Ölüm Düşüncesi

 
 

 

 I. Ölüm ve Neşe

Şu ölüler nereye gidiyordu?  Sonsuz ve dipsiz uykular ülkesine diyebilir miyiz? Peki ya bir ülkesi olmadan ölenler nereye gömülüyordu? Paris’te otel odasında bir Jean Genet, İspanya sınırında bir Benjamin, apartman boşluğunda bir Deleuze.. Hayaletlerini bırakıp gittiler. İsimsiz kim bilir daha ne kadar çok kişi vardı böyle. Tımarhanede ya da bir şekilde hasta yataklarında kapatılarak ölenler Artaud, Nietzsche, Van Gogh..

Derrida’nın deyişiyle cenazesi kaldırılamayan ölüler. Artık bu ölülerle birlikte yaşıyoruz, her gün onlarla sohbet edebiliriz, böyle bir şansı var modern insanın. Sözcükler giderek hayatın kendisi olmaya başlıyor. Sözcük-imajlar tekil bir zihinden tüm bir evrenin zihnine dek yayılabiliyor. Leibniz’in monadları gibi. Auschwitz-Birkenau’da adını, yüzünü bilmediğimiz milyonlarca insanın ölümü hakkında sözcükler yine de yaşamdan yana. Paul Celan’ın kendisi de böylesi kamplarda yaşamış ve ölüm fügü şiirini (Todesfuge) yazabilmiştir. Delilik, ölüm korkusu, yalnızlığa karşın yaşama sevgisi hep daha derin. İnsan olarak yeryüzünde bulunmanın acısı büyüktür, ama neşesi acısından daha büyüktür. Zerdüşt’de geçen bir şiir de bunu anlatır:

“Bir!
Ey İnsan Kulak ver!
İki!
Derin gece yarısı ne söyler?
Üç!
‘ Uyudum, uyudum–
Dört!
‘Uyandım derin rüyalardan:–
Beş!
‘Derindir dünya,
Altı!
‘Daha derindir, gündüzün düşündüğünden.
Yedi!
‘Derindir acısı–,
Sekiz!
‘Haz—daha derindir yürek acısından:
Dokuz!
‘Acı söyler ki: Git ve bit!
On!
‘Oysa tüm hazların istediği, bengilik–,
On bir!
‘–Derin mi derin bengilik!
On iki!” ( Nietzsche, 2006: 259-260)

II.

 

Aslında ölüler hiçbir yere gitmiyordu, hiçbir şey hiçbir yere gitmiyordu.

III. Yazı

Bu yaşam neşesini, bu çocuk oluşu, bu hafifliği ve dansı nasıl keşfedebiliriz gündelik yaşamlarımızda? Sonsuz olana biraz da böyle oluşlara kendi varlığımızı açık kılarak ulaşabiliriz. Geçip giden sıradan bir varoluşa karşılık, şiirsel sürenin akışkan sonsuzluğu böylece sezinlenebilir. Herhangi bir şeyle karşılaşmada, bütün zamanlar bir arada yaşanabilir. Yeter ki böylesi karşılaşmaları örgütleyebilelim. Kendi Ben’imizi unutarak da biricik tekil farkımızı yaşayabiliriz. Sanırım bunun için önce kendi cemaatimize ihanet etmemiz gerekiyor. Bir tür çifte sadakatsizlik de diyebiliriz. Hem ölmüş tanrıya karşı, hem de ölmüş insana karşı. Bu biraz da şairlere özgü bir yaşam tarzını gerektirmekte.

Bugün ozan, tanrılar ve insanlar arasında ve onların ve onların aracıları olarak kalmamalıdır, ancak onun çifte sadakatsizlik arasında durması, tanrının, insanın bu çifte dönüşünün, kendisi aracılığıyla bir kopukluğun, bundan böyle iki dünya arasındaki temel ilişkiyi oluşturması gereken bir boşluğun açıldığı bu çifte ve karşılıklı devinimin kesişme noktasında bulunması gerekir.” (Blanchot, 1993: 263)

Tanrının ve insanın ölümünün yükünü taşımak başlarda oldukça zor gelebilir. Varlık bunu sorgularken, bir tür nihilizme dek savrulabilir. Biraz da yazmak eylemi bu acıyı hafifletiyor sanki. Biraz nefes alabileceğimiz, biraz da ölümü erteleyebileceğimiz bir uzam yaratıyor. Bu yazınsal deneyime bir tür boşluk anı da diyebiliriz. Bu boşlukta varlık oluşlara girebiliyor, göçebe düşünceyi yakalayabiliyor.

“.. Kutsallık, kutsallığın oluşturduğu parçalanmanın derinliği orada, evrenleri ayıran bu boş ve dokunulamamış yerdedir.” ( 263)

Nereye gideceği kestirilemeyen bir akışkan yazı, Deleuze ve Guattari’nin deyimiyle kendi dilini kekemeleştirerek, bir tür yabancı oluşa girerek yaratılabilir. (2008: 38-39) Bu şizo-yazı, biraz da sözcüklerin ete kemiğe büründürülüp dirimsellik kazanması anlamına gelmektedir. Devlet söylemine karşılık, göçebelerin bir çığlığı andıran bedensel sözleri gibi. Ancak, sözcüklerden bize doğru bütün bir yaşam eksik olarak akar. Yaşam kendi kaosunda sözcükleri yutar, hep artar durur. Bir boşluk kalır geriye. Yazı, bu boşluğa gizlenir. Yazının boşluğunda ölüm kendi yüzünü arar.

yazının ortasında, ‘ölümün yüzünün açacağı’ boş bir alan, bir sessizlik alanı, oluş-t u r m a k …” ( Başaran, 1993: 99)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Başaran, Melih (1993) Ve Niçin (yine) Felsefe… Yapıçözümler, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Blanchot, Maurice (1993) Yazınsal Uzam, çev, Sündüz Öztürk Kasar, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Deleuze, Gilles ve Guattari, Félix (2008) Kafka: Minör Bir Edebiyat İçin, çev, Özgür Uçkan- Işık Ergüden, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (2006) Böyle Söyledi Zerdüşt: Herkes İçin ve Hiç Kimse İçin Bir Kitap, çev, Mustafa Tüzel, İstanbul: İthaki Yayınları.

İmaj:  Jane Frank – “April Screen”

Reklamlar
  1. No trackbacks yet.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Reklamlar
%d blogcu bunu beğendi: