Sınırlanmış Mekân / Tsai Ming –Liang ile Söyleşi

 

by Nanouk Leopold *

Bu söyleşi asıl olarak 2 mart 2002’de Skrien dergisinde yayımlandı, burada yayınlanmasına nazikçe izin verdiğinden editöre teşekkürler.


Tsai Ming Liang’ın bir çok filminde baş aktör olan Lee Kang-Sheng, bilinen haliyle Hsiao- Kang, ‘Orada Saat Kaç ?’ (What Time is it There? ) filminde kol saatleri satan sokak satıcısı rolünde oynuyor. Babası henüz ölmüş ve annesi O’nun ruhunu güvenli bir şekilde, geri getirmek için takıntılı bir şekilde dua ediyor. Hsiao-Kang oturma odasındaki kocaman balık için hamam böceklerini beslediğinde, annesi hamam böceklerinin kocasının reenkarnasyonu olabileceğinden kaygılanıyor. Babasının ruhu herhangi bir nesne ya da yaşayan bir varlık – balkondaki bitki, balık ya da kol saati sattığı, Paris’e gitmek için ayrılan genç kız -olarak dönebilir. Hsiao-Kang karanlıktan korkuyor. Gece, tuvalete gitmeye cesaret edemiyor. Anne ve oğul her biri, babanın ani ölümünün ardından kendi yolunu buluyor. Ve artık birbirlerine ne yardımcı olabiliyorlar ne de biri diğerinin hayatta kalma taktiğini anlayabiliyor, gittikçe birbirlerine yabancılaşıyorlar.

NL

Nanouk Leopold: Filmin başında, birinin video mağazasında Yu Ming’in, Lin Dai’ın ve Grace Chang’in filmlerini sorduğu bir sahne var. Ne tarz filmler bunlar?

Tsai Ming-Liang: Bunlar, 50’lerin, 60’ların ve bazıları 70’lerin filmleri. Benim çocukluğumda, Yu Ming, Lin Dai ve Grace Chang Hong Kong filmlerinin büyük yıldızlarıydılar. The Hole filmimde Grace Chang’ın bazı şarkılarını kullandım. Bu filmlerin videolarını tekrar izleyebilirim diye sürekli araştırıyorum. Onlara baktığımda daima şunu düşünürüm: Onlar sahiden gittiler, bu dünyada uzun süredir yoklar, o günlerdeki gibi yıldızlar kalmadı. Ve sonra şunu düşünürüm: Eğer bu filmleri bu kadar seviyorsam, günümüzde değil de, yanlış zamanda yaşıyorum demektir.

NL**: Bir yerlerde okudum: Birçok defa sinemaya büyük babanızla gitmişsiniz. Onunla beraber bu filmleri mi izlemeye gittiniz?

TML: Başka filmler arasında. Fakat çoğunlukla Güney Çin filmlerini görmeye gidiyorduk. Dram dönemi, sözgelimi, imparator hanedanlıkları hakkındaki filmler. Ya da modası geçmiş dövüş filmleri, Filipin’lilerin oldukça ilginç filmleri ve bazen bir Amerikan filmi. Gerçekte büyük babam bu filmlerin hiç birine gitmiyordu, ben gidiyordum.

NL: François Truffaut’un büyük bir hayranısınız. Orada saat kaç? filminde Jean-Pierre Léaud’un kendisini oynadığı bir bölüm var. Bir Truffaut filmini ilk defa ne zaman gördünüz?

TML: Henüz Tayvan’da bir öğrenci olduğum zamanlarda olmalı. Bu tarz birçok filmin olduğu bir film arşivi vardı. Ancak ilk kez bir Truffaut filmini oldukça eski bir sinema’da izlemiştim. Isabelle Adjani’ın olduğu bir film. Aşkını arayan bir kadını canlandırıyordu, bir ordu subayı, bunu biliyor musunuz? (L’Histoire de Adele H, 1975)

Bu film, beni oldukça etkilemişti. Ve daha sonra Truffaut’un ulaştığım diğer filmlerine gittim.

NL: Filmlerinize baktığımda, bir yönetmen olarak Truffaut’dan çok Bresson ile benzerlikler taşıdığınızı düşünüyorum.

TML: Bresson’u çok seviyorum, fakat Truffaut benim için farklı. Truffaut kendi dünyasını tekrar tekrar film yaparak yarattı. O her zaman, filmlerinde yoluna koyacağı aynı kaygılara sahip. Ve ben bunu çok beğeniyorum.

Biçimsel tarz olarak filmlerim birazcık Bresson’unkilere benzeyebilir. Oyuncularına karşı olan tavrına değer veriyorum.

NL: Bu tarz filmler arasında, sizin çizginizi değiştirdiğini düşündüğünüz filmler hangileri olabilir?

TML: Yeni Dalga’nın Avrupa filmleri ve ya Yeni Alman Sineması filmleri cidden çok farklı.

Ve bunlar beni oldukça etkiledi. Çocukluğumdaki filmler kadar etkilendim. Ancak Avrupa filmlerinin, sıradan, modern erkekler ve modern hayat hakkında olmasından, bana yakın olduğunu düşünüyorum. Ve ben onların, sahici hayat ile ilgili oldukça gerçekçi oldukları fikrindeyim.

Geriye dönüp baktığımda, bu filmlerin çocukluğumdaki filmlerden daha başka bir anlama sahip olduğunu söyleyebilirim. Fakat zamanında bunun ayırdında değildim. Şimdi, belki de bir filmin gerçekte ne yapabileceğini düşünmede daha yetenekliyim. Geçmişte, bir şekilde bütün filmler aynı görünüyordu. Başka aktris, başka yüz anlamına geliyordu, ama hakkında anlatılan hikâyenin yöntemi aynıydı. Eğer o zaman bu Avrupa filmlerine bakarsan, yönetmenin rolü bu filmlerde daha fazladır. Bunu şu an görebiliyorum. Bu başka tarzda bir film yaratıyor. Şu an üzerinde daha çok bir yönetmen olarak odaklandığım ve filmime yerleştirdiğim fikirlerin, halk üzerinde de bir etkisi olabilmeli.

Şimdi, birde kişisel bir film yapmakla kendime ne verebileceğim üzerinde düşünebilirim.

 

NL: Kendinize ne vereceksiniz?

TML (gülüyor) Bunu söylemek zor. Ancak genellikle kesin bir konu üzerinde, bakış açım değişebiliyor.

Onun ne olduğunu önceden bildiğimden bir şeyi filme çekmiyorum. Filme çekeceğim şey, ilgi duyduğum bir şeydir. Ve film yaparken, bu ilgiyle birlikte yapılacak olan şeylerin bütün çeşitlerini keşfediyorum. Bu yüzden senaryolarım gerçekte hiç bitmiyor. Tesadüfen Orada Saat kaç? doğrudan bitmiş bir senaryo ile çekilmiş ilk filmimdir. Bu filmi yapmak için finansman bulamadığımdan, senaryosu üzerinde çalışmaya oldukça fazla zamanım vardı… (Kıkırdamalar)

NL: Finansman bulamamak nasıl bir şey?

TML: İlgili birkaç Fransız prodüksiyon şirketi var, ancak bütün düşündükleri bir Asya filminin çok ucuz olması … ( kahkahalar)

NL: Son filminizin sözgelimi The Hole’den farkı neydi? Eğer bitmemiş bir senaryoya sahipseniz, bir filme başlatan nedir?

TML: The Hole ile birlikte bitmiş bazı senaryo taslaklarına sahiptim. Ancak seti kurmak için çok güzel bir yer bulduğumuzda, artık senaryoyu hiç kullanmıyorduk. Bütün filmlerim içinden, The Hole gerçekte senaryoyu en az kullandığım filmdir.

NL: Öyleyse karakterleri, zemindeki deliği ve setin kurulduğu yapıyı bütünüyle eski senaryodan mı aldınız?

TML: Üstelik zemindeki delik fikri daha sonra geldi… (!). Diğer filmlerimde birçok farklı mekân kullandım. Bu şu anlama gelir ki, her şeyden önce filminizi nasıl kuracağınızı bilmelisiniz. Setin kurulacağı yeri bulduğumda, biliyorum ki o an için güvendeyim. Bu, ne istiyorsam onu yapmakta özgür olacağım, yalnızca bizim kullandığımız bir yer olmalı. Setin kurulacağı yere benzeri türde yerlerde yaşadım. Ve filmdeki birçok şey, çekim yapılacak yerlere benzer yerlerde yaşadığım deneyimlerle yapıldı.

NL: Senin diğer filmlerinde de görülebilen bir şey, çekim yapılan mekânın, sahnelerin finali için çok önemli olması. Muhtemelen hiç stüdyoda çalışmayacaksın.

TML: Aslında değil! Televizyon için bir kere çocuk programı yaptım ve o da tabi ki bir stüdyoda oldu. Korkunç zordu. Gerçekten bunu yapmak güç bir şey.

NL: Çekim yeri üzerinde çalışırken, bu, gerçekliğin kesin bir biçimine karşılık gelebilen sahici bir mekân mı oluyor? Mekân bir şekilde mise en scène (mizanseni) belirlediği için sahneye hakiki bir karakter mi çıkartıyor?

TML: Bütün mekân hayatın kesin bir biçimini kavrar. Mümkün olduğu kadar mekânları basitleştirmeye ve hayat izlerini göstermeye çalışıyorum. Bu, birçok senaryomda, az çok aynı biçimde işliyor. Bir mekânın temel noktasını, meselenin özünü belirlemek istiyorum. Bu atmosfer ve renk içersinde saklanabilir. Genellikle, bu ana noktayı saptamak uzun bir zamanımı alıyor.


NL
:’ Orada Saat Kaç?’ filminin esas evinde ki balık gibi mi?

TML: (kıkırdamalar) O balığı kıpırdatamıyorduk. Akvaryum çok ağırdı. En sonunda, onu hareket ettirebildik, ama onu beğendim. Bu balık aynı zamanda The River filminde de görünüyor.

NL: O sessiz bir seyirci gibi: Orada ancak konuşamıyor. Bu, babayla ilişkili olarak mı yapıldı?

TML: Bu balık, Hsiao-Kang’s ailesinin evinde yaşıyordu ve benim için bir biçimde Hsiao-Kang’ın babasıydı. Adeta dilim sürçtü, söylemek istediğim: Bu balık Hsiao-Kang’ın babasıdır.

NL: Yaptığınız her filme kendinizden bir şeyler verdiğinizi söyleyerek başladınız. Bu, filmlerinizi basitlik içinde özgün kılan ve ne yapabileceğinizi belirleyen- mekan ve aksiyon- dolayısıyla ne istiyorsanız onu yapmakta tamamen özgür olduğunuz, gerçek ve mecazi anlamda sınırlandırılmış bir mekan yaratmak olabilir mi?

TML: Bir yandan sınırlayıcı, diğer taraftan oldukça güvenli. Belki de daima bunun gibi küçük, sınırlı mekânların izini süreceğim. Filmlerimde bunları kullanmaktan çok hoşlanıyorum. Otel odalarında, asansörlerde ve ya yürüyen merdivenlerde film çekmekten hoşlanıyorum. Mekânın kendisi dünyanın geri kalanından açıkça ayrılmış sayılır. Bu bilinçaltıyla yapılmış olabilir. Üzerime odaklanmış çok sayıda gözden hoşlanmıyorum. Ve bu gözleri dışımda tutmayana dek, kendimi güvende hissetmiyorum. Bu sınırlar yarattığım anlamına geliyor. İşimde bunu yapabiliyorum.

NL: Hsiao-Kang’ın plastik çantaya işediği sahne yazılı mıydı?

TML: Evet, bu önceden senaryodaydı. Benim kendi deneyimimden geliyor.

NL: Plastik çanta da mı?

TML: Evet. Babam öldüğünde, karanlıktan çok korkmaya başladım. Karanlıkta şeylerin bütün çeşitlerini görebileceğimi düşündüm.

Sadece birkaç gün önce, İsviçre’de, bir oteldeydim. Gözlerimi kapattığımda önümde birini gördüm. Karanlıktan ödüm patladı. Daima, karanlıkta bir çeşit yerin açıldığını düşünürüm. Bir ay sonra babam uzaklara göçtüğünde, karanlıkta tuvalete gitmeye cüret edemiyordum. Böylece bu çantaları edindim.

NL: Bir filmin, özellikle de sizin filmlerinizin büyük gücü, küçük detaylara yayılanları büyük konuları göstermek için kullanmanız. Daha küçük olması örneğin onu daha iyi yapıyor. Oldukça kusursuzsunuz. Hsiao-Kang’ın karanlık korkusunun gösterimi, bu sahnede, ilkin sızma olup olmadığını anlamak için plastik çantaya üflemesi gibi, detayların gücüyle öne çıkıyor..

TML: (gülmeler) Bu sadece gerçekçi. Bu unsurları özellikle halk için düşünmüyorum. Sadece etkinin doğru olmasını düşünüyorum. Filmlerde etkilerin gerçekliğini kaydetmeye çalışıyorum. Halktan etkilerin gerçekliği içinde, etkilere inanmalarını istiyorum. Bu çok önemli. Aynısı aktörler için de geçerli. Bazı aktörler o denli, hiç doğruluk ya da sahicilik ilişkisi barındırmayacak biçimde oynuyor ki, kimse onların rolüne inanmıyor. Aktörlerimden rol yapmalarını istemiyor oluşumun nedeni budur. Diğer taraftan, kamerayı birinin önüne koyarsan, O rol yapmaya başlayacaktır.

Özellikle aktörün performansı süresince, gözden kaçırabileceğim şeyleri, bu yüzden sürekli araştırıyorum

NL: Plastik çanta örneğine bakmak özellikle önemli, bu sahnede aktörün yüzünü göremiyoruz. Eylem sırasında ne düşünebileceği üzerine değil de; davranışlarına odaklanıyoruz.

TML: Doğru. Bu çekimde onun bacaklarını yeterli ışıkla, bacak kaslarındaki küçük hareketlerle filme aldım, böylece bakan biri Hsiao-Kang’ın ne yaptığını anlayabilecekti. Üstelik, bundan itibaren plastik çantanın ağzına kadar dolduğunu görüyorsunuz. Ve kesinlikle bir de ses var. Bunun gerçekçi görünmesini istedim. Fakat aynı zamanda halkın, nereye dayandığını bilmediği şeyleri hissetmelerini istedim. Böylece, seyirci gerçekte ne olduğunu anlamaya biraz zaman ayıracak. Olayı halka anlatmak istemiyorum. Kendilerince anlamak için zamana ihtiyaçları var.

Ancak işbirliği yapmalılar. Kesinlikle sahnenin temel noktasını, meselenin özünü gösteririm. Herkesten, kadın ya da erkek, her birinin kendi geçmiş deneyimleriyle sahnelere bakmasını ve üzerinde düşünerek sahnelere ortak olmalarını istiyorum. Ve sadece bunun sonrası doğrudur. Çünkü her bir kadın ya da erkek izleyici kendi filmini kurar. Eril ya da dişi kurdukları, kendi film deneyimleridir. Ve kesinlikle süreç içerisinde kadın veya erkek seyirciye  birkaç şey için yardım ederim. Benim için bu, film yapmanın en önemli şeylerinden biridir.

NL: Filmleri seyretmeye birlikte başladığınız büyükbabanızla beraber kendi filmlerinizden birine baktığınızı hayal edebiliyor musunuz?

TML: Hayır, filmler uyutabilir. (Gülmeler). Küçük erkek kardeşim benim birkaç filmime baktı ve ev ahalisinden hiç kimseye göstermemem konusunda beni tembih etti. Onlar bu filmlerle başa çıkamazlar. Bu yüzden eve, Malezya’ya gittiğimde video kasetleri hiç getirmiyorum. Oradaki insanlar sık sık bir video getirip getirmediğimi soruyor ve ben de, benim filmlerimin video kasetlerinin olmadığını, söylüyorum… (Sesli gülüşmeler) Hsiao-Kang’ın babası, 97’yılında ölmeden önce The River’ da göründü. Bunun bir X film olduğunu söyledi. ( yumuşakça gülme) Belirli bir dereceye kadar, kesinlikle ne yaptığımın farkındalar. Gazetede bunun hakkındaki şeyleri okuyabiliyorlar ve ya diğer insanlardan bir şeyler duyuyorlar. Onlar için ben bir şeyler üzerinde çalışıyorum, bir takım işler yapıyorum, ki bunlar beni sokaktan koruyan şeyler.

* Nanouk Leopold Amsterdam’da ki Hollanda Film ve Televizyon Akademisi’nden 98 ‘de mezun oldu. İlk uzun filmi Îles Flottantes’ı henüz bitirdi ve bugünlerde yenisini yazıyor. Tsai Ming-Liang’ı modern sinemanın büyük ustalarından biri olarak görüyor

** Bundan sonra Nanouk Leopold, NL ve Tsai Ming-Liang, TML ile gösterilecektir.  Çev.  Notu.

sensesofcinema sitesinden Nanouk Leopold’ un ingilizcesinden çevrilmiştir. Issue 20, May-June 2002 (sayı: 20, mayıs-haziran 2002) Erişim tarihi 06 March 2011

Translated by Mehmet Oruç and Saliha Yazgaç

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: