Beden ve Direniş

I.

Ein Mal jedes,
nur ein Mal.
Ein Mal und nichtmehr.
Und wir auch ein Mal.
Nie wieder.
Aber dieses ein Mal gewesen zu sein,
wenn auch nur ein Mal:
irdisch gewesen zu sein,
scheint nicht widerrufbar.

Bir kez hepsi,
yalnız bir kez.
Bir kez, bir daha yok.
Evet, bizler de bir kez.
Bir daha yok.
Ama bu, bir kez bulunmuş olmak,
bir kezcik de olsa yeryüzünde bulunmuş olmak,
sanma geri alınabilir. (Rilke, Duino Ağıtlarından*)

Varlığın özü nedir tartışması felsefe tarihinde sıklıkla dillendirilmiştir. Nietzsche buna güç istenci, Spinoza arzu duyarak çaba (conatus) harcamak, Marx ise emek gücü der. Heidegger ise böyle bir ayrımın yersiz olduğunu, varlığın unutulduğunun bile unutulmuş olduğunu özellikle belirtir. Burada varlıktan ne anlamak gerektiği sorusu sorulabilir.

Siyasal iktidarlar düzleminde düşündüğümüzde varlığın devletsiz toplulukları saymaysak, hep bir devlet ve kurumları ile birlikte var olageldiğini düşünebiliriz. Nasıl ki Heidegger’in deyişiyle dünyaya atılmış olarak diğerleriyle birlikte var olmak zorundaysak, bir devlet ve onun baskıcı kurumlarıyla da bir arada varolmaya maruz bırakılıyoruz. Bu aynı zamanda Foucault’un da işaret ettiği gibi aktif ve pasif bedenleri var etmekte. Ta çocukluktan başlanarak siyasal iktidara ve onun ekonomik amaçlarına uyumlu bedenler yetiştirilmekte. Ve buna uyum sağlamayan vahşi, söz dinlemeyen bedenler de ya kapatılmakta ( hapishane, tımarhane, klise) ya da cezalandırılıp, korkutulmakta. Ve bir şekilde görünmez kılınmakta da diyebiliriz. Bir nevi varlık artık bir gölge halinde. Uysal bedenlerin varlığı birer gölge, ama her an gerçekliğe bürünebilecek kadar da sınırları belirsiz. Hayaletleri andıran bu gölgeler, her an her yerden birdenbire fırlayacakmış gibi duruyorlar. Bir trans halinde titreşen, kendi cellatını arayan kabus gölgeler.
Böylelikle gölgeleri, kendinden ve ötesinden korkan gölgeler ile kendini aşan, sınırları aşmaya teşebbüs eden gölgeler diye ayırabiliriz. Ve çoğunlukta olanın korkan gölgeler olduğu görülüyor. Asıl sorun burada onların nasıl azınlık oluşa sokulacağı. Ötekisi olmayan, dışarısı olmayan bir gerçeklikte devindiğimizi göz önüne alırsak, tekil olarak azınlık oluşu yaşadığımız söylenebilir.

II.

Burada aklıma Antonin Artaud’un vahşet tiyatrosu ve tüm bu uysallığa karşı direnişi geliyor. Siyasal iktidarlar ve onların kurumları her ne kadar vahşi bedene söz geçirmeye çalışsa da, birdenbire açılan bir boşlukta direniş kendini açığa çıkarabiliyor. İşte Artaud’un tiyatrosundaki çığlıklar böyle bir aralıktan yayılıyor:
“Ben, Antonin Artaud, kendimin oğluyum, kendimin babası, annesi ve kendimin kendisiyim…” ( Perez, 2008: 51)

III.

Bu bedenlerin nasılda uyumlu kılındığına dair sinemadaki örneklerine dair; Truffault’un Vahşi Çocuk (1970) filmi ile Herzog’un Kaspar Hauser (1974) filmi ilk aklıma gelenler. Zihnimize saldıran budalaca imgelere uymayan, kendinde imge takımadaları da diyebiliriz bu filmlere. Buna dair Godard oldukça haklı bir tespit yapar: “doğru imaj değil de doğrudan imaj”. Doğru ve yanlış imajların bilgisinden, iyi ve kötü tanımlarına hepsi bireyi aşan ve onu edilgenleştiren aşkınsal alanlara gönderme yapmaktadır. Bireyin kendi içine korkuyla kapanması kadar, O’nu aşan mitsel, tanrısal simgelerin bilgisi de köleleşmeye katkı sunmaktadır. Sonsuz evrende kendini değersiz hisseden, her yaptığı eylemden suçluluk duymaya hazır bir beden yaratılmakta. Bu beden de kendi içinde gelgitler taşıyıp, gölgeleşmekte. Bu gölge her an cisimlenebilir diye, O’na uygun bir yaşamsal alanlar yaratılmakta. Bu belirlenen alan içersinde sessizce salınmasına izin verilmekte. Biraz cesaret edip kendi sınırlarıyla birlikte, belirlenmiş alanın sınırlarını ihlal etmeye kalkarsa ne olacağı malum. Bu kıstırılmışlık duygusu içsel patlamalara ve sanatsal yaratımlara yol açmakta biraz da.

IV.

Yaşamın kendisine bir göz atarsak, baskı altına alınmayacak kadar zengin ve çok çeşitli direnme biçimleri yaratacak kadar aktif, diyebiliriz. Tüm yaşama ağ şeklinde yayılmış bulunan ve temel karakteristiği denetim olan bio-iktidara karşı; yine bir ağ şeklinde yayılmış olan direnişin bio-politikası. ‘Ben’ kültünün yaratılması, bireylerin kendilerini buna kaptırarak kurbanlaşmaları da egemen söylemleri besleyen bir durum yaratıyor. Kurbanlaştıkça, hayata hınç besleyen, nihilist bir insan gölgesi oluşuyor. Buna karşılık resmin uzamı, bunun ötesine geçerek O’ya ait bir kayganlık ve özgürlük alanı yaratıyor. Bedenlerin sınırları belirsizleştikçe, denetim altına alınmaları daha da zorlaşıyor. Hep engellenen, bastırılan dürtüler, Dionysos Dityramboslarında olduğu gibi dansın ezgisine kulak vererek hafiflemeye başlıyor. Böylece, Dünyayı ayaklarının ucuyla katetmeye başlıyorlar. Devletlerin ve kurumlarının soğuk, kederden büzüşmüş bedenleri intikam peşinde koşadursun, dans eden organsız bedenler kendi başlarına varoluyorlar.

V.

Bedenlerden söz açılmışken, bu bedenlerin birer değişken duygulanımsal güce sahip olduklarını da söylemeliyiz. Gündelik yaşamda, karşılaşılan şeyler bu bedenler üzerinde duygulanımsal lekeler bırakırlar. Neşe, keder olarak genel anlamda özetlenecek bu zengin duygulanımlar, bizlerin aktif ve pasif durumları üzerinde de belirleyici olmakta. Spinoza’nın ifadesiyle despotlar ve rahipler her zaman için kederli insanlara ihtiyaç duyar ki, kolayca tahakküm kurabilsin. Ve bir devlet ve kurumlarının, egemenlik altında tuttuğu insanların korkuları ve umutları olmadan çok fazla varlığını devam ettiremeyeceği gerçeği. Vahşi bedenler bu gerçeğin farkına varıp, artık kendi güçlerini aşan bir tanrıya, bir insana, bir devlete itaat etmeyi bıraktıklarında özgürleşebilirler. Punk hareketinin ana ilkesi olan Do It Yourself (Kendin Yap) etiği de burada anlam kazanır. Bir tür saf çığlık olan gürültü müzikte atonal olarak kullanıldığında benzer bir direniş tarzı yaratır.

VI.

Bu duygulanımsal skala da korku devleti, cesaret ise özgür bedeni imlemekte biraz da. Nietzscheci etiğe dönersek, kendi yaşamında sanatsal bir tarz yaratmak ancak cesaret ve risk almakla mümkün görünmekte. Mallarmé’nin Bir Zar Atımı şiirinde olduğu gibi, belirsizliği sevmek ve kendi şansını olumlamak. Sınır ihlali, kaosun atları ve belirsizlik ufku, bedenleri yeni teknolojik denetim sistemleriyle disiplin altına sokmaya çalışan otoriteleri şaşırtıyor ve korkutuyor. Çöl ve Okyanusun bilge göçebe gölgeleri bir türlü ele avuca sığmak istemiyorlar.
Anonim bir isimsizlikte ve yüzü olmayan bir boşlukta egemen iktidarlara korku salmaya devam ediyorlar. Bir de göçebelik ile gezinti arasındaki farkı vurgulamakta fayda var.
Tıpkı Beckett’in Murphy romanında kendini çırılçıplak koltuğa bağlayan karakter gibi. Hiçbir yere seyahat etmeden de yersiz yurtsuzlaşılır, yeğinlik bölgeleri oluşturulur.

“… Göçebe illa hareket eden biri değildir: oldukları yerde yolculuk edenler vardır, yeğinlik yolculukları. Tarihsel olarak bile göçebeler, göçmenler gibi yer değiştirenler değil, tersine hareket etmeyenler, aynı yerde kalarak kodlardan kurtulmak için göçebeleşenlerdir.”
( Deleuze, 2009: 402)

VII.

İktidardan ve onun baskıcı kurumlarından özgürleşmeyi, biraz da aktif bedenlerin gücünü aşan birimlerin belirleyemeyeceği zamanlar ve mekânlar kurmakla da ilişkili olarak düşünebiliriz. Burada sanatsal yaratımların alanı oldukça önem kazanıyor. Bu alan herhangi bir yer olabilir, bir vapur, bir park ve hatta kendi odanız bile. Post-modern iktidarların bir ayartması da zaten kişinin elindeki özgür mekânları denetim altında tutmaktır. Ve kişinin hiçbir yerde kendini evinde hissetmemesi duygu yaratılarak, okul-hastane-kışla vesaire kurumsal alanlarda uysallaştırılmasıdır. Bu baskıcı ve görünmez bir şiddet uygulayan kurumların içinden bir direniş estetiği de yaratılabilir. Rudi Dutschke’nin deyimiyle kurumların içinden uzun bir yürüyüş yapmak. Bunları tamamen olumlayarak, onların vahşi bedeni hiçleştiren uygulamalarını aşan daha yoğun bir arzuyu besleyerek, tepkici bir pasiflik verine aktif bir yaratıcıkla, bir otonom alan oluşturulabilinir. Buna örnek olarak Hakim Bey’in Geçici Otonom Bölgeler kitabında şöyle bir fragmanı bulunmakta:
“… Yeni otonomi, sadece kontrolün ötesinde değil, ayrıca tanımın ötesinde, köleleştirme edimi olarak bakışın ve adlandırmanın ötesinde, devlet anlayışının ötesinde, devletin görme yeteneğinin ötesinde de var olmaktadır.” (2002: 77)

VIII.
Direniş ve iktidarlar arasındaki diyalektik olmayan ilişkiyi kavradığımızda, şöyle bir tehlike de ortaya çıkmakta. Özelikle böyle minör diyebileceğimiz siyasal düzenlemelerde katılaşma, kendine dönüp cemaatleşme tehlikesi de açığa çıkmakta. Bu tehlikelere karşı, oluş ve kaçış çizgilerini takip edip, sürekli yaratımlardan yana azınlık kalmak, belki de alınabilecek en aktif tavır olur. Deleuze’ün de bir yerde çok güzel belirttiği gibi: “kaçın ama kaçarken bir de silah kapın”. Sürekli olarak bizi, düz bir çizgiyi takip etmeye zorlayan görünmez iktidar şiddetine karşılık, kendi içkinlik bölgelerimizde kıvrımlar oluşturarak zenginleşebiliriz. Bu anlamda Hardt ve Negri’nin Çokluk kitaplarında belirttikleri gibi, kendimize dönüp, kendi tekil yeteneklerimizi keşfettiğimizde ve diğer tekilliklerle ortak bir paydada bir araya gelmeyi başardığımızda, çokluk neşeli bir direniş odağına dönüştürülür.

“ Çokluğun pratikte sağladığı model uyarınca, mücadelede diğerleriyle kurduğumuz iletişim ve işbirliği bizim tekillik ifademizi azaltmazken daha fazla ortak alışkanlık, pratik, davranış ve arzu oluşur, kısacası ortak payda küresel olarak harekete geçer ve yayılır.” ( Hardt ve Negri, 2004: 235)

IX.

Tek bir gölge güç kazanıp göçebeleştiğinde, arkasında iz bırakmadan başka bir gölgeye yerini bırakacaktır. Ve sonsuzluk karşısında kendi minör politikasını uygulayacaktır. Sanırım başka da bir şansı yoktur. Bu durum biraz da kaosu andırmaktadır. Deleuze ve Guattari Felsefe Nedir? de kavramlarının yaratımını kaosa bir düzen vermek olarak açıklarlar.
Ve bu kaosu tıpkı gölgelerde olduğu gibi şöyle izah ederler:

“Gerçekten de, kaosu belirleyen şey, belirleyicilerin yokluğundan çok, bu belirleyicilerin başlayıp yokoldukları sonsuz hızdır: bu, birinden diğerine giden bir devinim değil, tersine iki belirleyici arasındaki bir bağlantının imkansızlığıdır, zira biri öteki ortadan kaybolmadan belirmez, ve de öteki başlangıç halinde kaybolduğu zaman biri yokolma halinde belirir.” (2004: 45)

Gölgeler aramıza hoş geldiniz ve iyi ki kayıp gittiniz.

Notlar:

* Çev. Can Alkor, Dokuzuncu Ağıt.

Gilles, Deleuze (2009) Issız Ada Ve Diğer Metinler: Metinler ve Söyleşiler 1953-1974, Yayına Hazırlayan David Lapoujade, Çev, Ferhat Taylan, İstanbul: Bağlam Yayıncılık

Gilles, Deleuze ve Félix, Guattari (2004) Felsefe Nedir? çev, Turhan Ilgaz, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Hakim Bey ( 2002) T.A.Z: Geçici Otonom Bölgeler, çev, Rahmi G. Öğdül, İstanbul: Stüdyo İmge.

Hardt, Michael ve Antonio, Negri (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş Ve Demokrasi, çev, Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Perez, Rolando (2008) An(arşi) ve Şizoanaliz, çev, Şervan Adar Avşar, İstanbul: Versus Kitap.

Written by Mehmet Oruç

Images:
Gölgeler / Shadows, Rızgar Bindak

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: