12 Kızgın Adam (12 Angry Men) Üzerine

12 Kızgın Adam (1957) sinema aracılığıyla adalet üzerine sarsıcı bir düşünüm. Babasını öldürdüğü iddia edilen on sekiz yaşındaki bir gencin mahkemesine katılan on iki adamın, bir jüri odasında geçen birkaç saatini konu ediniyor film. Sidney Lumet yönetmenliğini yapmış, Reginald Rose senaryosunu yazmış ve Henry Fonda ile Reginald Rose yapımcılığını üstlenmişler. Üç dalda Oscar’a aday gösterilse de Oscar’ı ne yazık ki alamamış, ama gönüllerin Oscar’ını kazanmış bir film. Bana öyle geldi ki, edebiyatta Güney Gotiği ne ise, sinemada da bu film biraz öyle. Elbette doğrudan film ile Güney Gotiği arasında bağlantı kuramayız; ancak bir yanıyla Öteki’yi tartışmaya açtığı için öyle söylemek çok da yadırgatıcı olmaz. Geçenlerde bir kez daha Bülbülü Öldürmek’i (To Kill a Mockingbird,1962) izledim. Orada da haksızca yargılanarak suçlu olduğu ilan edilen genç zencinin mahkemesi, bu film de bir kez daha görülüyordu aslında: Jüri mahkeme salonuna döndüğünde adamın suçsuzluğu ayan beyan ortada olduğu halde, bu adam suçludur diyebiliyordu. Bu yanıyla Amerika’daki adalet sistemini ve jürili yargılamayı tartışan film, adalet dolayımıyla Nietzsche’ci anlamda sağlık üzerine oldukça sarsıcı bir refleksiyon gerçekleştiriyor. 12 Angry Man, bu yüzden bir klasik. Adaletin nasıl tecelli ettiğini, ahlakı, hukuku ve vicdanı bir jüri odasında geçen birkaç saatle bizlere kadar yayarak bir yeğinlik yaratıyor. Böylece toplumun ne olduğuna dair bir tartışma sunuyor. Toplum diye öğrendiğimiz nedir? Nasıl toplum olunur ve en delicesi ve en çarpanı şu ki toplum kimlerinden vazgeçer kolayca? Toplum kimlerini göz ardı eder? Kimlerini kurban eder varlığına, birliğine, ululuğuna? Toplumun karar vericileri kimlerdir ve ne adına böyle yaparlar? Toplumun ölmesi için seçtikleri kimlerdir, Sartre soruyordu galiba, işte bu soruyla karşılaşırız içten içe bu filmde.

Sinemasal olarak filmin ilginç yanını bütün filmin nerdeyse bir jüri odasında geçmesi oluşturuyor diyebiliriz mekân kullanımı açısından. Oyunculukların doyuruculuğu, konunun cazibesi, sanığın suçlu olup olmadığına ilişkin filmin ilerleyen zamanlarında yavaş yavaş açığa çıkan akledişler, hem izleyicinin nabzını yakalıyor hem de film akıcılığından hiçbir şey kaybetmiyor.

Bu film, en nihayetinde iş güç sahibi, belli bir yaşam standardını yakalamış 12 erkekten müteşekkil, babasını öldürmekle suçlanan kenar mahalleli 18’inde bir gencin özgürlüğü üzerine ya da ölmesine karar vermek üzere toplanmış bir jürinin karar veriş sürecine tanıklığa çağırır. İtin biri işte gebertin gitsin diyecek miyiz, demeyecek miyiz? Var olan deliller ışığında işte buna karar verilecektir.

Ne var ki odaya doluşan üyelerin 11’i kararlarını çoktan vermiştir: Sanık suçlu, azılı bir katildir. Mahkemede, avukatların ve şahitlerin dinlenmesi esnasında çoktan ikna olmuşlardır, sanığın suçlu olduğuna ve görev icabı jüri odasında bu kararlarını bir kez daha onayıp olabildiğince çabuk işlerine güçlerine, akşam için yaptıkları planlarını gerçekleştirmek üzere gündelik hayatlarına dönmek derdindedirler. Sanık kenar mahalleli, annesi olmayan, babasından şiddet gören ve daha evvel ıslah evine girmiş bir gençtir. Dolayısıyla kenar mahallede büyümüş, yoksul, iyi eğitim almamış, işsiz güçsüz bir delikanlının katil olmasında şaşırtıcı hiçbir yan yoktur; çünkü başka bir şey olması da beklenmez zaten ondan. Nitekim jüri üyelerinden bir tanesinin çığlığa dönüşen sözleri, bu duruma ilişkin hissiyatı bütün açıklığıyla ortaya koyar:

Bu insanların nasıl yalan söylediğini bilirsiniz. Yalan onlarla beraber doğar… Dürüstlüğün ne olduğunu bilmezler. Ayrıca birini öldürmek için bir sebebe ihtiyaçları yoktur. Hayır efendim sarhoş olurlar. Hepside içki içerler… Sonra da bam, birisi yerde yatıyor. Onları suçlamıyorum. Bu onların doğal hali. Ne demek istediğimi anlıyor musunuz? Şiddet… İnsan hayatı onlara göre bizim düşündüğümüz kadar önemli değildir. Durmadan ürüyorlar ve kavga ediyorlar. Eğer birisi öldürülürse, öldürülse bile, hiç umursamazlar. Elbette içlerinde iyiler de çıkar. Bunu ilk savunacaklardan biri benim. İçlerinden iyi iki tanesi ile tanışmıştım ama onlar istisnaydı. Çoğu sanki duyguları yokmuş gibidir. Her şeyi yapabilirler… Çocuk yalan söylüyor. Ben anlıyorum. Onları çok iyi tanırım. Beni tanıyan… Onlar hiçbir işe yaramaz. Bu davadaki çocuk… Bu tür.. Onları tanımıyor musunuz? Burada büyük bir tehlike var. Bu insanlar tehlikeli. Onlar vahşi”.

İşte bu ruh hali, yani kenar mahalleliye yönelik sınıfsal önyargıların sanığın suçluluğunu kendileri için haklılaştırdığı durum başlangıçta neredeyse sanığı suçlu bulan 11 kişi içinde yaygın bir ruh hali gibidir. Sanığın suçlu olduğunu düşünen bu 11 kişiden bazıları, sanığın suçluluğunun olayı gören şahitlerin ifadeleri ile desteklendiğini de iddia ederler. Ortada şahitler vardır: Alt katta oturan yaşlı adam ve cinayetin işlendiğini arada bir tren yolu ve epeyce bir mesafe olmasına rağmen bütün açıklığıyla gördüğünü söyleyen orta yaşlı bir kadın. Jürideki 11 kişi cinayeti çocuğun işlediğinden o kadar emindirler ki sanığın suçluluğu üzerine yeniden düşünmeyi gerektirecek bir durum yoktur. İşte sanık gencin suçlu olduğunu düşünen bu 11 adam daha mahkeme salonunda iken sanığın suçlu olduğuna ikna olmuşlardır ve sadece görev icabı jüri odasına doluşmuşlardır. İşte bu yüzden, adeta bir şirketin dinlenme odasında ya da hasbelkader bir bekleme odasında bir araya gelmişler gibi orada gündelik hayatlarından söz etmeye başlarlar, sakız ikram eder bir tanesi, bir tanesi akşam gideceği maçtan, birisi işinden gücünden söz eder sanki verecekleri kararla birisi ölmeyecekmiş; üstelik hayata yeni başlamış bir gencin bu kararla ölecek olmasının hiçbir ağırlığı yokmuş gibi. Belki de o ağırlığı bu yollarla def etmeye çalışıyorlardır ama hiç sanmıyorum, o durumun psikolojisi daha başka olurdu zannımca. Ne yazık ki hukuk üzerine tartışabilecek bilgim yok ancak ve sadece insan olmanın sorumluluğuna dair bazı duyguları yüzüme doğru çarptığı için şiddetle sarsıyor bu film beni, çünkü bazı insanların hayatının neden çok ucuz olduğunu bütün saydamlığıyla ortaya koyuyor. Hiçlik bu değilse nedir, diyesim geliyor? Böyle söylemekle bir şey söylemiş oluyor muyum peki, bu soruyu kendime sormaya devam ediyor olduğumu söyleyebilirim ancak.

İşte bu yavşaklığın ortasında bir kişinin, bu 11 kişinin kendinden menkul haklılığına itirazı ortama gölge düşürür. Ona göre sanık gencin suçlu olduğuna dair yeterince sağlam kanıtlar yoktur. Bir kere avukatı sanığını yeterince iyi savunmamıştır. Zira devletin atadığı dolayısıyla avukat için mecburi bir görevden öteye gitmeyen, üstelik ucunda bir ün ya da yeterince para falan da vaat etmeyen bir davadır bu. Böylece sanığı yeterince iyi savunmamıştır, sanığın suçlandığı durumlara ilişkin yeterince düşünmemiştir, çaba sarf etmemiştir. Jüri numarası 8 olan ve sanığın suçluluğundan şüphe duyan bu adam (Henry Fonda) filmin ilerleyen aşamalarında sanığın neden suçlu olduğuna ikna olamadığını itirazlarıyla teker teker gösterir. O itirazların her bir aşamasında, orada bulunan bir tipin karakterinin açığa çıktığını görürüz. Sonuçta bir aklediş ve aydınlanma ile tamamlanan bu anlarda yaşanan tartışmalar tiplerin hayatla kurdukları ilişkinin niteliğini gösteriri izleyiciye. İzleyici de bu sırada kendisinin hayatla kurduğu bağa ilişkin düşünüyordur muhtemelen.

Nitekim o odada 12 ayrı tip vardır: 11 uzlaşmış adamın arasında bir yabancı olarak 8 numara, göçmen bir saat tamircisi, bir ırkçı, tıpkı sanık sandalyesinde oturmuş o genç gibi kenar mahallede büyümüş ama bunu unutmaya çabalayan ama bunu bir eziklik olarak yaşadığı için ezikliğini içselleştirmiş bir ezik, çoğunluğa uymayı yeğleyen ve aslında içinde bulunduğu durumu hiç de umursamayan umursamaz, kitle kuyrukçusu pazarlamacı bir tip, kimliğini erkeğin güçlü olması ve kavgadan kaçmaması gerektiği üzerine kurmuş; ama bu inancını oğluna dayatmaya kalkınca araları bozulmuş kırgınlığını kendine bile itiraf etmeyen delikanlı bir baba, karar almanın patronların işi olduğunu dolayısıyla 11 kişinin uzlaştığı bir duruma itiraz etmenin herkesi kızdıracağını düşünen ve irdeleme yapmanın bir işçi olarak işi olmadığına inanmış bir işçi, onca kişiye itiraz edebilmenin bir cesaret işi olduğunu ve buna saygı duyulması gerektiğine inanan yaşlı bir üye, diğerlerinin sözlerini önemsemediği ve ikide bir susmasını, konuyu uzatmaması gerektiği söylenen pasif bir tip.

Jüri üyeleri olarak bu on iki adam ne birbirlerini tanırlar ne de sanığı tanırlar. Bambaşka hayatlardan, başka başka meslek gruplarından çağrılarak gelmişler. İsimlerini bile bilmezler birbirlerinin. Böylece önyargılar, kitle psikolojisi, insan olmanın sorumluluğu, yaşam tezahürleri gibi temalar üzerinden okunabilecek bir film çıkıyor ortaya.

Written by Saliha Yazgaç

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: