Mezarsız Ölüler- I

Yas nedir hiç bilmiyorum. İnsan neyin yasını tutar, bir şeyler için yas tutan insanlar (hala) var mıdır bilmiyorum. Sanki şimdiye ait olmayan bir şeymiş gibi geliyor bana ilk bakışta yas tutmak, sanki o kadar uzak bana, bize, bu zamana. Artık hiçbir şeyin yasının tutulmaması gerekirmiş gibi, buna ihtiyaç kalmamış gibi. Çevremde de kimsenin herhangi bir şey için yas tuttuğunu, yasta olduğunu ne duydum ne gördüm. Unutulmuş, hayatımızdan çıkmış bir kavram, bir hal gibi geliyor insana ilk bakışta. Zaten ben de bir şeyin yasını tutmadım yani öyle zannediyorum. Yas deyince hayatın gündelik akışının büyük bir acıyla kesintiye uğramasını anlıyorum. Uzun süren bir kesinti, geri dönüşü kolay olmayan, toparlanılması yıllar alan bir acı. Bir zamanlar kocaları öldüğünde yıllarca siyah giyen, yıllarca evlenmeyen kadınlar gibi. Böylesi yasları sadece filmler ya da kitaplardan hatırlıyorum. Ve bir yas nasıl tutulur hiç bilmem. Bir de bunu önceden bilmek mümkün mü? Bir gün bir şey için yas tutup tutmayacağını bilir mi ki, bilebilir mi ki insan? Bilmiyorum, hiç bilmiyorum.

Kardeşim öldüğünde aylarca olur olmadık ağlamıştım otobüslerde, sokaklarda. Engel olamıyordum gözyaşlarımın hücumuna, susturamıyordum kendimi. Ama o yas sayılır mıydı? Kabullenmesi zordu belki ama on beş yirmi gün sonra okula gitmeye başlamış, eve gidip gelenleri ağırlamış, gündelik hayatın akışına karışmaya başlamıştım yavaş yavaş. Belki en çok annemin ki bir yasa yakındı.

Kız kardeşimin kanser hastası oluşu, yıllarca hastanelerde ameliyatlarla, kemoterapilerle geçen zaman, günden güne erimesi; işte bu tükenişin bu çaresizliğin ölümle sonlanmasını ancak ölümünden sonra bir kurtuluş olarak görebilmiştik. Ölümünden evvel hep bir umut vardı içimizde. Ölümünü düşünebilmek ne mümkün! Bir gün mutlaka iyileşecekti ama ölmüştü işte ve artık rahattı, huzura ermişti, bir daha acı çekmeyecekti. Zaten yanı başımızda ölmüştü, evinde, yatağında. Son nefesini verişini görmüştüm, yüzünün ferahladığını, rahatladığını; kaygıdan eser yoktu artık. Sadece o anda biz ne yapacağımızı bilmiyorduk. Ölümü nasıl karşılamamız gerektiğine dair bir fikrimiz yoktu. Telaş içinde ağlıyor ama birbirimizin gözlerine bakamıyorduk. Sanki ben öldürmüşüm gibi çekiniyordum babamdan. Annemin babamın çaresizliklerini görmekten bir çeşit mahcubiyet yaşıyor ama bununla nasıl başa çıkabileceğime dair akıl yürütemiyordum. Ne yapmalıydım? Anneme mi babama mı koşmalıydım yoksa sağa sola kaçışıp ağlayan diğer kardeşlerimi mi kucaklamalıydım? Birbirimizin yanında sevinmeyi bilmediğimiz gibi üzülmeyi de bilemiyorduk işte. Kardeşim on sekizindeydi öldüğünde ben on dokuz ama hala acemi bir aileydik işte ve korkarım hep acemi kalacak olan.

Doyasıya baktırmamışlardı yüzüne, hatta neredeyse göstermeyecekler bir kez daha kefene sarılmadan evvel. Hocalar doluşmuş odaya, Kuranlar okunmuş, yunmuş yıkanmış sarılmıştı kefene. Bir de bıçak koymuşlardı üstüne! Onların izin verdikleri kadar kıyıdan köşeden görebilmiştim ne gördüysem. En çok da buna öfkem; öyle ki bir hatırasını bile bırakmamışlar, bütün eşyalarını dağıtmışlardı sonra, çok ağlamıştım niye bana da sormuyorsunuz, hiçbir şeyini bırakmamışsınız diye. Sonra da mezarlık; kardeşçiğimin mezarına yine yabancıymışız gibi sokulabildik yani biz kadınlar, onu elimizden aldılar, tabutu toprağa bıraktılar. Tuhaf olan şu ki sanki tabut toprağa inene kadar bile adeta bir umut taşıyor insan. Ahh ama bu son umut artık, işte o anda bir ateş düşüyor ki insanın içine, yok artık bundan böyle hiçbir umut yok! Kabullenişin katı kayası; dualarla örtülüyor cenaze, sonsuzlukta buluşmak üzere, sevgiyle emanet ediyoruz bize de emanet edilmiş bir canı. Onun için elimizden gelen her şeyi yapmış olmanın ve gücümüzü aşan yerde de susmanın ötesinde hiçbir şeyimiz yok. Ama bu söylediğim az buz bir şey değil çünkü artık onun için yapılabilecek hiçbir şey yok belki ama çocuğumuzun başına ne hal geldiğini bilme şansımız oldu. Onun için çabalayan ailesinin yanında öldü. Eşin dostun yakınların da el uzatmasıyla cenazesi kaldırıldı ve ölüsü toprağa ulaştı. Yani ille de toprağa ulaştığı için değil yakıla da bilirdi ya da denize bırakılabilirdi ama öyle de olsa yine sevenlerinin arasında geride kalanları da huzura erdirecek şekilde gömülme şansı oldu. Bu şans bizlerin de şansı yani vicdanlarımızı rahat ettiren bir durumdur.

24 Nisan 1915’te gerçekleşen Ermeni soykırımının bu seneki 24 Nisan anmalarında -ki ben orada bulunamadım ne yazık ki- Hayko Bağdat’ın yaptığı konuşmanın bir bölümünün videosunu (Ersoy Tan belgelemiş) izledim. Orada, Hayko Bağdat, Doğulu toplumlar olarak bizlerin yani Ermeniler, Kürtler, Çerkezler, Türklerin vs. ölülerimizi gömme biçimlerimizde ortaklaştığımızı ve bu biçimi çok önemsediğimizi dile getirdi. Ölüsünün usulüne göre gömülmemesi bir öfke kaynağı olmaktadır o halde, tersiden usulüne göre kaldırılan cenazeler ise toplumsal bir tutunum, bir barış duygusu vermektedir insanlara. Böyle olunca tabi ki herkes ölüsü usulünce gömülsün ister. Son günlerde izlediğim Batı’lı bir filmde (Hayko Bağdat’ın konuşmasından kaynaklı olarak bir ikiliği devam ettirmek bahasına Doğu/Batı kavram çiftlerini kullanıyorum, kullanmamayı tercih ettiğimi ayrıca belirtmek isterim)de benzer bir tema var oysa: Türkçeye Vadiler Aslanı olarak çevrilmiş olan G.Stevens’in Shane adlı filmi.

“Torrey’e gerçek bir cenaze töreni yapılmasını düşünmüyor musunuz?…Demir yumruğa bir Hıristiyan cenazesi yapılmalı ve karısı bu adam hakkında iyi şeyler söylendiğini duymalı…” (Shane,1953,G.Stevens). Buradaki Hıristiyan inancının yerine başka inançları koyabiliriz elbette ve her seferinde geçerli ve anlamlı bir şey söylemiş oluruz çünkü biz insanlar aslında sadece doğumda ve ölümde birleşiyoruz çünkü bizlerin “hakiki cemaati ölümdür” der Blanchot.

“İşte cemaati kuran şey. Her ikisinde de ortaklık imkânının son bulduğu ilk ve son olay (doğum-ölüm) ortak olmasaydı cemaat olmazdı. Cemaat, ölülerin herhangi bir töz ve ya herhangi bir özne –vatan, anavatan, ulus…mutlak paylaşım topluluğu ve ya mistik lonca…haline dönüşme işlevini yerine getirmez…cemaat ötekinin ölümüyle kendini gösteriyorsa, bunun nedeni ölümlü varlıkların hakiki cemaatinin bizzat ölüm olmasıdır. Demek ki cemaat şu eşsiz yeri işgal eder: kendi içkinliğinin imkânsızlığını, cemaatçi bir varlığın özne olarak imkânsızlığını üstlenir… bir cemaat, kendi üyelerine onların ölümlü hakikatlerinin sunulmasıdır… Cemaat neye yarar? Öteki yalnız başına yok olmasın, kendini eksikliği giderilmiş hissetsin ve aynı zamanda kendisine sağlanan bu vekilliği bir başkasına taşısın diye, ölüme varıncaya kadar ötekine hizmete hazır olmak dışında, hiçbir şeye yaramaz” (Blanchot).

Bağdat, “1915’de siz Ermenilere ne oldu?” diye soranlara “Asıl size ne oldu? Bırakalım 1915’de neler olduğunu, bugün, halen yaşamakta olduğumuz şu günde, gözlerimizin önünde çocukların, Ceylan’ların üzerine havan topu düşerken, Uğur Kaymaz’ın bedeninden onlarca kurşun çıkarken, sokağımızdan, mahallemizden toplu mezarlar çıkarken ne olmakta? “Senin hayatından ne alındı?” diye soruyor isyanla. Evet bizim hayatımızdan ne alındı biz Ermeni olmayanın, biz Kürt olmayanın, biz Alevi olmayanın, biz eşcinsel olmayanın… elinden ne alındı?

“- Arkadaş sen benim arkadaşımın ölüsüne üzülebilme yeteneğimi elimden aldın… ben bugün çocuk ölümlerini kanıksamış bir toprakta yaşıyorum…artık bu saatten sonra bunun benle bir alakası yoktur, bunun bu saatten sonra senle bir alakası vardır” diyor Bağdat.

Bu coğrafya da hep bir ölü yatıyor aramızda. Açıkta kalmış bir ölü, mezarsız bir ölü! Hep ölüler dolaşıyor aramızda, huzura ermemiş ruhlar, tamamlanmamış hayatlar! O huzursuz ruhlar, o ölüler aramızda oldukça biz yaşayanlara da huzur bulmak yok, olmayacak, bir yaşamak olmayacak! Zamansız ölümler içimizi dışımızı kemirecek, bizde yüz bırakmayacak. Hâlbuki biz, toprağa aitiz. Bir de ölüme! Bir aidiyet arıyorsak, ölümden başkası olamaz bu. Ve bu durumu trajik bulmadığımı söylemeliyim. Ölüm trajik değildir. Trajik olan nasıl öldüğümüz ile ilgilidir.

İnsanlar eceliyle ölmeli, zulme uğramadan. Ölümü ağırlaştıran zulümle gelmesi. Zulümle gelen ölüm kabul edilemez, tesellisi olmayan, insanın içini kemiren bir acıya, öfkeye, kine dönüşüyor. Zulümle gelen ölüm ne ölüsünü ne dirisini rahat bırakmıyor. Ölüler açıkta kalıyor; diriler onursuz hissediyor; o zaman öç birikiyor, öç kanını istiyor: O kan o toprağa akacak, toprak o kokuyu duyacak, en nihayet kapılar sürgülenip, diriler uykuya dalacak. O gece rüyalar uyuyanları rahat bırakacak. Çünkü ölüler usulüne göre gömülmek ister! Herkes ama herkes ölüsünü usulünce gömmek ister, ölüm saygıda kusur kabul etmez, ölüye karşı yaşayanın son görevi iki tarafında son defa hakkıyla, layıkıyla karşılaşması ve vedalaşmasıdır. Belki de soluk alınan bütün anlar boyunca insan ilk defa mezarlıkta bu karşılaşma sırasında insan oluyordur, onuruna kavuşuyordur. Madem öyle ölüsünün açıkta kaldığını bilmek huzursuz yapar kişiyi. Ölen de yaşayan da huzursuzdur; ta ki ölüm, usulünce alana kadar emanetini; toprak usulünce örtülünce, son selamlar, son dualar, son niyazlar ulaşınca yerine, yaşam tazeliğine bir daha kavuşur yoksa bastırılanın geri dönüşünün acısı düşmez iki yakamızdan, bırakmaz peşimizi çünkü evet “bir hayat hiçbir şeydir ama hiçbir şey de bir hayat değildir” Malroux’nun dediği gibi.

Bu durumda peki ya ölüsü açıkta kalanlar ne olacak diye sormaz mıyız? Ölüsü bile bulunamayan kayıplar? Sürgünlerde, savaşlarda, nerede, nasıl öldüğü, ölüsünün gömülüp gömülmediğini bile bilmeyenler ne yaparlar? Cesetlerinden bile intikam alınanlar, cenazeleri evlerine paramparça dönenler, cenazesi tanınmayacak hale getirilenler? Yargısız infazlarla öldürülen, öldürüldükleri bile bilinmeyen, aylarca, yıllarca çileli bir bekleyiş, çileli bir umutla eşlerini, çocuklarını, yakınlarını arayanlar o kahreden umutla, o kahreden özlemle, o kahreden çaresizlikle nasıl başa çıkarlar? O çile, o yıllar boyu dinmeyen acı yasa dönüşmez mi? Kayıp yakınlarının hayatlarını yaslı bir yaşama dönüştürmez mi? Çünkü tabut toprağa inene kadar dinmiyor insanın içindeki umut! O zaman, yaşadığı sürece haktır herkese ölüsünü usulünce erdirmek toprağa. Ancak ve ancak böyle dinmeye yüz tutabilir bu acı. Yoksa hiç, hiç! Kim akıbetine ermeden bırakabilir, vazgeçebilir çocuğundan, yakınından? Kim unutabilir, kim sakinleyebilir, kim feragat edebilir onlardan? Kim edebilmiş ki?

Erkeklere ağlamaz dendiği, annelerinse gözyaşlarının dinmediği bu coğrafya da yas hiç değilse bazılarımız için isyana dönüşmüş durumda. Cumartesi anneleri sessiz sedasız ağlamıyorlar, dirençle, korkmadan yakınlarının akıbetini soruyorlar egemenlerden: Çocuklarımız nerede? Yani biraz olsun düşününce anlıyorum ki yas illa da hayattan el etek çekerek tutulmaz. Çıplak kötülük karşısında sürgünlerde yitmiş nice hayatların, kalleş ölüm çukurlarında kaybedilmişlerin, işkence ile yargısız infazlarla hunharca öldürülüp katledilenlerin yasını isyana dönüştürmüş olanlar hesap soruyorlar. Üzülmektense öfkelenmeyi yeğliyorlar bugün.

pic.

Yeşim Ustaoğlu’nun Güneşe Yolculuk filminde Mehmet, açlık grevinde olan arkadaşlarının durumunu protesto etmek amacıyla katıldığı bir eylem sırasında polislerce öldürülen arkadaşı Berzan’ı doğduğu topraklara götürüp, orada gömülebilmesi için Berzan’ın memleketine doğru yolculuğa çıkar. Mehmet, oldukça esmer olması hasebiyle sürekli Doğu’lulara benzetilen, görüntüsünden ötürü Kürt zannedilen Ege’li bir gençtir. İş bulmak için İstanbul’a gelene kadar ve orada Berzan’la tanışana kadar vatan olarak bildiği sınırların hangi gerçeklikler üzerinde kendini yeniden nasıl ürettiğini, kendi gerçekliğinin bu üretimle nasıl kesiştiğini ve nasıl krize girdiğini bilmemektedir. Dolayısıyla “söz konusu olan aynı zamanda içsel bir yolculuk, bir dönüşüm, bir başkalaşım sürecidir. Yolculuğun sonunda Mehmet, kimliğini hem tümüyle kaybeder, hem yeni bir benlik kazanır, hem yersizyurtsuzlaşır, hem aidiyet ilişkisini başka türlü düşünmeye başlar” (Suner 2006: 270). Berzan’ın gömülecek bir mezarı bile yoktur artık çünkü köyü sular altındadır. Yol boyu terk edilmiş evlerden, boşaltılmış köylerden sonra suların altında kalmış köyün bir hüzün anıtı gibi direği üstünde yan düşmüş tabelasını görürüz. Bir mezar taşı gibidir artık o tabela ve Berzan’ın tabutunun suya kavuşması ile birlikte gerçekten de bir mezar taşı olmuştur üzeri Zorduç yazılı tabela. Artık tabela olmayan bir tabela, tıpkı artık Zorduç olmayan bir Zorduç gibi, tıpkı artık olmayan bir Zorduç gibi. Eski hikâye “orda bir köy var uzakta”. İronistleri haklı çıkaran bir manzara. O bir pipo değildi bu da bir Zorduç değildir artık! Ölümüzü toprağımıza, bizim olmayan topraklara ve hiçbir zaman da bizim olmayacak topraklara ama kendisine ait olduğumuz topraklara gömerek (Toprak bize ait değildir, biz toprağa aitiz der Deleuze ve aynı sebeptendir Âşık Veysel’in benin sadik yârim kara topraktır demesi) aynadaki suretimizin çatık alnını düzlediğimiz ve artık hafiflemiş ruhlardan doğru birbirimize bakabildiğimiz bir yurt tutmak da var ve o yurdu zamanı geldiğinde bırakmasını bilmek te!

Şu bırakmamayı bilmemek yok mu? Şu derin sahiplenme arzusu, onsuz olamama, onsuz hiçbir şey olma korkusu; artık o olmayan şeye her neyi karşılık düşürmek istiyorsak: toprak mı, vatan mı, kadın mı, işte bir ortaklık daha “at, avrat, silah”ta birliktelik gibi. Hâlbuki ne at ne avrat ne silah hiçbir şeyin hiç bir şeyliğinde, aramızdaki dağlar kadar mesafede, yıldızlar ve gecede bir ortaklık aramalı; hiçbir şey hiçbir mesafe dolduramaz iki insan arasındaki mesafeyi aynı yerli olsa da olmasa da ve hiç kimse o mesafeyi hiçbir ama hiçbir kutsallıkla doldurmaya kalkmamalı. Zira o başkalığa bir dünya olabilmek için çok ihtiyaç var. Bırakmayı bilmek bir meziyet olduğu kadar bir imkândır da, böylesi bir kopuş yeni bir hayata açılan imkân olarak değerlendirilmelidir.

Cenazelerine hakaret edilmiş ölülerin coğrafyası, bu coğrafyanın ölülerinin, ölülerimizin usulüne uygun olarak gömülmesi ile kardeşimize, eşimize, dostumuza alnı ak olarak bakabilmek, kinle hasetle kirlenmiş yürekleri temizlemek ve kendi kendimizle yüzleşerek kendimize bir barış duygusu ile dokunabilmek şansı; yeni değerler yaratma şansı ve belki de ortak hiçbir şeyi olmama noktasında bile buluşabilme şansı: “İnsanları ister hastanelerde olsun ister köprüaltlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıkmaya başladığını düşünmeye başladım ben kendi hesabıma…Bizimle ortak hiçbir şeyi –ırk akrabalığı, ortak dili, dini, ortak ekonomik çıkarları- olmayan insanların ölümünün bizi ilgilendirdiği yolunda giderek artan ve bugün sayısız insanın daha net gördüğü bir kanaat oluşmuş değil midir? Ait olduğumuz kuşak hakkındaki nihai hükmün Kamboçyalıların, Somalililerin ve kendi şehirlerimizdeki toplum dışına atılmış insanların terk edilmişliğine bakılarak verilmekte olduğunu hissetmiyor muyuz belli belirsiz?” (Lingis s:8).

Notlar

Lingis, Alphonso (1997) Ortak bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, çev. Tuncay Birkan, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Blanchot, Maurice (1997) İtiraf Edilemeyen Cemaat, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Suner, Asuman (2006) Hayalet Ev, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Saliha Yazgaç

Published on the Cin Ayşe, Volume 6, Autumn 2011.

Images:

I. Mark Tobey, Child’s Fantasy, 1964.


    • hayko bağdat
    • Nov 21st, 2011

    ilgiyle okudum.
    tam da bu idi motivasyonum.
    sevgiler

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: