Yüzüncü Sessizlik Ve Persona

 I

Sonsuzca uyumak ve uyanmak.
Uyandığımda, yanı başımda bir sıcaklık yayılmalı belki de..
Titreşen güne yakın olmalıyım. Kımıltı, soluk alıp veren.
Öyle bir yerlere gitmeliydim ki; orada iç sessizlik dışında bir şeyler olmasındı.
Orada kendime daha yakın olmak.. Kendimin ötesine geçmek. Sınır deneyimi.
O zaman kendim olmaktan çıktığımda; bir taş olabilirim artık, ya da şu beyazlık.
Sonsuza değecek şeyler aranıyorum ya.
Sözün ve görülebilirin uçlarında, kasırgalara tutulmak.
Göz önünde olmaktan, bir şeylere maruz kalmaktan sıkılmış mıydım acaba?
Peki, kendini tamamen görünmez kılmak mümkün müydü? Hayalet olmak.
İmkânsızı, ucundan kıyısından da olsa deneyimlemek.

Peki ya sessizlik.

“John Cage bir keresinde sesten tamamıyla yalıtılmış bir odadan çıktığında sessizlik diye bir durum olmadığını beyan etmişti. O odada kaslarının ve salgı bezlerinin hareketlerinin, atmosferin hiç durmayan hareketlerinin yarattığı dalgacıkları ve gümbürtüleri yankılayan hışırtılarını, zonklamalarını, vızıltılarını, çınlamalarını ve gıcırtılarını duymuştu.” 1

Bilinemeyen, tedirgin edici bir şeyler var sanki bu sessizlikte.
Sessiz olduğunuz için konuşmalardan dışlanabilir, güvenilir olmayan bir şeylere davetiye çıkarabilirdiniz. Sessizlik büyük bir tehlikeydi. Konuşmalıydınız.
Saçmalayabilirdiniz, bu saçma olsa bile. Tamamen her şeyin dışında kalmak gibiydi. Zemin altınızdan kayıyordu. Ölüme çok yakın bir durum bu.
Hayatta olduğunuzu göstermeniz gerekiyordu.
Bunlardan biri de ses çıkarmaktı işte. Sessizlik, konuşmuyor olmak değildi. Belki de, bir şeylere yanıt vermenin, soru soruyor olmanın gereksizliğiydi. Ya da, içinizde büyüyen sesleri yakalayacağınız, kutsal bir eşikti. Ele gelmeyen, serseri bir yanı da vardı. Adlandırılmak istenmeyen. Ne bir anlama ihtiyacı var gibiydi; ne de tam anlamıyla anlamsızdı.
Bir köşede sabitlenmek değil, hep yolda olmaktı. Hiçbir yere gidemese de, yolda olmaktı.
Sadece ses çıkarmak da yetmiyordu. Bir de anlamlı olmalıydı bu sesler. Evrensel akla seslenmeliydi. Şiir, biraz da bunu ters yüz ediyordu.
Sessizliği en iyi anlayan belki de oydu. Bir tür suç ortaklığı da denebilinir.
Birlikte, çokluk bir ilişkiye giriyorlardı. Bir yandan bunlar olup biterken, sessizlik yine bir yerlerinden delinirdi. Kaçınılmaz çelişkisiydi, bu O’nun.
Sonra müzik vardı. Bunlara tanıklık ediyordu.
Şiir ve sessizlik, müzik ile birleşince kasırga ortaya çıkıyordu.
’Ve’ olma hali devam ediyordu bu çoklukta.
Büyülenmeden doğan, bir aydınlanma anıydı bu. İnsanlığın buna ihtiyacı var gibiydi.
Yetişmek zorunda olduğu bir şey yoktu. Anlatmak zorunda kalacağı, bir hedef.
Kayboluşun derinliklerinde erimek kalıyordu geriye. Çaba harcamadan da kaybolmak ne mümkün!

Titreşimler yayarak, havada girdaplar oluşturarak birbirimize dokunmaya çalışsak.
Sıra dışının, şiirin mekânına o zaman girebiliriz belki de.
Bir başka gözle bakardık artık birbirimize. Kaldırım ortasında biten otlara daha bir dikkat ederdik. Yüzler çoğalırdı, bedenler kaybolurken. Artık benim de bir yüzüm yok diye sevinebilirdik. Artık benim ben diyebileceğim bir şeyim kalmadı diye.
Yüzümüzü bir başkasının yüzünde unutarak, ona açılarak..

“Ötekinin yüzü, onun duyarlılığının ve savunmasızlığının, yaralanabilirliğinin ve ölümlülüğünün bana açıldığı bir ıstırap yüzeyidir.” 2

Ortasından doğru büyüyebilirdik artık, neşe saçaraktan.
Bunun için, belki de ıssızlığı deneyimlemek gerekiyordu.
Kendinden kurtulmanın yollarından biri de, hiç kimsenin olmadığını olmak, yaşamadığını yaşamaktı biraz da.
Önünde örnek alınacak bir temsilin olmaması. Çıplak bir rüzgâr yalnızca, yalazlanabilecek aynı zamanda, her şeyi süpürebilecek.

 

 

II

Bir çocuk, beyaz bir ekranın yüzeyinde titreşip duran ve birbirinin yerine geçen yüzlere, eliyle okşarcasına dokunmaya çalışır. Bergman’ın Persona (1966) filmi bu sahneyle başlar. Bergman, filminde birbirlerinin yerine geçmeye çalışan, işte bu yüzler üzerinde yoğunlaşmıştır.
Biri yaptığı tiyatro oyunu sırasında (Elektra), birdenbire suskunlaşmış ve hareketsizleşmiş bir kadın (Elisabeth Vogler); diğeri de ona bakmakla yükümlü bir hemşiredir (Alma).
Bu ikili arasında başlarda pek yakın olmayan ilişki, doktorun tavsiyesiyle gittikleri, deniz kıyısındaki bir eve yerleşmeleriyle birlikte değişir.
Birbirlerine giderek açılmaya başlarlar. Hemşire kadın, ona başından geçen en mahrem şeyleri bile anlatır. Birlikte iyi vakit geçirmeye başlarlar.
Bir gün deniz kıyısında uzanmışlarken, hemşire kadın elindeki kitaptan bir parça okur:

”Bütün endişelerimiz,
İhanete uğramış düşlerimiz,
Bu anlaşılmaz vahşet,
Kaybolan şeyler için duyduğumuz korku
Ve dünyevi koşullarımızın acı dolu ağırlığı,
Yavaş yavaş dünya dışı bir umudu olarak kristalize oluyor..”

Bu şiir Elisabeth Vogler’in yüzündeki sessizlikle daha bir anlam kazanır. Varoluşundaki tekinsizliğe ve gize oldukça uyan bir şiirdir.

Bu sessiz karakter, durgun ve içine kapanık haline rağmen oldukça huzurlu görünmektedir. Deniz kıyısındaki evde, aradığı dinginliği bulmuş gibidir. Tiyatro mekânında sessizleştiği o andan sonra, böylesi bir mekânda sanatsal uğraşlarına devam ediyor görünmektedir.
Her anlamda var oluş tarzını sanattan yana koymuş bir karakter görüyoruz, Elisabeth Vogler’da.
Filmin bir sahnesinde, doktora teslim edilmek üzere bir mektup kaleme alır. Bu mektubu hemşire kadından, doktora teslim etmesini ister. Alma arabayla giderken, bir yerde durup mektubu açar ve okumaya başlar. Mektupta yazılanlar, Elisabeth Vogler’in, deniz kıyısındaki evde yaşadıklarının ne kadar huzurlu olduğuna dairdir. Alma, bunların dışında kendisiyle ilgili ifadelere de rastlar mektupta:

“…Alma benimle ilgileniyor ve beni çok şımartıyor… Ve bana oldukça bağlı hatta farkında olmadan, tatlı bir şekilde bana biraz âşık.
Ayrıca onu incelemek de çok keyifli…
Yaşam hakkındaki düşünceleriyle, davranışları arasındaki uyumsuzluktan bahsederek yakınıyor.”

 

Bu ikisi arasındaki o mahrem ilişki, bir üçüncü kişiye açıklanıyor olmasıyla, ilk yarasını almıştır. Artık hiçbir şey, önceki gibi olamayacaktır.

Alma’nın neredeyse başından geçen her şeyi sakınımsızlıkla, Elisabeth Vogler’e anlatması, yerini güvensizliğe bırakır.
Bu, her şeyini içtenlikle paylaşıyor olma hali varlığını, biraz da Elisabeth Vogler’in tamamen sessiz oluşuna borçludur.
En sonunda, bu sessizliğe artık dayanamaz. Biraz da mektupta geçen sözlerin etkisiyle,
O’ndan ne olursa olsun bir şeyler söylemesini ister.
Son derece iyi giden bu ilişkileri bozulmak üzeredir. Hem de giderek birbirlerine, yüzlerini esir alacak kadar yakınlaşmışlarken..
Birbirlerine en benzedikleri anda, kopuş da gerçekleşir.
Aralarında geçen tartışmalardan birinde, Elisabeth’in bir çocuk sahibi olduğunu; fakat bu gerçekten kurtulmaya çalıştığını öğreniriz. Bu çocuk, filmin başında gördüğümüz beyaz ekrana dokunmaya çalışan kişidir.
Alma, Elisabeth’i hep kusursuz biri olmaya çalışmakla suçlar. Sessizliğini biraz da buna yorumlar. Fakat çocuğun varlığı, bu kurguyu bozacaktır.
Alma, kendi yüzüne sahip olmak ister. Elisabeth Vogler’in o sessiz yüzünde kaybolmaktan korkar. Gördüğü tuhaf ve karmaşık rüyalarda kendini Elisabeth Vogler’in kişiliğinde görür.
Birbirlerinin yüzlerine ortak olmuşlardır. Ancak bu durum fazla sürmeyecektir.
Alma’nın elinde bavuluyla, deniz kıyısındaki evden ayrıldığını görürüz.

‘Yüzler çoğalırdı, bedenler kaybolurken. Artık benim de bir yüzüm yok diye sevinebilirdik. Artık benim ben diyebileceğim bir şeyim kalmadı diye’
Alma, bir yüze sahip olmayı seçecektir.

III

Evden ayrılmak, evlerden.
Başkasının olmayan evlere taşınmak, benim olmayan.
Çölden geçmek.
Yüzü kanatmak, yüzleri.
Başkasının olmayan, benim olmayan.

Written by Mehmet Oruç

notlar:

1 Alphonso Lingis, Ortak Bir Şeyleri Olmayanların Ortaklığı, ç.Tuncay Birkan,Ayrıntı Yayınları.1997.s.86

2 A.g.y.,s.115.

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: