Archive for the ‘ art ’ Category

Sınır / Border

 

 

I.

IMG_7636

 

II.

IMG_7453

 

photos © Mehmet Oruç

Evden uzakta / Away from home

 

 

 

I.

IMG_5863.JPG

 

 

II.

IMG_5864.JPG

 

photos © Mehmet Oruç

polis özbilinci iktidarın

aynası sırsız

ütülenmiş tümel kafa
halk çocukları kanattığın
kaça sattın bedencanı
damarlarında ihanet akıttığın
polis değer mi onursuz yaşamaya
üniformandan soyunup silahları çıkarttığında bir hiçsin 
hizaya sokamadıkça delirirsin
bir çivi çakıp kazanamazsın aşını jopunu gömsen bir gün toprağa
insan kanı içe içe
vahşileştin tükettin hayat pınarını
görürmüyüz ki bir gün onurunu kazanmak için doğrultursun yalakalık ettiklerine karşı silahı 
domuzluklar tarihi düşsün diye 
saflarımıza katıl kandırıyorlar seni de
kazan aklını yeniden vazgeç polislikten
hatırla sahi kimdin sen
yeniden örgütle benini
yüzleş kendinlen
polis olamaz aklı olan hiç kimse
açlıktan bile kolay ölünmüyor korkma sonra ne yaparım diye
bizim yaptığımızı yaparsın
paran yoksa bile itibarın en geçer akçe
bu kadar ucuza satma tiksinti uyandırma taşıdığın bedencan imkanlara açılan kapılar aslında 
emir kulluğunun ötesinde de hayat var polis elini kana bulama
yüzün yok senin yüzünü yeniden kazan 
sadece etten bir öldürme makinasısın
değersizzz itaat ettiklerin gibi 
soyun yularından katıl özgürlük türküleri söyleyenlerin saflarına
hain olma polis kaldıkça yazgın hainlik
hainler er geç bulur cezasını halklarından kurtul domuzlar ve domuzluklardan.

Written by: Saliha Yazgaç

Biriken Sesler Bir Gürültüye Dönüşürse

I. otobanlarda yürümek

otobanlarda  yürürken bir kesik atmak
gözlere, felsefe okumaktan yorgun düşmüş
bir banliyö, bir sinema durağı
uzaktan görünen eski bir kasaba telaşı
Charles şu nihilist oğlan
her mekanın uzağında,
her sokakta köşeyi dönerken
hep aynı ıslıkla
rüzgar kokusu
uykularda, bitmeyen..

 

sans soleil / Güneşsiz.1983.

Sans Soleil / Güneşsiz.1983.

 

II. eskimeyen bir hayalet

Kâbus geri dönüyor ya da isterseniz hayalet deyin buna. Rengine de siz karar verin, belki biraz karaya yakındır ya da beyaza. Evet, anonim öznellikler hayatın neşesini ve anlamını istiyorlar, şu hayat dedikleri, onca ölüme ve kayıtsızlığa rağmen.  Hayatın anlamı bir kez daha direndiğin ve isyan ettiğin ve bunun da ötesine geçip alternatif ekonomiler kurmanla gerçekleşiyor. Çocuk olmanın hafifliğiyle. Bir lokma bir hırka. Filozofça yaşamak. Kendi evini sırtında yaşayan kaplumbağa. Üniversiteden mezun olanlar diplomalarını meydanlarda yaktıklarında o zaman yeni bir kahkaha daha doğacak.  Okuldan kovulanlar kravatlarını yakabilirler. Yakacak bir şeyleri olmayanlar sınavlara girmeyi reddettiklerinde, bir kez daha kendi hayatlarını değerli kılacaklar. Yıkmak aynı zamanda yeni olanı yaratmak için tarihsel bir fırsattır. Kapitalist sistem zaten işsizlerden vazgeçmiş durumda, başlarına bela olabilecek aktif kesimler damarlarından öfke akan gençler, itaat etmeyenler, kendi yollarında yürüyenler, yoksul Kürtler, yetimhanede büyümek zorunda kalmış Ermeniler,  sokak çocukları, ehlileştirilmemiş sokak kedileri olarak görünüyor. Her vazgeçtiğinde, her kederlendiğinde senin yaşam diye yaşadıklarını yaşayan milyarlarca adsız tekillikleri düşünebilirsin.  Bangladeş’de ölen beşyüzün üzerinde işçinin kanı ve daha birçok akan kan. Duygusuz rakamların nihilizmine teslim edilemeyecek bedenler. Uludere’de Roboskiler, Sivas’da Madımak birbirinden çok da uzak sayılmaz.  Adını duymadığımız daha nice katliam ve cinayet hep takip edecek bizi. Bu tanışmadığımız insanların gözleri hep üzerimizde olacak. Eskimeyen bir hayalet gibi. Nasıl karşılık vereceğimiz, bu ölümlerle nasıl sohbet edeceğimiz çok önemli. Bir yahudinin sesi bir kürdün ya da ermeninin sesine karışırken huzursuz olmak. Hiçbir güvencesi olmadan çalıştırılanlar, yavaş bir biçimde öldürülenler bir yanda; batının refah devletleri ve çokuluslu şirketler tarafından gözleri kapatılan uygar insanlar diğer yanda. Bu bir insanlık sınavı, ya paranın yaydığı nihilizm ya insan olmanın hâlâ bir anlamı olduğu duygusu. İnsan olmanın anlamı varsa, o da yapılan haksızlıklara ve işlenen cinayetlere duyarlı olmakla, bunlara engel olmakla mümkün.  İnsan olmanın anlamı sokakta sömürüye karşı yapılan eylemlere katılmakta, savaş karşıtı, kapitalizm karşıtı, ırkçılık karşıtı eylemleri örgütleyebilmekte. Bu anlam birkaç insanın yan yana gelmesiyle biraz olsun kurulabilir. Elinize aldığınız bir Ece Ayhan şiiri de olabilir bu direniş aygıtı, ya da izlemek istediğiniz bir Béla Tarr filmi ya da bakmak isteyeceğiniz bir Cézanne tablosu.. Bir fabrika işgaline katılmak, bir ev işgali, davetsiz bir misafir, bir yaşama heyecanı uyandıracak müzik..  Bizlerin bağlı olduğu çalışma saatlerinin, sınav ve ders saatlerinin dışına taşabilmek. Kendimizle ne kadar dans edebiliriz. Bir başkasına bağımlı olmadan, onun onayını almadan ne kadar yaratabiliriz. Değerli olan bağımsız bir ruhla varolabilmek sanırım, eğer insan olmanın bir anlamı varsa biraz buralarda gizli. Katliamlardan, işkencelerden sağ kalmış bir kuşağın ve dünyanın insanları olarak, bize kalan eyleme kudretimizi artırmak. Holokostun yenemediği şu insan yaratıcılığı. Çok başlı canavarlar. Acaba neden karamsarlık bir türlü insanın yakasını bırakmaz. Etrafımızda çok fazla olumlu örneğin olmamasından kaynaklı bir durum. İhtiyacımız olan şey nihilistçe olmayan kahkahalarda biraz da. Kendi akışında.

Dört nihilizm, dolayısıyla dört gülüş vardır: dinsel nihilizmin meleksi gülüşü; radikal nihilistin kindar gülüşü (ne de olsa son gülen iyi güler!); şöhretliye tapınarak eşek merasimine, tüketici kapitalizmine önderlik eden gülüş ve putları yıkmanın, yeni değerler ya da “yanılsamalar” yaratmanın sevinciyle gelen gülüş. Spinoza, Nietzsche ve Deleuze’den sonra bunları birbirinden ayırt edecek sözcükleri hala bulamıyor muyuz? (Bülent Diken, Nihilizm, 2011: 191)

III. uysal olmayan sözcükler

Uysallaştırılamayan sözcüklerin nereye gideceği de belirsizdir. Bu belirsizlik hepimizi tedirgin ediyor. Her şeyin kontrol altında olmasını istiyoruz. Denetim çılgınlığı, rayında gitmeyenler bizden uzakta yaşayabilirler. Uysal olmayan sözcüklerle vakit geçirmek. Dil üzerimizde görünmez bir denetim ve baskı oluşturuyor. Tıpkı göz gibi. Görünmez olmak, kendini fark edilemez kılmak, en nazik sözcüklerin ardındaki gerçeği ve niyeti bilerek. Dil oyunları, post modern dünyanın bir gerçeği ise bu oyunu yarıda bırakmak. Başka oyunlar oynamak. Herkes uykudayken şehri gezmek, sabotajlar düşlemek, toplumsal rollerin ucubeliği. Ateş yakmanın büyülü tarafları üzerine düşünmek. Külün ayartıcılığı. Yorgun bedenleri oyalayan ekranları bölmek, okyanus kıyısında kurulan düşlere ortak etmekle mümkün. Yalın ayaklarla toprağa basmanın keyfini tutamayacak asfalt yollar. İlk insanın son insana bıraktığı miras. Bir dağ patikasında tesadüfen bir kır geyiğine bakıp gülümsemeyi gerçekleştirecek insanlık buluşması. Onca teorinin ya da sözcüğün açıklayamayacağı duygulanımlar arayışına girmek, manzaranın seni esir alması. Aslında ne kadar da zayıfız ve bu zayıflık ne de çok güçlü kılabiliyor insanı. Bir tren yolculuğunda gözlerimize doluşan manzaralar yıllar sonra belleğin bir köşesinden çıkabiliyor. Bellek çok şaşırtıcı bir mekanizma. Gözlerin mucizesi kendini düşlerde ortaya çıkarıyor. Rüyaların tuhaflığı. Doğduğunuz şehir, sınırları ihlal etme duygusu uyandırıyor. Yollar ortak bir çılgınlığı gerçekleştirmeye yarıyor biraz da. Hiç olmayacak gibi görünen bir şeyin gerçekleşmesi. Dipte, kuyularda gömülü kalmış olan gerçeğin bir an için görünmesi. Şiir okuma arzusu yaratan metropol hayatı. Kaçmak isteği. Hep yüzleşerek kaçmak. Farklı bir şey olabilir mi acaba? Ölüm orada dururken, bizlerin öylece duramaması. Hızlılık ve yavaşlık. Biriken sesler bir gürültüye dönüşürse. Kuşlar bu oyunda hep olacaklar. Annelere elveda demenin hüznü, bilinmeyen göçebe bir yaşama açılan kapılar.

Ey anne elveda
uzun siyah ayakkabınla elveda
komünist parti ve kaçmış çorabınla…
sarkık göbeğinle
Hitler korkunla
berbat fıkralar anlatan ağzınla…
grevlere katılan ve fabrika yollarına düşen midenle
Troçki’yi ve İspanyol iç savaşını titreyen çenenle
çürüyüp tükenen işçiler için şarkılar söyleyen sesinle..
( Allen Ginsberg, Kaddish, 1961)

Written by: Mehmet Oruç

BEDNAMİLER / BİR DAVET’ in ÇAĞRIŞTIRDIKLARI-II

II. Bölüm

D a n s a ve b a ş k a l d ı rı y a bir davet 2011 Haziran’ında e-kitap olarak yayımlanmış bir kitaptan geliyor: Bednamiler.

“Her şey 14 Şubat sevgililer gününde başladı. Otuz yaşlarında, uzun saçlı,
sakallı bir  adam İstiklal Caddesi’ndeki bir simit sarayının tuvaletinde çırılçıplak
soyunup göğsünün soltarafına kırmızı rujla kırık kalp çizdikten sonra
kendisini sokağa attı. Cadde boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp büyük
krizden beri hala işsiz olduğunu, sırf bu yüzden eşinin kendisini terk ettiğini
anlatan, bazen alkışlar bazen de küfürler   eşliğinde koşan bu genç adam,
ortalığı birbirine katıp ara sokaklarda kayboldu.”

Bu şekilde başlayan “kırık kalp” soyunma eylemleri iki ay gibi görece kısa bir zamanda coğrafyanın geneline yayılmış ve  içlerinde yaşlı ve gençlerinde olduğu neredeyse dört yüz kişi kah işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunmuştur.

Bu seneki 14 Şubat 2013, V-Day’in 15. kuruluş yıl dönümü. Bütün kadınları sokaklara çıkıp dans etmeye davet ediyorlar. Bu dans aynı zamanda kadınlara karşı dünyanın her tarafında yapılan şiddeti kınamaya yönelik. V-Day’in V’si, Victory (zafer), Valentine (Sevgi) ve  Vagina (vajina) kelimelerini temsil ediyor.  V for Vendetta‘nın V’si de hemen yanıbaşımızda bu arada. Evet, bu dans için bir davet ancak başkaldırıya ne kadar davet onu bilmiyoruz, en azından onların açıklamaları henüz kadına yönelik şiddetin sistemle iç içeliği üzerinden açıklanmıyor ancak o içkin bağı bir kere daha hatırlatmakla yetiniyoruz, en azından bu yazı onu gerektiriyor. Ancak bu bağlam üzerine bir düşünüm için Ecehan Balta’nın, “Öyleyse  Bir Milyar Kadın Dans Etsin” yazısına bakılabilinir: http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=407.

Soyunma eylemi Bednamiler için sadece bir başlangınçtır. Devamında işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunan kadın ve erkekler meydanlarda dans etmeye davet edilir. Toplumsal alanda sürekli görünmezleştirilen bütün dezavantajlı gruplara bir davettir bu: İşsizlere, kadınlara, bedensel engellilere, yaşılara, farklı cinsel yönelimleri olanlara… Bu davet soyunma eylemi ile başlar, dansla esrikleşir, hiyerarşik olmayan örgütlenmeler olarak tasarlanan ‘sandık’larla yaygınlaşır ve toplumsal alanda yarıklar açana kadar yayılır. Öngörüsü dile getirilmemiş bir devrimdir söz konu olan, aslolan sistemi krize sokmaktır ve belki ait olduğu kaosa varlığı/yaşamı yeniden iade etmektir ama yeniden düzenlemek ve düzenlenmek değil. Ya da bu gerilim üzerine roman olmak istemeyen ve yazarlarının ifadesiyle bir “anti-roman” Bednamiler.

Bednamilerde olay örgüsünün etrafında örgütlendiği kardeşlerden birisi olan akademisyen Ali, oda arkadaşı ve asistanı Aylin’le konuşurken, “Hayret, bir kişinin soyunmasını ahlaksızlık deyip geçiştirebilirlerdi. Fakat dört yüz kişinin soyunması gittikçe politikleşen bir olay” der. Bu cümle Ulrike Meinhoff’un sözlerini yankılar: “Eğer bir kişi bir taş atarsa, bu ceza gerektiren bir eylem olur, eğer binlerce taş atılıyorsa bu politik bir aksiyondur. Bir araba yakılıyorsa suç olur, yüzlerce araba yakıldığında ise politik aksiyon.” Bütün bu ifadelerden Ulrike’nin artık söylemden çok eyleme önem vermeye başladığını görebiliriz.

Bednamiler’de anarşist bir ütopyanın tınıları okunabilir. Hayır, henüz bir ütopya anlatısı değil. Zaman ve mekan kurgusu, tarih anlayışı gibi özellikleri düşündüğümüzde bir ütopya  tahayyülünü yeni bir doğa tasarımı, yeni varlık tasarımı olarak görmeyiz Le Guin’in Mülksüzler’i ya da Karanlığın Sol Eli‘nde olduğu gibi ya da başka ütopya yazarlarının kitaplarında olduğu gibi. Ütopya anlatısı olmadığı halde ütopyayı yankılayan bu şey nedir Bednamiler’de? Sanırım, Bednamiler’in ütopi yankısı, olabilir olanın olabilirlik koşullarını yani toplumsal olanın başka türlü kurulabilirliğini işaret etmesinden geliyor. Bu açıdan sözü edilen o tahayyülü de içinde barındırıyor: Başka bir hayat mümkündür diyor ama bunu söylemeden söylüyor. Bednamiler’in yeni bir örgütlenme önerisi, yeni bir öznelik önerisi gibi  alımlanması  hatalı bir okuma olabilir; zira Ali ile Rıza kardeşler arasındaki, Mehmet ile Tuncay arasındaki çatışma da buradan kaynaklanır. Arzunun gerçekleşmeye başladığı o anda kaçıp uzaklaşmak ve olduğun şeyi reddetmek, olduğun şeye ihanet etmek ve yeni kaçış çizgilerinin icadına girişmek, Rıza ve babası Mehmet’in tavrı buyken; Tuncay ve Ali’nin Bednamilik anlayışında, Ali’nin lider olarak sunumu ile birlikte bir anlamda sistemle bir  uzlaşı da gerçekleşir. Bu bir direniş hareketinin sistem tarafından içerimlenip, massedildiğidir. Öngörülemezlik, bilinemezlik, şaşırtmaca gibi taktikler, Ali ve Bednamilik tanınabilir ve tanımlanabilir  olmadan önce özgürleştiriciyken, artık bir “dizpozitif” olarak iş görmekte ve kendi öznelerini gereksinmekte yani özne üretir hale gelmektedir. Yani tam da gerçekleştiği anda başlangıçta arzu edilenin olumsuzuna-karşıtına dönüşmüş olur. Giorgio Agamben, dispozitif konusunda şöyle söylüyor:

“Aslında bütün dizpozitiflerin altında bir tür özneleştirme süreci aramak gerekir. Özneleştirmeyen bir dizpozitif, yönetim dizpozitifi olarak işlevini yerine getiremiyecek, kaba kuvvete dönüşecektir. Foucault, disiplin toplumlarında dizpozitiflerin, nasıl da bir dizi pratik, söylem, bilgi ve uygulama üzerinden yumuşak başlı ama özgür, ‘özgürlüklerini’ bizzat özneleştirilme süreçleri üzerinden elde eden bedenler yaratmayı hedeflediğini gösteriyor. Dizpozitif herşeyden önce özneleştirme biçimleri üreten bir makinedir ve ancak bunun sayesinde bir yönetim biçimine dönüşür” (2012;36).

 Anarşist çıplakların dansı. Çıplaklığın sistemi krize soktuğu bir oyun. Bu oyun, yasa için giderek bir karabasana dönüşür; yasanın ihlali devrimin dansı olur; isyanın dansı. Satirlerden Emma Goldman’a kadar spiralleşen kıvrımları da içerir Bednamiler: içinde sütyenlerini fırlatıp atan kadınların kahkahaları var. Kahkahalar ve dansın sistemik bir rahatsızlığı ördüğü bu yer tam da içinde nefesledeğimiz coğrafya. Anarşistler ve örgütlenme tartışmaları, liderlik sorunu, entellektüellerin sorumluluğu, akademisyenler ve üniversiteler, kadınların özgürlüğü ve feminizm gibi başlıklar metnin içinde ağır ağır demleniyor.  Bütün bu temalar  coğrafyanın tarihsel gövdesi ile buluşturuluyor: Göçmenlik, yörükler,tarikatlar… Kitaba ismini veren Bednamiler, “1200’lü yıllarda anadolu’ya gelip doğa merkezli bir inanç etrafında örgütlenen” göçerler, bebekleri için ormanda çıplak gerçekleştirdikleri ve yerleşiklerce tuhaf karşılanan ayinleri yüzünden yerleşik kültürce  kötü namlılar olarak adlandırılıyorlar. Andrei Tarkovski’nin Andrei Rublev filmini izleyenler, ormanda paganların gerçekleştirdiği  ayini  ve o ‘çıplakların’ Hristiyanlarca kıyıma uğratılşını hatırlayacaklardır. Bednamiler’de Anadolulu yerleşiklerce sapkın bulunuyorlar. Benzer kıyımların tarihi bu coğrafyada da hayli kabarıktır. Bednamiler’in kendilerini eklemlediği bu hatta yer alanlar Haydariler ve Kalenderiler’dir.

Kalenderî tarikatı Şeyh Cemaleddin Sâvî tarafından kurulmuştur. O, XIII. yüzyılın başlarında Şam’da Şeyh Osman-ı Rûmî’nin zaviyesinde bir süre ikamet ettikten sonra Celal-i Dergezînî ile tanışmış ve onun etkisiyle dünyadan el etek çekerek mezarlıkta yatıp kalkmaya başlamıştır. Onun Dimyat’ta yaklaşık 1232-1233 yılında vefat etmesiyle Kalenderî tekkesi, halifeleri tarafından idare edilmiştir. Cemaleddin Sâvî ile başlayan Kalenderîyye ve Kalenderîlik akımını temsil eden dervişler dünyayı ve dünyevî değerleri umursamayan, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve geleneklerine karşı çıkan, bunu kılık, kıyafet, tutum ve davranışlarıyla gündelik hayatlarına da yansıtan sufilerdi. Ocak, kalenderîliği toplumsal nizama karşı çıkarak dünyayı dikkate almaya değer görmeyen ve bunu hayatın her alanında açığa vuran bir akım olarak tanımlarken, Karamustafa ise, bu akıma yeni zühd adını vermekte ve akımın temel esasının toplumsal sapkınlık yoluyla gerçekleştirilen yeni bir zâhidlik anlayışına dayandığını belirtmektedir. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı. Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle  suçlanmışlardı
(bkz: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1744/18521.pdf).

İsyan dansına giden yolda bir uğrak olarak çıplaklığın pek çok göndergesi olduğuna işaret edilebilir. Hatırlarsak Foucault, öznelerin artık oldukları şeyden vazgeçmeleri gerektiğinden bahseder. Özne oluş, giyinikliğimizdir bir bakıma. Bednamiler’in çıplaklığı bu bağlamda din/dil/ırk üçgeninde katılaşan merkezi yapının öznelerce yeniden yeniden üretimine kafa tutar. Özellikle kadınların soyunması, Baba’nın/Yasanın hükmüne karşı en etkili başkaldırı ve tehdit olmaktadır. Hele reklamlarla, satış teknikleri ve medya ile d-ü-z-e-nlendiğimiz, özne olarak üretildiğimiz düşünülürse giydiklerimiz bile  bizim adımıza düşünülmüştür, dolayısıyla giyindirilmiş olduğumuz aşikar.  Ancak Agamben, olduğumuz şeyden vaz geçmeye dair tavır konusunda da uyanık olmaya davet eder bizleri Dizpozitif nedir/Dost başlıklı kitabında:

Kapitalizmin şu anki safhasında dizpozitiflerin eyırt edici özelliği ise artık bir özne üretimi üzerinden işlemek yerine ‘öznelikten-çıkarma (desoggettivazione) süreçleri adını verebileceğimiz süreçler yoluyla işlerlik göstermeleridir. Her özneleştirme sürecinin içinde  bir öznelikten çıkarıcı aşama barındırdığını ve pişmanlıkla cezasını çeken benliğin kendi oluşumunu ancak kendi kendisini inkar yoluyla gerçekleştirbildiğini görmüştük. Fakat günümüzde özneleştirme ve öznelikten-çıkarma süreçleri birbirine karşı git gide kayıtsız kalıyor sanki. Böylece yeni bir öznenin oluşumuna mahal vermiyorlar ya da bu oluşum larva, adeta hayalet aşamasında kalıyor.Öznenin hakikatsizliğinde, kendi hakikati herhangi bir şekilde söz konusu olamıyor. Yakayı ‘cep telefonu’ dizpozitifine kaptıran kişi, onu iten güç ne kadar kuvvetli olursa olsun, yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği bir numara   edinmiş oluyor. Aynı şekilde akşamını televizyon karşısında geçiren izleyici öznelikten çıkarılmasının bedeli olarak en fazla bitkinleştirici bir zappingci maskesi takınıyor ya da reyting istatistiğine dahil oluyor. Yine bundan ileri gelen, teknoloji üzerine beyhude iyi niyet söylevleri… Yok efendim, dizpozitif problemi dizpozitiflerin iyiye kullanımına indirgenebilrmiş… Öyle görünüyor ki bu insanlar, her dizpozitife karşılık gelen belirli bir öznesizleştirme (öznesizleştirme/öznelikten çıkarma) süreci olduğu sürece dispozitiflerin ‘doğru kullanımının’ imkansız olacağını göz ardı ediyorlar. Bu tür söylemler tutturanların kendileri de zaten yakayı kaptırdıkları medya dispozitifinin bir ürününden ibaretler (37-39).

Music, 1910. Henri Matisse

Music, 1910. Henri Matisse

Dispozitifler üzerine bir kaç sayfa daha devam edecek tartışmasını şöyle sonlandırır Agamben: “Dispozitiflerin dünyevileştirilmesi -yani ortak kullanımdan koparılıp ayrılanı ortak kullanıma iade etme- sorununa daha da büyük bir aciliyet kazandırır. Bu problemin yükünü taşıyanlar, siyasetin her biçiminin çıkış ve kaçış noktası olan Yönetilemezi aydınlığa kavuşturmak üzere özneleştirme süreçlerine olduğu kadar dispozitiflere de müdahale edebilir hale gelmedikçe, problemin terimleri doğru dürüst ortaya konamayacaktır” (42).

Bednamiler bu bağlamda Agamben’in sözünü ettiği Yönetilemez’ e ilişkin bir tartışmaya da içkin. Yönetilemez’e ilişkin bu tartışma özellikle 68 sonrası muhalefetin gündemi diyebiliriz. Anarşist hareketlerle komünist hareketlerin daha da eski bir tartışması bilindiği üzere. Tarihsel olarak içinde bulunduğumuz şu aşamada bu tartışmalar Arap ve Ortadoğu dünyasında yaşananlar ve Avrupa’da ki hareketler düşünüldüğünde iyice ivme kazanmış durumda ve bizleri anarşizm ve komünizmin ilk teorisyenlerini yeniden okumaya davet ediyor. Bir yandan bu yeniden okumalar da yapılıyor.Bednamiler bu haliyle Türkiye gündeminin güncel bir eleştirisini gerçekleştiriyor. Bednamiler aynı zamanda neşeli bir metin, neşeli ve enerjik. Anlatımın görsel gücü olayları gözlerinizin önüne getiriyor. Akıcı ve sade dili ile bir çırpıda okunuyor. Doğrusu bu haliyle ben de bir çizgi roman okumuşum hissi bıraktı. Belki film-noar yakınlıklar, çözülmeyi bekleyen gizemler, erginleme törenlerini andıran ayinler ve kimlik dönüşümleri ile merakı besleyen, ilgiyi koruyan ve aynı zamanda neşelendiren bir kitap olmuş. Belki de çizgi roman olabilirliği de buralardan besleniyordur. Neden olmasın, belki yazarlarımızın aklına gireriz Bednamiler’den bir çizgi roman çıkartmak üzere. Eleştirilecek hiç mi bir yanı yok kitabın? Var elbette? Örneğin eşzamanlı okuma yaptığımız bir arkadaşım fazla İstanbul merkezli buldu anlatıyı. “Yersizlik, aynı zamanda adlandırılamayan ve merkezsiz bir konumdur, bu yüzden her ne kadar başka yerlere ait işaretler olsa da; istanbul gözüyle bu yerler anlatının içine yedirilmiş gibi durmaktadır. Oysa ki olayların geçtiği şehirlerin de bir oyun olarak farklı isimler taşıması, bu yersizliği daha da yoğunluklu kılabilirdi.” Bednamiler’in yazarlarından Gökmen Akça’dan öğrendiğimize göre, bugünlerde yeniden yazımını gerçekleştiriyorlarmış Bednamiler’in. Belki bu dile getirdiklerimiz bir katkı olur kendilerine. Bednamiler’i merak edenler internet üzerinden okuyabilirler. İşte bu da erişim adresi: http://www.kaosevi.com/ucube_kitaplar/bednamiler_bir_davet.

 Not: Agamben, Giorgio (2012) Dispozitif Nedir? /Dost, çev. Ekin Dedeoğlu, İstanbul: Monokl.

 Written by: Saliha Yazgaç

 

Baktığım An, Kaybolmuştu..

 

tanrı west virgina madencilerini devrimci olmak için
değil 46 model Chevrolet sahibi olup Cenevre’ye
kaçmayı arzulamak için yarattı- para nelere kadir..

Bob Dylan, Tarantula.

Görülmek istenmek, başkası tarafından, toplumu var eden bu olsa gerek. Konuşmak istemek, başka yüzlere. Dinlemek başkalarını. Başkaları hep cehennemdir, oysa. Sartre. Ve bu cehennemleri cennet ütopyalarına dönüştürmek, dünyaya içkin bir şeydir. Ya da can sıkıntılarını kendinden geçmenin devrimci heyecanlarına dönüştürmek. Walter Benjamin de, bu yüzden başta kendi evi olmak üzere, tüm evlerden uzaklaşmak ister.

Benjamin’in kendini kaybetmeye olan ilgisinde “ sarhoşluğun gücünü
devrime kazanma” isteği kadar kendi sınıfsal kökeninden, içinde yetiştiği
burjuva evinden, ana babasının toplumsal üstünlüğünden,
evlerinde verdikleri sıkıcı davetlerden, ağır mobilyalarla döşenmiş
odalardan, o odaları süsleyen porselen ve gümüşlerden duyduğu sıkıntının
payı olmalıdır. ( aktaran Gürbilek, 2011: 133)

İnsan varlık olarak başka gözlere açık, bu yüzden savunmasız, bu yüzden fazla telaşlı. Başkalarının zihninde çarpık bir imge korkusunu taşır hep. Ölüm anında bile güzel elbiseler giymeye çabalar, saçlarını düzeltmek için didinir. Tarkovski, kurşuna dizilmeden önce buna benzer bir eylemde bulunan bir karakteri anlatır.[1] İnsan hasta bir varlık, tuhaf, kendi özgürlüğünü seve seve başkalarının ellerine teslim eder. Yeryüzüne zerdüştün istediği tipte insanlar gelinceye kadar bu hastalık devam edecek. Ya da bilmediğimiz bazı azınlıklar bu hastalığın dışında olabilirler. Bir umut ilkesi.

Kimseler seni görmeden, başkalarını görmek istemek,  bir kıyıda seyretmek biraz da, buydu varlık arzusu. Kamera – varlık- arzusu da diyebilirsin. Başka hayatları gözlemlemek, sokaktan gelip geçenleri. Ne yapıyordu bu başkaları? Sinema işte bu soruya bir cevaptı.

Ne iktidar uygulamak, ne de gözün iktidarına maruz kalmadan, kıyıdalıkları işgal etmek. İmkânsız bir yaşam, imkânsız bir göz. Biliyordu ki yasal kurumlar buna bile tahammül edemezlerdi. Hep kendi denetimleri altında olsun isterler, kendi ürettikleri bireylerin. Denetim dışına çıkmayı düşünmek ve bunun ötesine geçmek için, yaşarken ölümü deneyimlememiz gerekiyor. Blanchot bunu çok iyi yaptı, kendi yaşamında, günün deliliğinde, yazınsal uzamında, son insanında. Son insan da öldüğünde geriye ne kalacağını biliyorum. Denetim –dışı alanlar. Bu yüzden denetim-dışılık hayvan, moleküler, müzik oluşlara girmekle yakından ilgili.

banknot

Alberto Giacometti’s sculpture on 100 Swiss Franc banknot

Bir görünmez göz, iktidarları korkutabilir. Yazmak da bir tür görülmek değil midir? Bir yazı kendini ne kadar görünmez kılabilir? Bir başkalık üretmek adına yazıyı anlamsız, dil-dışı kılmak; yazıyı bu görme baskısından kurtarabilir. Görme baskısı, rasyonel bir mikro-devlet alanı üretir. Bundan kaçış, saçmalamak, anlamsız kesmeler ya da iletişimsizlik kanallarını açmaktır. Şiirsel akışlar, delice kahkahalar, Cut-up. Bir çığlık-yazı, tıpkı Artaud, Beckett, Burroughs, Joyce gibi.

En yakınımızdaki göz, kendine benzetmek istiyor diğer gözü.
Kendi gördüğünü en yakındakinin de görmesini arzuluyor. Kendi gibi görsün, kendi gibi konuşsun istiyor. Başkalık üretimi, herkesin farklı bir şey gördüğü yerde başlayacaktır, farklı bir dil konuşmaya başladığında. Şairlere bu yüzden çok ihtiyaç var. Kendi uzamlarını çöl ve okyanus kılıp, yazanlara bir de.

Parayı, kimlikleri ve ulusal sınırları imha edecek bir toplumsal sistem daha gelmedi yeryüzüne. Bu yüzden kurumlar içerisinde, sermayenin üretimini sağlamak adına oyalanıyoruz. Bu toplumsal yaşam, herkesi işçileştirmek arzusuyla bir tür toplumsal fabrika üretiyor. Ve denetleyen bakışlar buralardan çoğalarak, bütün bir aynılık döngüsünü yaratıyor. İşçileşmek istemeyen en yakını tarafından her türlü şiddete maruz kalıyor. O yüzden işçileşmeye direndiğimiz kadar, başka bir yaşam mümkündür. Tekil direnişler, kolektif direnişlerle düğümlendiğinde devrimci bir ana girmiş oluruz. Açıkça, cesurca iktidara kafa tutanlar ile bunu gizlice gerçekleştiren kitlelerin bir isyan anında meydanlarda buluşması.[2]

Görmeyi ve yaşamı sakatlamaya ilk itirazın, bu para toplumunun kalbine olması gerekir. Hayatının değerini düşürüp, bizde suçluluk duyguları, kölelik eğilimi yaratan da budur. Köle ve efendisi, yargıç ve madun kişinin kendine olan özgüveni ve saygısını yok eden ikilikler yaratırlar. Oysaki yaşam, tüm bu ikiliklerin ötesinde, kişinin kendi bedensel eyleme kudretini artırmasındadır. Bu anlamda Spinoza’nın etik öğretisini pratiğe dökmemiz gerekir.

Spinoza’da açık olarak bir “hayat” felsefesi vardır: Bu felsefe tam tamına,
bizi hayattan koparan şeylerin, hayata karşı duran, bilincimizin koşullarına
ve yanılsamalarına bağlanmış tüm aşkın değerlerin toptan bir reddinden
ibarettir. Hayat,  İyilik ve Kötülük, kusur ve yetenek, günah ve kurtuluş
kategorileriyle zehirlenmiştir. Hayatı zehirleyen şey, kindir; buna, kendine
karşı duyulan kin de dâhildir, yani suçluluk duygusu. ( aktaran Deleuze,
2005: 33)

İşsizliği ve çalışmamayı bir özgürlük alanı yaratımı için fırsat bildiğimizde, bu para toplumu için çanlar çalmaya başlayacaktır. Cesurca kendi yaşamlarımızın gerillaları [3] olduğumuzda, o zaman itaat etmeyi bırakacağız. Ve bizlerin sisteme değil, sistemin bize ihtiyacı olduğunu anladığımızda korkmayı bırakıp, özgürleşeceğiz.

 

Özgür Gündem

Notlar:

Gürbilek, Nurdan (2011) Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis.

Deleuze, Gilles (2005) Spinoza: Pratik Felsefe, çev. Ulus Baker, İstanbul: Norgunk.

Badiou, Alain (2011) Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çev. Murat Erşen, İstanbul: Monokl.


[1] Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir. Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler. Mevsim sonbahar. Ölüme mahkûm bu insanlara paltolarını ve ayakkabıları çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır. Mühürlenmiş Zaman.

[2] Kolektif parrhesia başladığında, tekil parrhesiastes’lerin önceki tek tek çıkışları ikincilleşir, hiçbir doğru halkın doğrusunu temsil edemez hale gelir, aracılar (çeşitli siyaset erbapları ve otoriteleri) geçersizleşir, doğruyu söylemek isteyen bütün aracıları ortadan kaldırdıkları tümüyle şeffaf, açık bir sahne yaratırlar -elbette en görülür yerde, şehrin meydanında olacaktır bu. Bkz.  http://surmetinler.blogspot.com/2013/01/foucault-ile-anarsizmin-rabitalari.html

[3] Gerilla figürü ile bağlantılı düşünebileceğimiz asker figürü ile ilgili olarak Badiou kendi düşüncülerini şöyle açıklamakta:” (…) Askerin insanoğlunun bir hakikate tutulduğundaki üç temel özelliğini içeren bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. En başta, bu herkes için bir örnek, evrensel bir sesleniştir; sonra, bu, yapacak hiçbir şey olmadığının düşünüldüğü bir zamanda birisi tarafından gerçekleştirilebilecek olana misaldir, yeni bir olanağın yaratılmasıdır; son olarak, hakiki bir fikrin hizmetindeki bir eylemde bulunan ölümsüzlüğe ve edebiliğe bir örnektir. İçkin bir ölümsüzlüğün yaratılmasıdır.” s. 69.

Written by: Mehmet Oruç

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

FISILTILAR ARASINDA

Alevilik söz konusu olduğunda annemle babamın fısır fısır konuştuklarını hatırlarım. Komşu kızın birisi Alevi birine k a ç m ı ş s a örneğin fısır fısır konuşurlardı; ya da Alevi olmalarına rağmen mahalle çevresinde sevilen bir ailenin üyesi ile karşılaşılmışsa “Aleviler ama çok iyi insanlar” derlerdi yine fısır fısır. Cinler için üç harfli dendiği gibi sanki Aleviler hakkında yüksek sesle konuşmanın bir sakıncasını hissettiklerinden . Değilmi ki o ses, insanları ele verir. Kürtler söz konusu olduğunda bir lakap gibi isimlerin önüne eklenirdi konuşmaların içinde: Kürt Yaşar, Kürt ya da Kara Fatma; Kara Fatma çünkü esmerdi de aynı zamanda Fatma. Kara Saniye vardı bir de esmerliğinden karalığın kendisine reva görüldüğü. Karalıkla Çingenelik arasındaki mesafede kısadır bu arada. Ermenilerse en travmatik ilişkinin yaşandığı kesimdi. Hafızalar Ermenilerle Türkler arasında yaşanan kıyametin görsel imajlarıyla sürekli tazelenmişti. Kim ki affedilmesi zor bir iş yaptı, karşısındakini en beterinden aşağılamak için kullanılan en ağır hakaretlerden birisi olarak işe koşulan “Ermeni tohumu” seçilirdi.

Egemen Türk ailesi bir merkez olarak babanın etrafında yapılanır ve bu merkez etrafında kümelenen herkesin p o t a n s i y e l d ü ş m a n o l m a k l ı k mesafesinde belirli bir derecesi vardır. Akrabalar, arkadaşlar, komşular ve sonra kah cinsiyetlerine göre ö t e k i k a d ı n l a r y a d a ö t e k i e r k e k l e r, K ü r t l e r ya da A l e v i l e r ya da E r m e n i l e r, Ç i n g e n e l e r; ve sonra sürekli bu nefret zincirlenmesine dahil edilen h a y v a n l a r, özellikle de köpeklerin çocukların gözünde canavarlaştırılması ve kamusal hayata özel alandan dayatılan travmatik korkulardan birisi daha olarak kamu korkusu olarak adlandırabileceğimiz, ne olursa olsun, kim olursa olsun, hiç kimseye güvenmemek, hiç kimseyle yakınlaşmamak ve herkesi potansiyel bir canavar olarak görmek üzere kurulan b a ş k a l a r ı korkusu. Yani insanlık korkusu, yani insanın her türlü kötülüğe gebe olduğu bilgisi, yani önce kötülük dolayımıyla hayatla ilişki kurma ve kötülük algısı üzerinden hayatı kurma ve kurgulama, yani kötülük iş başında, yani hoşgeldiniz Mordor diyarına.

**

Başkaları korkusu dediğimiz aslında bir y a l n ı z l ı k örgüsü! Size ve yakınlarınızın başına herhangi bir kötülük gelmesin diye, çevrenizde kimseler kalmayana kadar herkesi tüketmek. Çünkü hep bir T e pe n i n A r dı! Tepenin Ardından kimlerin çıkacağı belli olmaz. İşin kötüsü korktukça, korkulan davet ediliyor ve korkuları insanın başına geliyor. Belki de asıl trajedi burada. İç sızlatan, yaralayıcı bir tablo! Bu kadar düşkünleşmeyi hakedecek bir şey yokken ortada! Bu korku öğretilebiliyorsa, bu kötürümlük yaygınlaştırılabiliyorsa tersinin yani mücadelenin, kendine güvenin, hatalarla baş edebilme yetisinin de öğrenilebileceği bir esneklik, affetme, cesaret, destek olma, sevme, sevmeyi isteme de öğretilebilir (di) bizlere. Habire çevremize kabuk örmekten, habire habire kabuklanmaktansa, kabuklarımızdan sıyrılıp hafifleyedebilirdik.

Böylece başkaları, dışarısı, yabancılar, elleri öteleme, korkutup kaçırma, etrafınızı boşaltma kültürü üretildikten, etraf boşaltıldıktan sonra içerisini hizaya koymaya sıra gelir. İçerisini hizaya getirmek o kadar da kolay değildir. Dışarı ile kurulan o kötücül ilişki adeta içeriden intikamını alır. Sanki bir Hitchcock filmi. Doğduklarında bayram edilen, hep arkalarında durulan, evlerinin şenliği erkek çocukları büyüdükçe kabus olurlar. Hayatı hem kendilerine hem ana babalarına, karılarına cehennem ederler. İçlerindeki intikam duygusu, kötücüllük o noktaya ulaşır ki ev içinde ürettikleri mutsuzluk yetmez sokaklara taşar. Sokakta kamusal temizlik yapmak isterler. İsterler çünkü öylesi isterilerle motive edilmişlerdir. Kadın cinayetleri, etnik cinayetler, insanlara, hayvanlara işkenceler, gündelik hayat kültürü haline gelmiş bir vandalizm.

Akrabalar arasında sürekli didişmeler, karı-koca geçimsizlikleri, kardeş kavgaları, dedikodu, mutsuzluk vs. Herkes evinden kaçmanın peşinde. Evden kurtulmak için yapılan evlilikler, evden kurtulmak için sığınılan sevgililer, evden kurtulmak için girilen cemaatler, evden kurtulmak için cinnetler, intiharlar ve kendisiyle birlikte herkesi de yakması istenilen cehennemler. Ne ironik, cehennemden kurtulmak içindi biraz bu egemen müslümanlık anlayışı, egemen Türk aile yapısı, namus-vatanseverlik-askerlik falan ama bir yerde öyle fazlalık öyle bir taşkınlık yaşanıyor ki cehenneme dönüyor ortalık. Ama olmuyor işte felsefesiz ne din ne iman ne vatanperverlik ne namus ne de başka birşey felsefesiz olunca olmuyor. Felsefesiz olunca en fazlasından fanatik olunuyor. Felsefesiz olunca tek açılı oluyor. Felsefesiz olunca başka türlü görmenin bakmanın imkanı olmuyor. Felsefesiz olunca insanın kafası yeterince karışmıyor. Egemen kültürün değerlerine alternatif değerlerin de üretilebileceğini ve onlardan bazılarının kendisine daha iyi gelebileceğini hiç mi hiç farketme şansı olmuyor.

Çünkü her şey o kadar steril ki! Sürekli sizin adınıza birileri etrafınızı temizlemiş. Arkadaşlar yoldan çıkarır diye evlerine gönderilmiş, erkenden evlendirilmiş, zamanı gelmeden budanmış asmalar gibi varoluşun yegane meyvesi mutluluk ve neşe, korkunun ve adınıza alınan kararların her darbesi ile engellenmiş, alıp başınızı gidebileceğiniz ayaklarınız, bacaklarınız olduğu halde sizi olduğunuz yere sabitlemiş, içinizdeki çocuk habire büzüşmüş yalnız ağlayan yoksul buruşuk bir cenine dönüştükçe giderek çirkinleşen cenini saklamak uğruna cilanan kılıfı şiddetle şişirilmiş, içindeki çirkin cenini saklayabilmek için onu farkeden herkesi öldürmekten çekinilmemiş…

Temizlik imandan gelirmiş.

**

Hiç yetişkin olamıyoruz demek ki. Hep çocukluğa özenilir, çocukluk geri gelsin istenilir ya hep çocuk kalmanın da böyle tarifsiz acıları var. Felsefesiz olunca çocukluk bile kirleniyor. Çünkü çocuklar herşeyi gerçek zannediyorlar, o kadar teslimiyetin her türlüsüne açıklar ki kendilerini zeytinyağı reklamlarında olduğu gibi uçacağız zannedip pencereden de bırakabiliyorlar, perili dizilerdeki gibi mucizeleri bekliyorlar, Metro Golden Mayer’i kükreyen aslanını görünce masanın altına gizlenebiliyor ya da dört yaşındaki yeğenime, bir kağıdı karalayıp işte bu sensin dediğimde ağladığı ve ben bu olamam dediği gibi bir yandan yüksek bir görüyü unutmuşlara hatırlatırlarken bir yandan da herşeyi gerçek zannediyorlar. Bu nasıl ironi?! Yetişkinlikte, çocukluk, varlığın oluşa açıklığı, o rüya ile gerçeğin karışımı şiirsel halin doyumsuzluğu ile tüm zamanların en güzeli olduğu için unutulamaz; yetişkinlikte işte bu herşeyin gerçekliği meselesini biraz olsun anlaması beklenir insanların. Ama biz y e t i ş e m i y o r u z; kendimizi yetiştiremiyoruz, ruh işçiliği yapmıyoruz, yapamıypruz, ruhun hem içimizi hem dışımızı sardığını görmüyoruz, ne kadar saklasak da içimizdeki canavarın saklanmadığını dokunduğu her şeyi de kendisi gibi canavarlaştırdığını reddediyoruz. Gerçek Alien (R. Scott,) içimizde derken ne kadar haklı Zizek ve şu filmlerin gerçekliği tartışma kabiliyeti karşısında şaşıyor insan. İşte felsefesiz olunca canavarlara karşı kendimizi güçlendiremiyoruz, antibiyotiksiz kalıyoruz.

Ahmet Kaya’nın çığlığı da biraz bunun içindi: Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, tarihle yargıla!

Geçenlerde adını da tam olarak hatırlayamadığım Gıda satışı ile ilgili bir sertifika almak için tarım ve gıda müdürlüğü gibi bir kuruma gittim. Bankonun ardına dizilmiş iki başörtüsüz memur kadın ve onlara Kuran okumayı öğretmek üzere orada olan başı kapalı bir kadın daha önlerinde cüz, başı açık Kuran okumanın doğruluğu yanlışlığı üzerine bir tartışma yürütüyorlar. Gündelik hayat bir kurumda olsanız da gündelik hayat işte, bir Kuran okuma telaşı almış gidiyor kadınları. Beni bekletiyor olmaktan ya da kamusal alanda böylesi özel bir duruma beni de maruz bırakmaktan dolayı hiç rahatsızlık duymuyorlar. Orada halledemediğim işimi yaklaşık yirmi dakikalık uzaklıkta başka bir binada halletmek üzere ayrılıyorum yanlarından. Kurumda çalışan yirmili yaşlarında bir delikanlının yumurta kolisini koyduğu şeffaf torbanın içinde bir cüz daha görüyorum. İyi de aynı kurumlarda felsefe, edebiyat, tarih kitaplarını görüyorum olsam bu durumu belki sorun edinmeyeceğim ama kadın cinayetlerinin istisnasız her gün işlendiği, aydınların, öğrencilerin, gazetecilerin her gün tutuklandığı, terörist ilan edildiği, Ermeni diye kadınların katledildiği, misyoner diye, Kürt diye akıl almaz cinayetlerin işlendiği, işkencelerin yapıldığı bu Mordor diyarında yanlış anlaşılmış ya da anlaşılmamış, anlaşılamamış bir iman telaşı canımı sıkıyor, üzüyor ve her güne yayılmış bir mücadele olarak çaresizlikle başetmek için harcadığım çabaya ket vuruyor.

**

Demek Turgut Uyar bu yüzden s e v g i m a c ı y o r dermiş diyorum kendime, onu anmadan e d e m e y o r u m, tıpkı Özdemir Asaf’ın fillerime yerleşip, ele geçirdiği gibi b e n i. Turgut Uyar’ın söylediği gibi Bir dağın çarpıklığını / bir sevinç sanmanın kabusundayız, s e v g i m a c ı y o r!.
Hiç şüphesiz bilimkurgusal bir çağda yaşıyoruz. V For Vendetta filmi ile şu aralar zuhur etmekte olan Türkiye gündemi arasında sürekli bir ilişki kurmadan e-de-me-yor zihnim. Recep Tayyip Erdoğan’ın pek çok pek çok konuşmasında sesi, yüzünün ifadesi ve konuşma biçimi gözümünönüne heman V for Vendetta filmindeki Başkan Chandler’i getiriyor. Televizyonda görünürde sadece Başbakan Erdoğan konuşuyor olmasına rağmen gönül gözüm çoktan ortadan ikiye ayrılmış ekranda Başbakan Erdoğan ile Chandler’ı yan yan görüyor.

Bir Sapığın Sinema Rehberi adlı belgeselde, Zizek, bazı organların önüne geçilemez otomatik davranışlarından söz eder. Dans eden pabuçlar, hareketi engellenemeyen el sendromları ya da bedenin organik bir parçası olarak değil de adeta ona karşı olan s e s böylesi organlardır. Zizek, sese ilişkin tartışmasında, Great Dictator (1940) filmine atıfla bu durumu Charli Chaplin’den daha iyi anlayan kimsenin olmadığının altını çizer. Hükümet ettiği dönem için de Erdoğan ile Hitler arasında kurulan analojiler bu tür ilişkilere dayanıyor. Sözde halkı için düşündüğü en iyi niyetlerin o niyetlerle hiç mi hiç uyuşmadığı gibi henüz biçimlenmemiş bir korkunun tezahürünü tarihin sayfalarından süzen dimağların Hitler’i hatırlaması kaçınılmazlaşıyor. İnsan sadece müslaman olmakla iman sahibi olmaz ki! İnanç sadece Allah’a inanmaktan geçmez ki! Hayata inanmak vardır bir de, herşeye rağmen hayata güvenmek gerekir ki o güvenin kaynakları en çok da felsefeden, edebiyattan, şiirden,eleştiriden, farklılıklardan, sevgiden beslenir. İşte o zaman Ne Fareler ve İnsanlar, ne Şeker Portakalı, ne Ermeniler, Kürtler, Çingeneler, ne solcular, komünistler, anarşistler, ne Marx ne de Şeytan Ahitleri korkutucu olur.
Şimdilik arkası yarın diyelim.

Written by: Saliha Yazgaç

Zerdüştʼün öğle güneşi / Zarathustraʼs noon sun

z

Work of Saliha Yazgaç

Varlık ve Gölge

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”  William Morris
***

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishaneler, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

”Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009) Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç