Fluxus

File:Gmaciunas-manifesto.jpg

Evden çıktı. Artık evi yoktu, sadece bir sırt çantası. Budala gibi hissediyordu kendini. Prens Mişkin mi demeli? Sokakta her zamanki telaş, hiç sevmezdi.  Issız bir yer biliyordu. Niyeti oraya kapağı atmaktı. Biraz vaktini almıştı bu yere varmak. Ağaçlarla kaplı ormanlık bir alandı. Ağaç dallarını ve bulutları seyretti biraz. Sonra, yüzünü toprağa dayayıp bütün bir yeryüzünü düşündü, tıpkı bir zamanlar Karanlık Thomas’ın yaptığı gibi. Bunun Stalker’dan bir sahneyi andırdığını da söyleyebiliriz.

Beyninin kıvrımlarında bir fluxus kaynaşması yaşanıyordu.  Mariana Trench’deki bir balığın pulcukları aklına takıldı. Fok balıklarının dünyasında yaşamak nasıl olurdu acaba? Kredi kartı, metro ve gökdelenler gelecek bir kurguda gecekondulardaki yeryüzü insanlarına pay edilecek miydi acaba? İnsan olmak neydi? Sanırım Heidegger teknolojinin bu denli hızlanmasını ve şehir hayatının yabancılaşmasını sezmişti. Hem özgün bir varoluş (dasein), hem de diğer sıradan var olanlarla bir aradalık, dünya içinde olmanın yazgısıydı. Dasein olmaya, yeryüzü şiirini dinlemeye kendi varlığımızı açtığımız sürece yakınlaşıyorduk.  Bir taş olarak da yeryüzünde yaşayabileceği ihtimali O’nu hep heyecanlandırmıştı.

Yine de bir olgu olan zati Dasein’ın “olgusallığı”, bir taşın olgusal olarak vukubulmasından ontolojik olarak farklıdır.” (I)

Yıl 1955. New York City’den San Francisco’ya giden bir trendeydi.  Ya da Antartika’ya giden bir gemide. Yanında Jack Kerouac bir şeyler anlatıyordu. Ama bu defa Tibetçe konuşuyordu sanki. İçimden hiç de anlamak gelmiyordu hani. Böylesi daha hoştu.  Sanki aynı sözcükler ağzından çıkıyor, sonra biraz uzaklaşıp tekrar geri dönüyor gibiydi. Sözcükler büyüsünü yitirmişti biraz. Kerouac artık etkileyemiyordu beni. Dharma serserisi Kerouac ölmüştü o anda. Tren tüm acımasızlığıyla batıya doğru devam ediyordu. Ya da gemi her neyse. Güneş de pencereden içeri sızmayı başarmıştı.  Mezarlıklarda, hava alanlarında, istasyonlarda ya da stadyumlarda anonim kalabalıklardan biri olmak nasıl bir duygu diye içinden geçirdi? Bir kaplumbağa tıkırtısı işitti. Bu defa yüzünü topraktan kaldırıp gökyüzüne dikti. Nazilere esir düşmüş bir Yahudi olsaydı hayatında neler değişirdi kim bilir? Kaplumbağa ağır ağır uzaklaşıyordu, çalılıklara doğru. Nesneleri böyle harekete geçiren gücün gizini hiçbir zaman çözememişti. Her devinimin ardında bir devlet olduğunu düşünmeye koyuldu.

Nedir peki bu devlet denilen şey? Diye soruyordum kendi kendime. Dokularıma kadar içimde, her eylemimde hissediyorum onu.” (II)

Elinde kamerasıyla Nijerya’daki bir militan grupla bir süre vakit geçirmek, sonra da Meinhof’ların grubuna katılmak istedi, bir an. Zapatista’ları es geçmişti şimdilik. Buralarda devlete rastlamamak güzel bir duyguydu. Hep daha yoğun bir yaşama arzu duyduğu için, ölümü hiç mi hiç iplemiyordu. Yıkıntılar arasında herhangi bir duvar saati. Kaplumbağa tıkırtılarını buna benzetmişti.  Zaman yaşayan varlıklar için geçerliydi bir tek. Peki ya doğa. Rüzgârların ve mevsimlerin zamanı diyebilir miyiz doğa için? Yüzyıllık bir ağaç için zamanın ne anlamı olabilirdi? Ve ya kayalıkların arasından biten otlar için? İnsanları harekete geçiren Devlet, doğayı da harekete geçirebilir miydi?

 

**

Ayağa kalktı, yürümeye başladı. Yürürken kendi varlığını duyumsayabiliyordu. Giacometti’nin yürüyen adam heykelini anımsadı. Ayaklarının altında bir yeryüzünün olması düşüncesi O’nu heyecanlandırmıştı. Şimdiye dek hiç gidilmemiş yerlere gitmek istiyordu. Kimsenin gitmeye cesaret edemediği yerlere.

Ben saçmaydım; keçi ayağıyla insan gibi yürüyebildiğim için değil, düzgün anatomim ve eksiksiz adalelerimle normal yürüyebildiğim için; bu yürüyüş yine de saçmaydı ve normal oldukça da gitgide saçma oluyordu.” (III)

Gökyüzünde bulutlar aslıydı, yağmur yağabilirdi. Bir gece ormanda uyuduğu bir anı anımsadı birden. Sıkıntıdan uyuyamamıştı. Sabaha kadar yollarda yıldızları sayarak esrik bir biçimde dolaşmıştı. Evreni ve kaosu düşünmüştü. Şarap içmişti. Domuzların çıtırtılar çıkardığı ıssız dağ yollarında tek başına ıslıkla bir şeyler mırıldanmıştı. Huzursuzdu. Her şeyin nasıl oluyor da bu kadar normal olabildiğini anlayamıyordu. Kendini bu yüzden ruhsal olarak punkçılara yakın hissediyordu. Bazen çok öfkeye kapılıyordu, her şeyi yakıp yıkmak geliyordu içinden, anlatılamaz bir şiddet duygusu. O zamanlar bir hayvan oluşa giriyordu sanki. Kısa bir anlığınaydı bütün bunlar. Gelip geçici şeyleri ve buna rağmen sürekli olabilen şeyleri seviyordu galiba.  Sonra kuyruklu yıldız olmak istiyordu. Nerden çıktı şimdi bu kuyruklu yıldız.

Bir kuyruklu yıldız olmak ister miydim? Evet. Çünkü onlar kuşların hızına sahiptirler, ışık olarak ilerler ve çocuklar gibi saftırlar” ( IV)

Sözcüklerin uyguladığı şiddetten hoşlanmıyordu. Sözcükler O’nu bir yere bağlıyordu ve bir şekilde belirliyordu.  Şiddet ve belirlenim içersinde tuhaf bir ilişkisi vardı sözcüklerle.  Onlarsız da yapamıyordu, bir yandan. Sözcükler yaşamının bir parçasıydı.

“ Sadece sözcüklerle ilişki içinde neşeli hissediyordu kendisini”. (V)

Göz de biraz öyleydi. Görünmezi belki de sadece sezebilirdik. Hava kararmaya, yağmur da hafiften yağmaya başlıyordu.  Eve vardı. Masanın üzerinde Blanchot’un kitapları vardı. Koltuğa oturup düşünmeye başladı.

Oradaydı, hafifçe geri çekilmiş, çok az konuşuyordu, çok gariban ve çok sıradan sözcükler kullanıyordu; sıkıcı bir hareketsizlikle neredeyse gömülmüştü koltuğa, kollarının ucundan sarkan, iri elleri yorgundu.”  (VI)

Yarın pazartesiydi. Yapacak hiçbir işi yoktu. Aylaklık çok yormaya başlamıştı O’nu. Kerouac’ın ölüsüyle ne yapacaktı? Kaplumbağa kim bilir nerelere gitmişti? Eli kamerasına uzandı. Açıp görüntüleri izlemeye koyuldu. Dayanamayıp sildi hepsini.  Pencereden şehre baktı. Caddenin ışıkları yanıyordu. Bir banliyö treni tüm hızıyla camları tıngırdattı. Yağmur lekeleri camdan aşağı akıyordu. Bir ıslık tutturdu yine.

Notlar

(I) Heidegger, Martin (2008) Varlık ve Zaman, Çev, Kaan H. Ökten, s. 58, İstanbul: Agora Kitaplığı.

(II) Blanchot, Maurice ( 2008) Yüceler Yücesi, Çev, İsmail Yerguz, s. 33, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(III) Blanchot, Maurice (2007) Karanlık Thomas, Çev, Sosi Dolanoğlu, s. 80, İstanbul: Metis Yayınları.

(IV) Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, Çev, Sündüz Öztürk Kasar, s. 265, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları. Dizeler Hölderlin’in şiirlerinden birine ait.

(V) Blanchot, Maurice (2008) Son İnsan, Çev, İsmail Yerguz, s. 126, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

(VI) a.g.y., 13

Written by: Mehmet Oruç

Underground Poetix 10 – 2011.

Image I : Fluxus Manifesto, 1963, by George Maciunas

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: