da sokak kedileri ile köpeklerinin ortadan kaldırıldığı haberini vermektedir. Bursa’da 1747 köpek ile kedinin fırına atılarak yakılması söz konusu olmuştur. Ayrıca bu vahşet bir veteriner müdürü tarafından gerçekleştirilmiştir. Karasu, bu vahşeti “halkın sağlığını korumak gerekçesiyle, içleri sızlayarak yapmış (yaptırmış) olanların düşünce düzeyi konusunda aydınlanıyoruz ama bu aydınlanışımız, iyi niyetlerle işlenebilecek kıyımlar konusunda bizi uyarmazsa, bize yazık olur” diyor. Ve devam ediyor: “Birçok kişinin bu çalışmaları desteklemiş olması -aferin onlara- işlenen suçu hafifletmez, yaygınlaştırır” ( Karasu s: 52). Karasu’nun hepimiz için acilen gündemimize alması gereken en önemli kaygısı şu:

 

İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir “çözüm” olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi? (Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı? Ağaçlar hemen kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? kediler köpekler fırında yakılıverir). Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı bir “kolaylıklar cenneti”dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldürmekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?

Karasu, kedi ve köpeklere yapılanları yani yaptıklarımızı şöyle açıklıyor:

Her şeyden önce, üç ay içinde 1747 kedi ile köpeğin öldürülmesidir. Yani evcilleştirilmiş hayvanların… yani bizlerin, insanların, işimize yaraması için, binlerce yıl önce yolunu bulup, avından, kırından, dağından kopardığımız, kendimize alıştırdığımız, öğürleştirdikçe de canını da biz vermişiz gibi davranmağa kalkıştığımız hayvanların öldürülmesidir… Dostluğunu gördükçe… bizim de bağlandığımız ama bizden başkaları karşısında-işimize yarasın diye- yırtıcılıklarını sürdürmelerini istediğimiz; sevgiye, yakınlığa, insan dostluğuna alıştırdıktan sonra, şehirleşme sürecimizle yaşayışlarını büsbütün çıkmaza soktuğumuz halde (arabaların her gün çiğnedikleri, yüksek yerlerden düşenler ya da atılanlar, açlıktan ölenler düşünülsün) gene de yanımızda üremesi, üremekten vazgeçmemesi karşısında başımızdan nasıl defedeceğimizi bilemediğimiz hayvanların…

Çocuklarımıza onların bu yeryüzündeki ortaklarımız (yalnız duygu ortağı değil, çıkar ortağı da) olduklarını öğreteceğimize, eskinin umacıları yerine koyuyor, kendilerinden korkulacak canavarlar diye gösteriyoruz onları. Her kuşak bu temel korkuyu bir sonrakine de aktarıyor. Onları sevmekle kazanılabilecek dostluğu öğreteceğimize çocuk kafalarında düşmanlıklar yaratıyoruz. Daha kötüsü, gücümüzü onlara karşı kullanmağı, ucuz, kolay üstünlükler yaşamağı pek küçük yaşta öğreniyor, öğretiyoruz. Kediden köpekten korkulur (ısırır! tırmalar!); acıktığı için sana yanaşırsa kedi köpek kovulur; kovmakla da kalınmaz, çığlıklar atılır ( bu düşmanlık karşısında kendini koruma içgüdüsünün hala sürüp gitmesine de edilmedik laf bırakılmaz!); canlıların bu yeryüzündeki dengesinden habersiz insanlar karşısında, cırnağı ile dişinden başka silahı olmayan “parya”lar yaratılır. Sonra bunlar, şu ya da bu biçimde, öldürülüverir. Yapılan, “toplu” değilse de, taksit taksit bir “topluca” kıyıma gidilmesidir. Gerekçe kutsal: insan sağlığının korunması. Gerekçe bu olunca, başka kıyımlardan, kıyalardan bizi alıkoyabilecek nedir?” ( Karasu s 52–53).

     Evet, gerekçe, insan sağlığının korunması, insan faydasının sağlanması, insan şusu ya da busu olunca başka hayvan kıyımlarından, başka kültür kıyımlarından, başka yaşama biçimi kıyımlarından bizi alıkoyabilecek olan nedir? İki büyük dünya savaşı görmüş, bu süreçte insan aklını son derece zorlayan faşizmin ürkütücü deneyimlerini yaşamış ve hala yaşamakta olan bir dünyada ayrımcılığın insan yüreğini sızlatan örneklerini gördükçe umutsuzluğa kapılmamak işten bile değil. Hesabı hala verilememiş bu acılar, toplumsal belleklerde unutturulmaya çalışılıyor. Ulrike Meinhoff demişti, hatırlarsınız, üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim diye. Ama bizler öfkelenemiyoruz bile. Üç maymunu oynuyoruz: görmedim, duymadım, bilmiyorum.

Itır, hayvanların uğradığı ayrımcılığa karşı bir mücadele içindeydi. Bu yüzden kendisi de ayrımcılığa uğramıştır. Ayrıca erkek egemen bir dünyada kadın oluşu uğradığı ayrımcılığı katmerlemiştir. Bir de alkolikliği yok muydu? Hepten bir günahkâr, hepten bir acayip yaratık olmuştur pek çoklarımız için ve neden öyle yaşadığı hiç anlaşılmaya çalışılmadan yargılanmıştır, tartaklanmıştır, dayak yemiştir, pek çok kereler pek çok hakarete maruz kalmış ve toplum tarafından sözlerle ve bakışlarla taciz edilmiş, tehdit edilmiş, dışlanmıştır. Ayrıca erkeklerle özgürce kurduğu ilişkiler yüzünden horlanmıştır. Zira aile değerlerinin hiç eleştirilmeden yüceltildiği ve aile olmak dışında kurulan her türlü ilişkinin sapkın olarak karşılandığı toplumsal ortamımızda özgürlüğe yer yoktur. Kaldı ki içinde bulunduğumuz bu ortam görece Türkiye toplumsallığının eğitim ve gelir seviyesinin en yüksek olduğu coğrafyalarından birisidir. Bu ortamda bile bunlar yaşanıyorsa kendimizin neresindeyiz?

Itır, yapayalnız öldü. Itır’ın arkasından ağlayanlar biraz da onun bu yalnızlığına, yalnız bırakılmışlığına ağladılar. Itır İnselbağgil’i içine almak istemedi bu toplum. Bir el uzatamadık sayılır kendisine. “ Olacaklardan belliydi ama kimse ciddiye almadı” dedi birisi. “ Bu toplum tek tip olmaya zorluyor bizleri” dedi bir başkası. “Ellerimi öptü, çocuklarımı atma” dedi diyor hastaneye Itır’ı götüren Asuman Abla.

Bir vicdan olarak yürüyordu aramızda. Karasu’ya göre “vicdan sorunu ancak can denen şeye saygı duyulmasıyla ortaya çıkabilir” (Karasu 54).

Evinden çıkamıyor cenazesi. Köpeklerinden başka kimse yok onu evinde bekleyen. Sadece kiracıları olan genç bir çift sahip çıkmış hem Itır’a hem de köpeklerine. Bir de Akyaka’da bir dava meselesi haline gelen sokak köpekleri için verilen mücadelede dayanıştıkları dava arkadaşları.

 

Evet, Itır’ın öldüğüne inanamıyorum aslında. Ölüm herkesi tek başına yakalar; herkes yalnız ölür der Heidegger. Itır’ın ölümü tek başına yaşayanların ölümünü düşündürttü bizlere. Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı [2] adlı kitabında şöyle diyor: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma” (Lingis s:8).

Başkalarının ölümü bizi ne zaman ilgilendirir?

“Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

İşte Lingis, bir başkasında bizi ilgilendiren şeyin tam da onun başkalığı, bizimle yüz yüze geldiğinde bizi cezbeden, bize meydan okuyan ötekiliği olduğunu söyler bize. Bu sesi görmezden gelebilir miyiz? Ya da daha ne kadar görmezden gelebileceğiz? Karasu’nun dediği gibi iş işten geçmeden yani. Ölümle baş edemeyişimizin telaşı mı yoksa bize kendimizi unutturan?

Itır’ın ölümüne üzülmüyorum, hayır. Onun adına gurur duyuyor ve yaşadığı bu dirayetli hayattan dolayı kendisine saygı duyuyorum. Cesaret, arzu ve sevgiden oluşan bir hayattı onunkisi.

Bütün bu satırları yazarken Andrei Tarkovsky’nin Nostalgia (1983) filmindeki Dominik karakteri kendisini hatırlattı durdu bana. Dominik, Roma’daki bir meydanda benzin dökerek kendini yakmadan evvel aşağıda aktaracağım konuşmayı yapar bizlere. Itır’ı bu sözlerle selamlıyorum.

İçimde hangi atam konuşuyor? Hem aklımda hem de bedenimde….

Bu yüzden tek kişi olamıyorum. Kendimi aynı anda sayısız şey olarak hissedebiliyorum. Fazla büyük usta kalmadı. Zamanımızın gerçek kötülüğü budur. Kalbin yolları gölgelerle kaplanmış. Yararsız görünen seslere kulak vermeliyiz.

Okul duvarları, asfalt ve refah reklamlarının uzun kanalizasyon boruları ile dolu beyinlere böceklerin vızıltıları girmeli. Her birimizin gözlerini ve kulaklarını büyük bir rüyanın başlangıcı olan şeylerle doldurmalıyız. Birisi piramitleri yapacağımızı haykırmalı. Yapmamamızın bir önemi yok. O isteği beslemeliyiz ve ruhun köşelerini esnetmeliyiz sınırsız bir çarşaf gibi.

Dünyanın ilerlemesini istiyorsanız el ele vermeliyiz. Sözüm ona sağlıklıları sözüm ona hastalarla karıştırmalıyız. Siz sağlıklı olanlar! Sağlığınız ne anlama gelir? İnsanoğlunun bütün gözleri, içine daldığımız çukura bakıyor. Özgürlük faydasızdır eğer gözlerimizin içine bakmaya, yemeye, içmeye ve bizimle yatmaya cesaretiniz yoksa. Dünyayı yıkıntının eşiğine getirenler sözüm ona sağlıklı olanlardır.

İnsanoğlu dinle! Senin içinde su, ateş ve sonra kül ve külün içindeki kemikler.

Kemikler ve küller.

Written by: Saliha Yazgaç

Notlar:
[1] Karasu, Bilge (1994)  Ne Kitapsız Ne Kedisiz, s: 51-58, İstanbul Metis Y.

 [2] Lingis, Alphonso (1994) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, İstanbul: Ayrıntı Y.

12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Üzerine

12 Kızgın Adam (1957) sinema aracılığıyla adalet üzerine sarsıcı bir düşünüm. Babasını öldürdüğü iddia edilen on sekiz yaşındaki bir gencin mahkemesine katılan on iki adamın, bir jüri odasında geçen birkaç saatini konu ediniyor film. Sidney Lumet yönetmenliğini yapmış, Reginald Rose senaryosunu yazmış ve Henry Fonda ile Reginald Rose yapımcılığını üstlenmişler. Üç dalda Oscar’a aday gösterilse de Oscar’ı ne yazık ki alamamış, ama gönüllerin Oscar’ını kazanmış bir film. Bana öyle geldi ki, edebiyatta Güney Gotiği ne ise, sinemada da bu film biraz öyle. Elbette doğrudan film ile Güney Gotiği arasında bağlantı kuramayız; ancak bir yanıyla Öteki’yi tartışmaya açtığı için öyle söylemek çok da yadırgatıcı olmaz. Geçenlerde bir kez daha Bülbülü Öldürmek’i (To Kill a Mockingbird,1962) izledim. Orada da haksızca yargılanarak suçlu olduğu ilan edilen genç zencinin mahkemesi, bu film de bir kez daha görülüyordu aslında: Jüri mahkeme salonuna döndüğünde adamın suçsuzluğu ayan beyan ortada olduğu halde, bu adam suçludur diyebiliyordu. Bu yanıyla Amerika’daki adalet sistemini ve jürili yargılamayı tartışan film, adalet dolayımıyla Nietzsche’ci anlamda sağlık üzerine oldukça sarsıcı bir refleksiyon gerçekleştiriyor. 12 Angry Man, bu yüzden bir klasik. Adaletin nasıl tecelli ettiğini, ahlakı, hukuku ve vicdanı bir jüri odasında geçen birkaç saatle bizlere kadar yayarak bir yeğinlik yaratıyor. Böylece toplumun ne olduğuna dair bir tartışma sunuyor. Toplum diye öğrendiğimiz nedir? Nasıl toplum olunur ve en delicesi ve en çarpanı şu ki toplum kimlerinden vazgeçer kolayca? Toplum kimlerini göz ardı eder? Kimlerini kurban eder varlığına, birliğine, ululuğuna? Toplumun karar vericileri kimlerdir ve ne adına böyle yaparlar? Toplumun ölmesi için seçtikleri kimlerdir, Sartre soruyordu galiba, işte bu soruyla karşılaşırız içten içe bu filmde.

Sinemasal olarak filmin ilginç yanını bütün filmin nerdeyse bir jüri odasında geçmesi oluşturuyor diyebiliriz mekân kullanımı açısından. Oyunculukların doyuruculuğu, konunun cazibesi, sanığın suçlu olup olmadığına ilişkin filmin ilerleyen zamanlarında yavaş yavaş açığa çıkan akledişler, hem izleyicinin nabzını yakalıyor hem de film akıcılığından hiçbir şey kaybetmiyor.

Bu film, en nihayetinde iş güç sahibi, belli bir yaşam standardını yakalamış 12 erkekten müteşekkil, babasını öldürmekle suçlanan kenar mahalleli 18’inde bir gencin özgürlüğü üzerine ya da ölmesine karar vermek üzere toplanmış bir jürinin karar veriş sürecine tanıklığa çağırır. İtin biri işte gebertin gitsin diyecek miyiz, demeyecek miyiz? Var olan deliller ışığında işte buna karar verilecektir.

Ne var ki odaya doluşan üyelerin 11’i kararlarını çoktan vermiştir: Sanık suçlu, azılı bir katildir. Mahkemede, avukatların ve şahitlerin dinlenmesi esnasında çoktan ikna olmuşlardır, sanığın suçlu olduğuna ve görev icabı jüri odasında bu kararlarını bir kez daha onayıp olabildiğince çabuk işlerine güçlerine, akşam için yaptıkları planlarını gerçekleştirmek üzere gündelik hayatlarına dönmek derdindedirler. Sanık kenar mahalleli, annesi olmayan, babasından şiddet gören ve daha evvel ıslah evine girmiş bir gençtir. Dolayısıyla kenar mahallede büyümüş, yoksul, iyi eğitim almamış, işsiz güçsüz bir delikanlının katil olmasında şaşırtıcı hiçbir yan yoktur; çünkü başka bir şey olması da beklenmez zaten ondan. Nitekim jüri üyelerinden bir tanesinin çığlığa dönüşen sözleri, bu duruma ilişkin hissiyatı bütün açıklığıyla ortaya koyar:

Bu insanların nasıl yalan söylediğini bilirsiniz. Yalan onlarla beraber doğar… Dürüstlüğün ne olduğunu bilmezler. Ayrıca birini öldürmek için bir sebebe ihtiyaçları yoktur. Hayır efendim sarhoş olurlar. Hepside içki içerler… Sonra da bam, birisi yerde yatıyor. Onları suçlamıyorum. Bu onların doğal hali. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Şiddet… İnsan hayatı onlara göre bizim düşündüğümüz kadar önemli değildir. Durmadan ürüyorlar ve kavga ediyorlar. Eğer birisi öldürülürse, öldürülse bile, hiç umursamazlar. Elbette içlerinde iyiler de çıkar. Bunu ilk savunacaklardan biri benim. İçlerinden iyi iki tanesi ile tanışmıştım ama onlar istisnaydı. Çoğu sanki duyguları yokmuş gibidir. Her şeyi yapabilirler… Çocuk yalan söylüyor. Ben anlıyorum. Onları çok iyi tanırım. Beni tanıyan… Onlar hiçbir işe yaramaz. Bu davadaki çocuk… Bu tür.. Onları tanımıyor musunuz? Burada büyük bir tehlike var. Bu insanlar tehlikeli. Onlar vahşi”.

İşte bu ruh hali, yani kenar mahalleliye yönelik sınıfsal önyargıların sanığın suçluluğunu kendileri için haklılaştırdığı durum başlangıçta neredeyse sanığı suçlu bulan 11 kişi içinde yaygın bir ruh hali gibidir. Sanığın suçlu olduğunu düşünen bu 11 kişiden bazıları, sanığın suçluluğunun olayı gören şahitlerin ifadeleri ile desteklendiğini de iddia ederler. Ortada şahitler vardır: Alt katta oturan yaşlı adam ve cinayetin işlendiğini arada bir tren yolu ve epeyce bir mesafe olmasına rağmen bütün açıklığıyla gördüğünü söyleyen orta yaşlı bir kadın. Jürideki 11 kişi cinayeti çocuğun işlediğinden o kadar emindirler ki sanığın suçluluğu üzerine yeniden düşünmeyi gerektirecek bir durum yoktur. İşte sanık gencin suçlu olduğunu düşünen bu 11 adam daha mahkeme salonunda iken sanığın suçlu olduğuna ikna olmuşlardır ve sadece görev icabı jüri odasına doluşmuşlardır. İşte bu yüzden, adeta bir şirketin dinlenme odasında ya da hasbelkader bir bekleme odasında bir araya gelmişler gibi orada gündelik hayatlarından söz etmeye başlarlar, sakız ikram eder bir tanesi, bir tanesi akşam gideceği maçtan, birisi işinden gücünden söz eder sanki verecekleri kararla birisi ölmeyecekmiş; üstelik hayata yeni başlamış bir gencin bu kararla ölecek olmasının hiçbir ağırlığı yokmuş gibi. Belki de o ağırlığı bu yollarla def etmeye çalışıyorlardır ama hiç sanmıyorum, o durumun psikolojisi daha başka olurdu zannımca. Ne yazık ki hukuk üzerine tartışabilecek bilgim yok ancak ve sadece insan olmanın sorumluluğuna dair bazı duyguları yüzüme doğru çarptığı için şiddetle sarsıyor bu film beni, çünkü bazı insanların hayatının neden çok ucuz olduğunu bütün saydamlığıyla ortaya koyuyor. Hiçlik bu değilse nedir, diyesim geliyor? Böyle söylemekle bir şey söylemiş oluyor muyum peki, bu soruyu kendime sormaya devam ediyor olduğumu söyleyebilirim ancak.

İşte bu yavşaklığın ortasında bir kişinin, bu 11 kişinin kendinden menkul haklılığına itirazı ortama gölge düşürür. Ona göre sanık gencin suçlu olduğuna dair yeterince sağlam kanıtlar yoktur. Bir kere avukatı sanığını yeterince iyi savunmamıştır. Zira devletin atadığı dolayısıyla avukat için mecburi bir görevden öteye gitmeyen, üstelik ucunda bir ün ya da yeterince para falan da vaat etmeyen bir davadır bu. Böylece sanığı yeterince iyi savunmamıştır, sanığın suçlandığı durumlara ilişkin yeterince düşünmemiştir, çaba sarf etmemiştir. Jüri numarası 8 olan ve sanığın suçluluğundan şüphe duyan bu adam (Henry Fonda) filmin ilerleyen aşamalarında sanığın neden suçlu olduğuna ikna olamadığını itirazlarıyla teker teker gösterir. O itirazların her bir aşamasında, orada bulunan bir tipin karakterinin açığa çıktığını görürüz. Sonuçta bir aklediş ve aydınlanma ile tamamlanan bu anlarda yaşanan tartışmalar tiplerin hayatla kurdukları ilişkinin niteliğini gösteriri izleyiciye. İzleyici de bu sırada kendisinin hayatla kurduğu bağa ilişkin düşünüyordur muhtemelen.

Nitekim o odada 12 ayrı tip vardır: 11 uzlaşmış adamın arasında bir yabancı olarak 8 numara, göçmen bir saat tamircisi, bir ırkçı, tıpkı sanık sandalyesinde oturmuş o genç gibi kenar mahallede büyümüş ama bunu unutmaya çabalayan ama bunu bir eziklik olarak yaşadığı için ezikliğini içselleştirmiş bir ezik, çoğunluğa uymayı yeğleyen ve aslında içinde bulunduğu durumu hiç de umursamayan umursamaz, kitle kuyrukçusu pazarlamacı bir tip, kimliğini erkeğin güçlü olması ve kavgadan kaçmaması gerektiği üzerine kurmuş; ama bu inancını oğluna dayatmaya kalkınca araları bozulmuş kırgınlığını kendine bile itiraf etmeyen delikanlı bir baba, karar almanın patronların işi olduğunu dolayısıyla 11 kişinin uzlaştığı bir duruma itiraz etmenin herkesi kızdıracağını düşünen ve irdeleme yapmanın bir işçi olarak işi olmadığına inanmış bir işçi, onca kişiye itiraz edebilmenin bir cesaret işi olduğunu ve buna saygı duyulması gerektiğine inanan yaşlı bir üye, diğerlerinin sözlerini önemsemediği ve ikide bir susmasını, konuyu uzatmaması gerektiği söylenen pasif bir tip.

Jüri üyeleri olarak bu on iki adam ne birbirlerini tanırlar ne de sanığı tanırlar. Bambaşka hayatlardan, başka başka meslek gruplarından çağrılarak gelmişler. İsimlerini bile bilmezler birbirlerinin. Böylece önyargılar, kitle psikolojisi, insan olmanın sorumluluğu, yaşam tezahürleri gibi temalar üzerinden okunabilecek bir film çıkıyor ortaya.

Written by Saliha Yazgaç

Yüzüncü Sessizlik Ve Persona

 I

Sonsuzca uyumak ve uyanmak.
Uyandığımda, yanı başımda bir sıcaklık yayılmalı belki de..
Titreşen güne yakın olmalıyım. Kımıltı, soluk alıp veren.
Öyle bir yerlere gitmeliydim ki; orada iç sessizlik dışında bir şeyler olmasındı.
Orada kendime daha yakın olmak.. Kendimin ötesine geçmek. Sınır deneyimi.
O zaman kendim olmaktan çıktığımda; bir taş olabilirim artık, ya da şu beyazlık.
Sonsuza değecek şeyler aranıyorum ya.
Sözün ve görülebilirin uçlarında, kasırgalara tutulmak.
Göz önünde olmaktan, bir şeylere maruz kalmaktan sıkılmış mıydım acaba?
Peki, kendini tamamen görünmez kılmak mümkün müydü? Hayalet olmak.
İmkânsızı, ucundan kıyısından da olsa deneyimlemek.

Peki ya sessizlik.

“John Cage bir keresinde sesten tamamıyla yalıtılmış bir odadan çıktığında sessizlik diye bir durum olmadığını beyan etmişti. O odada kaslarının ve salgı bezlerinin hareketlerinin, atmosferin hiç durmayan hareketlerinin yarattığı dalgacıkları ve gümbürtüleri yankılayan hışırtılarını, zonklamalarını, vızıltılarını, çınlamalarını ve gıcırtılarını duymuştu.” 1

Bilinemeyen, tedirgin edici bir şeyler var sanki bu sessizlikte.
Sessiz olduğunuz için konuşmalardan dışlanabilir, güvenilir olmayan bir şeylere davetiye çıkarabilirdiniz. Sessizlik büyük bir tehlikeydi. Konuşmalıydınız.
Saçmalayabilirdiniz, bu saçma olsa bile. Tamamen her şeyin dışında kalmak gibiydi. Zemin altınızdan kayıyordu. Ölüme çok yakın bir durum bu.
Hayatta olduğunuzu göstermeniz gerekiyordu.
Bunlardan biri de ses çıkarmaktı işte. Sessizlik, konuşmuyor olmak değildi. Belki de, bir şeylere yanıt vermenin, soru soruyor olmanın gereksizliğiydi. Ya da, içinizde büyüyen sesleri yakalayacağınız, kutsal bir eşikti. Ele gelmeyen, serseri bir yanı da vardı. Adlandırılmak istenmeyen. Ne bir anlama ihtiyacı var gibiydi; ne de tam anlamıyla anlamsızdı.
Bir köşede sabitlenmek değil, hep yolda olmaktı. Hiçbir yere gidemese de, yolda olmaktı.
Sadece ses çıkarmak da yetmiyordu. Bir de anlamlı olmalıydı bu sesler. Evrensel akla seslenmeliydi. Şiir, biraz da bunu ters yüz ediyordu.
Sessizliği en iyi anlayan belki de oydu. Bir tür suç ortaklığı da denebilinir.
Birlikte, çokluk bir ilişkiye giriyorlardı. Bir yandan bunlar olup biterken, sessizlik yine bir yerlerinden delinirdi. Kaçınılmaz çelişkisiydi, bu O’nun.
Sonra müzik vardı. Bunlara tanıklık ediyordu.
Şiir ve sessizlik, müzik ile birleşince kasırga ortaya çıkıyordu.
’Ve’ olma hali devam ediyordu bu çoklukta.
Büyülenmeden doğan, bir aydınlanma anıydı bu. İnsanlığın buna ihtiyacı var gibiydi.
Yetişmek zorunda olduğu bir şey yoktu. Anlatmak zorunda kalacağı, bir hedef.
Kayboluşun derinliklerinde erimek kalıyordu geriye. Çaba harcamadan da kaybolmak ne mümkün!

Titreşimler yayarak, havada girdaplar oluşturarak birbirimize dokunmaya çalışsak.
Sıra dışının, şiirin mekânına o zaman girebiliriz belki de.
Bir başka gözle bakardık artık birbirimize. Kaldırım ortasında biten otlara daha bir dikkat ederdik. Yüzler çoğalırdı, bedenler kaybolurken. Artık benim de bir yüzüm yok diye sevinebilirdik. Artık benim ben diyebileceğim bir şeyim kalmadı diye.
Yüzümüzü bir başkasının yüzünde unutarak, ona açılarak..

“Ötekinin yüzü, onun duyarlılığının ve savunmasızlığının, yaralanabilirliğinin ve ölümlülüğünün bana açıldığı bir ıstırap yüzeyidir.” 2

Ortasından doğru büyüyebilirdik artık, neşe saçaraktan.
Bunun için, belki de ıssızlığı deneyimlemek gerekiyordu.
Kendinden kurtulmanın yollarından biri de, hiç kimsenin olmadığını olmak, yaşamadığını yaşamaktı biraz da.
Önünde örnek alınacak bir temsilin olmaması. Çıplak bir rüzgâr yalnızca, yalazlanabilecek aynı zamanda, her şeyi süpürebilecek.

 

 

II

Bir çocuk, beyaz bir ekranın yüzeyinde titreşip duran ve birbirinin yerine geçen yüzlere, eliyle okşarcasına dokunmaya çalışır. Bergman’ın Persona (1966) filmi bu sahneyle başlar. Bergman, filminde birbirlerinin yerine geçmeye çalışan, işte bu yüzler üzerinde yoğunlaşmıştır.
Biri yaptığı tiyatro oyunu sırasında (Elektra), birdenbire suskunlaşmış ve hareketsizleşmiş bir kadın (Elisabeth Vogler); diğeri de ona bakmakla yükümlü bir hemşiredir (Alma).
Bu ikili arasında başlarda pek yakın olmayan ilişki, doktorun tavsiyesiyle gittikleri, deniz kıyısındaki bir eve yerleşmeleriyle birlikte değişir.
Birbirlerine giderek açılmaya başlarlar. Hemşire kadın, ona başından geçen en mahrem şeyleri bile anlatır. Birlikte iyi vakit geçirmeye başlarlar.
Bir gün deniz kıyısında uzanmışlarken, hemşire kadın elindeki kitaptan bir parça okur:

”Bütün endişelerimiz,
İhanete uğramış düşlerimiz,
Bu anlaşılmaz vahşet,
Kaybolan şeyler için duyduğumuz korku
Ve dünyevi koşullarımızın acı dolu ağırlığı,
Yavaş yavaş dünya dışı bir umudu olarak kristalize oluyor..”

Bu şiir Elisabeth Vogler’in yüzündeki sessizlikle daha bir anlam kazanır. Varoluşundaki tekinsizliğe ve gize oldukça uyan bir şiirdir.

Bu sessiz karakter, durgun ve içine kapanık haline rağmen oldukça huzurlu görünmektedir. Deniz kıyısındaki evde, aradığı dinginliği bulmuş gibidir. Tiyatro mekânında sessizleştiği o andan sonra, böylesi bir mekânda sanatsal uğraşlarına devam ediyor görünmektedir.
Her anlamda var oluş tarzını sanattan yana koymuş bir karakter görüyoruz, Elisabeth Vogler’da.
Filmin bir sahnesinde, doktora teslim edilmek üzere bir mektup kaleme alır. Bu mektubu hemşire kadından, doktora teslim etmesini ister. Alma arabayla giderken, bir yerde durup mektubu açar ve okumaya başlar. Mektupta yazılanlar, Elisabeth Vogler’in, deniz kıyısındaki evde yaşadıklarının ne kadar huzurlu olduğuna dairdir. Alma, bunların dışında kendisiyle ilgili ifadelere de rastlar mektupta:

“…Alma benimle ilgileniyor ve beni çok şımartıyor… Ve bana oldukça bağlı hatta farkında olmadan, tatlı bir şekilde bana biraz âşık.
Ayrıca onu incelemek de çok keyifli…
Yaşam hakkındaki düşünceleriyle, davranışları arasındaki uyumsuzluktan bahsederek yakınıyor.”

 

Bu ikisi arasındaki o mahrem ilişki, bir üçüncü kişiye açıklanıyor olmasıyla, ilk yarasını almıştır. Artık hiçbir şey, önceki gibi olamayacaktır.

Alma’nın neredeyse başından geçen her şeyi sakınımsızlıkla, Elisabeth Vogler’e anlatması, yerini güvensizliğe bırakır.
Bu, her şeyini içtenlikle paylaşıyor olma hali varlığını, biraz da Elisabeth Vogler’in tamamen sessiz oluşuna borçludur.
En sonunda, bu sessizliğe artık dayanamaz. Biraz da mektupta geçen sözlerin etkisiyle,
O’ndan ne olursa olsun bir şeyler söylemesini ister.
Son derece iyi giden bu ilişkileri bozulmak üzeredir. Hem de giderek birbirlerine, yüzlerini esir alacak kadar yakınlaşmışlarken..
Birbirlerine en benzedikleri anda, kopuş da gerçekleşir.
Aralarında geçen tartışmalardan birinde, Elisabeth’in bir çocuk sahibi olduğunu; fakat bu gerçekten kurtulmaya çalıştığını öğreniriz. Bu çocuk, filmin başında gördüğümüz beyaz ekrana dokunmaya çalışan kişidir.
Alma, Elisabeth’i hep kusursuz biri olmaya çalışmakla suçlar. Sessizliğini biraz da buna yorumlar. Fakat çocuğun varlığı, bu kurguyu bozacaktır.
Alma, kendi yüzüne sahip olmak ister. Elisabeth Vogler’in o sessiz yüzünde kaybolmaktan korkar. Gördüğü tuhaf ve karmaşık rüyalarda kendini Elisabeth Vogler’in kişiliğinde görür.
Birbirlerinin yüzlerine ortak olmuşlardır. Ancak bu durum fazla sürmeyecektir.
Alma’nın elinde bavuluyla, deniz kıyısındaki evden ayrıldığını görürüz.

‘Yüzler çoğalırdı, bedenler kaybolurken. Artık benim de bir yüzüm yok diye sevinebilirdik. Artık benim ben diyebileceğim bir şeyim kalmadı diye’
Alma, bir yüze sahip olmayı seçecektir.

III

Evden ayrılmak, evlerden.
Başkasının olmayan evlere taşınmak, benim olmayan.
Çölden geçmek.
Yüzü kanatmak, yüzleri.
Başkasının olmayan, benim olmayan.

Written by Mehmet Oruç

notlar:

1 Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, ç.Tuncay Birkan,Ayrıntı Yayınları.1997.s.86

2 A.g.y.,s.115.

Ana ve Oğul

Ana ve Oğul:
Minimalizmin Kıyısında

‘Ruh bir yabansıdır yeryüzünde. Ruhani bir alacakara
Mavi çöker tarumar ormanın üzerine ve uzunca
Çınlar karanlık bir çan köyde; huzura uğurlar.
Sessizce çiçeklenir mersin ağacı, ölünün ak gözkapakları üzerinde’1

Georg Trakl

I

Sokurov’un Ana ve Oğul(Mat i syn,1997) filminde, anne ve oğul arasında olup biten şeyler, tüm bir insanlığı içine alan genel geçer duygulara hitap etmektedir. Bizi birbirimize bağlayan şeylerden en gizemlisi, belki de en kutsalı gibi görünen şey: Sevgi. Bir de bu sevgi, yaşlı ve hasta bir anne’ye karşı olursa, daha şiddetli bir hal almaktadır.

Bir üçleme olarak tasarladığı Ana ve Oğul’daki duygulanımların benzeri haller, üçlemenin ikinci filmi Baba ve Oğul’da (Otets i Syn,2003), Second Circle’da (1990)-Türkiye’de gösterime girmediğinden çevirisi yok – ölen babaya karşı oğulun tavrında; son olarak da Alexandra’da (2007) farklı boyutlarda anlatılmıştır. Kanımca bu diğer filmler, Ana ve Oğul’daki yalınlığın düzeyine erişememiştirler.

Ölmekte olan bir anne ve ona bakan bir oğul üzerinden içimizde gezinen adlandırılamayan duygulara, derinden bir bakış fırlatıyor Sokurov.
Bunu yaparken, olanca saflığıyla karakterlerin nefes alıp verişlerini, doğadaki kıpırtılarla eşanlı gösterebiliyor.

Oğulun yürüyerek ulaştığı bir çayırlıkta, başını hafifçe geriye çevirirken; ötede geçip giden bir trenin sessizliği çınlatmasında olduğu gibi.
Rüzgârın olanca ürpertisiyle estiği boş orman yollarından, filmin karakteri oğul gibi sürükleniyoruz. Bu nedensiz varoluşlarda, bir tür yeryüzüyle bütünleşme arzusu da yatmaktadır. Nereye gittiğimizin bir önemi yok gibi.. Ya da neden sorusunun. Yersiz yurtsuz bir göçebe gibi sürükleniyoruz sadece.

” Die Ros’ist ohn’ warum; Sie blühet weil sie blühet,
Sie acht’ nicht ihrer selbst, fragt nicht, ob man sie siehet.

(Gül niçinsizdir; çiçek açar çünkü çiçek açar,
Kendini umursamaz, görülme arzusu da yoktur.)” 2

II

Yeryüzünün ortasına niçinsiz fırlatılıp atılmış gibidir bu iki karakter.
Biri olmadan diğeri de olamaz. Birbirlerinin varlıklarına tutunarak varolmalarında bir tür çelişki de vardır. Anne ölünce, oğul yapayalnız kalacaktır. Sevgi ve sevilen kişinin yokluğundan duyulacak acı –ötekinin ölümü- tüm film boyunca anlatılmak istenen temel çelişkiyi dillendiriyor. Sevginin ve ölümün birlikte varlığının imkânsızlığı. Ki filmden geçen konuşmalardan birinde,
oğul:

“Neden benim için üzüldüğünü biliyorum. Ama endişelenme,
bu saçmalıktan ibaret. Geride yalnız kalacağımdan korkuyorsun…
Ölmeyeceksin. Ben yanındayım. Beraberiz.” der.

Bu birlikte varolmaya çalışma halinde Levinas’ın tabiriyle: ‘rehin alınma ‘ durumu var gibidir. Oğul, annesi tarafından rehin alınmış gibi durmaktadır. Oğul kendi yaşamının anlamını, annesinin yaşamda olmasına borçludur biraz da. Onun ölümüyle tamamen yalnız kalacağının bilincindedir.
Ki bir yerde:

” Dışarı çıkmayıp insanları görmeyelim biz de o zaman. İnsanlar olmadan yaşayalım.” der.

Gizli arzularından biri de iki kişilik bir var oluş olabilir. Bunun dışında, annesini eve bıraktıktan sonra bir yürüyüşe çıkar. Belki de, uzakta çınlıyan trene yetişme kaygısıyla trene bakar, daha sonra denizde geçip giden teknelere bakar. Tüm bu bakmalarda, baktığı şeylere yetişemeyeceği belli olan birinin ruh hali saklıdır. Garip bir şekilde orman patikalarında yürürken yere kapaklanır, bir ağaca yaslanıp gözyaşı döker. Burada varolandan duyulan dehşete benzer bir şeyler vardır. Kant’ın yüce olarak adlandırdığı duruma işaret etmektedir. Burada tüm bir algısal yapı çökmektedir artık. Bir tür kriz anı. Oğul, gördüğü manzara karşısında, gizil bir güç tarafından esir alınmıştır. Korkulu bir titreyiş duymaktadır.

” …Yüce ise, hayal gücünün kendi sınırıyla karşı karşıya gelişi, dehşete düşmesidir…”

Cézanne bir manzaraya asla bakılamayacağını anlatıyordu. Bir şeye bakıyor-o bir mutlak kaos. Cezanne diyor ki, bu yeryüzünün kaynaması, sarsılıp yıkılması gibi. O anda artık tabloyla aynı şeyimdir ben- …” 3

III

Filmde, gökyüzünde kendilerini hep hatırlatıp duran gri-siyah bulutlar yaklaşmakta olan bir ölümün işareti gibi durmaktadırlar. Tüm bir görsel atmosfer bizi bu yaklaşmakta olan ölüm anına hazırlamaktadır. Bir tablodan sıçramış gibi duran filmin renkleri de, karakterlerin o anlatılamaz içsel boşluklarının ya da kâbuslarının anlatılmasında yardımcı olurlar.

Burada ayrıca insanın tek başına yaşayıp yaşayamayacağı, varlığını ötekinin varlığına borçlu olup olmadığı gibi ontolojik sorunsallar da çıkarsanabilir.
Buna yanıt olarak ‘Cuma ya da Bir Pasifik Arafı’ romanında ana karakter Robinson’un ıssız bir adaya düştükten sonra belirttiği şu düşünceler önemlidir:

”… Görsel yanılsama, serap, sanrı, uyanıkken görülen düş, düş kurma, sayıklama, işitme bozuklukları… Tüm bunlara karşı en emin siper, kardeşimiz, komşumuz, arkadaşımız ya da düşmanımızdır ama birisidir, tanrım, birisi!” 4

Bu romanda da sorulan en can alıcı soru: Başkası yoksa ben var mıyım? sorusudur. Biraz da bunun yanıtını öğrenmek ister gibidir oğul. Ölmekte olan annesini bırakıp gitmesinde bunu öğrenmek isteği vardır. Tek başıma varolabilecek miyim? Belki de, bu yüzden dehşete düşer ve ağlar. Tek başına varolmayacağını kendisi de farkındadır. Bu, filmin başında annesiyle ortak bir dil kurarak belirtikleri kâbusu hatırlatmaktadır:

“Ruhumda barınan tanrı, sadece bilincime tesir ediyor. Asla dış dünyaya açılmıyor, olayların gidişâtına..”

Dış dünyadan bağımsız sadece kendisi için varolan bir tanrıyla yalnız kalma. Dışta olup bitenlere kayıtsız kalıyor olmak, ona bir şekilde etkide bulunamamak, bu yalnızlığı daha da artırmaktadır.

 

IV

Heidegger, Dasein’*in varlık ufkunun anlamını zamansallığa bağlı olarak yorumlar. Bu anlam da karşılığını, varlığın sonlu olması durumunda almaktadır. Ölüme yönelik varlıkta Dasein, kendi ölümünü bir başkasına devredemez. Bu hiç kimsenin olmayan ölümü biricikliği içinde bizzat kendisi deneyimlemek durumundadır. Kucağına alarak yürüyüşe çıkardığı, yanında olmaya çalıştığı annenin ölümünü, oğul ne yaparsa yapsın deneyimleyemeyecektir. Bu çıplak gerçeklik karşısında çaresizdir. En yakınındaki annenin ölümü, ona kendi ölümünü hatırlatır.
Son sahnede annenin elindeki ölü kelebeğin, geçip giden zamana vurgu yapmasının dışında bir anlamı daha bulunmaktadır: Oğul ile annenin ölü bir kelebek üzerinden tekrar yakınlaşması ve anlam kazanması. Anne buharlaşıp ölü bir kelebeğe dönüşmüşken, kendi varlıklarını aşan üçüncü bir şeyde bütünleşirler.. Burada, annenin bedeni ile oğulun bedeni artık işlevsel olmaktan çıkıp, Deleuze’ün deyişiyle bir tür organsız bedene dönüşmüşlerdir. Ölüm karşısında saf yeğinlik, saf akışkanlık noktaları olarak dururlar. Benin bedeni ile öteki beden arasındaki sınır çizgisi belirsizleşip, bir oluş haline gelir. Oğulun son çabası da üfleyerek kelebeğe ruh vermektir. Anne ve oğul, ölüm anında da bir arada olma halini paylaşır gibidirler.
Nasıl ki filmin başında ortak bir rüyayı paylaştılarsa, bunun kadar metafiziksel bir ölüm de paylaşılabilinir.
Oğul, ölü annesine orada tekrar buluşacaklarından söz eder. Varoluşu içersinde tek dayanağından yoksun kaldığı için kendisi de bir an önce sönümlenmek arzusundadır sanki.

Kısaca yalnızlık, sevgi ve ölüm gibi varoluşsal derinliği olan sorular soran bir film. Ne kadar nedensiz olsa ve yanıtsız kalsa da..
Seyircisinden, imkânsız bir göz talep ettiğinden olsa gerek.

Written by Mehmet Oruç

Kaynakça:

* “ Dasein, varlığın anlamının sorgulandığı varlıktır. Bu varlık, kavramsal bir sorgulamanın yapılacağı varlık değil, ontolojik bir sorgulamanın yapılacağı varlıktır.” Heidegger’de Varlık ve Zaman, A. Kadir Çüçen, Asa yayınları, Ocak 2003, s. 40.

1 Martin Heidegger, Şiirde Dil, çev: Kaan H. Ökten, Cogito, sayı: 38, 2004.

2 Frederic De Towarnicki, Anılar Ve Günlükler, Martin Heidegger: sy: 35, çev: Zeynep Durukal: yky yayınları.2002

3 Kant Üzerine Dört Ders, Gilles Deleuze, sy, 98, çev: Ulus Baker, kabalcı yayınları.2007

4 Cuma Ya Da Pasifik Arafı, Michel Tournier, sy:45,çev: Melis Ece, ayrıntı yayınları.1997

(Evrensel Kültür, şubat 2010)