Kendi Çölünde

 

En sonunda çıtırtılar da kesilmişti.. Tüm o kulağına çalınan sesler. Uykudaydı. Sonsuz bir uykuda. Bedenini toprağa yatırmıştı. Tüm evreni hissedebiliyordu, böylelikle. Gözlerini zaman zaman kırpıştırıp açtığında ağaçların yapraklarını görüyordu, güneş ışıkları sızmıyordu bu kapalılıkta. Tamamen korunaklı bir yerde olduğunu düşündü. Bu düşünce biraz olsun kaygısını hafifletebilmişti. İçindeki cehennemleri susturması gerektiği bilincindeydi. Kendiyle bir tür savaşım veriyordu. Kendi sınırları nerede başlayıp bitiyordu ya da başlayıp bitiyor muydu? Bir sınır var mıydı? Bu sınır kendi içinde miydi? Yoksa dışında mıydı? Ya da bir arada olarak sınırların hepsi O’nu mu kapsamaktaydı? O’mu bir arada olarak sınırları kapsıyordu? Tanrısız olmanın bedelini mi ödüyordu yoksa? Neden tüm bunları okuyup yazmak zorundaydı?
Yazmasa olmaz mıydı? Olup biten şeylerin yanı başında başka türlü olup bitecek şeylerin fısıltısını duyuyordu. Bir şey yaptığında, bir de bunu yapmadığı şekilde de yapabilirdi. Sonsuz bir başkası da vardı. Ve bu başkasından da sonsuz bir biçimde sorumlu hissediyordu. Yaşamadığı şeylerden de sorumlu olmak, söylemediklerinden, göremediklerinden.
Dehşetle titredi bir an. Sonsuz zamanı düşündü. Önemli olan neydi? Değerli olan? Hiçlikten değil de olmadan duyulan ürperti. Levinas. Karanlık Thomas ve öteki gece. Bataille ve iç deneyim. Esriklik ve bu olmanın unutulması. Unutulmanın unutulması. Spinoza’nın neşesi. Leibniz’in monadları. Deleuze’ün kıvrımları ve kaçış çizgileri. Heidegger’in dasein’ı ve otantik varoluş.
Tüm bu kavramlar ve kişiler oldukça yakın sayılırlardı birbirleriyle.
Bir arada oluşları imkânsız değildi.
Benjamin’in önerisi de yine bu savı doğrular gibi: ‘Hölderlin, Marx’ı okumadıkça..’
Dilsiz olmayı isterdi. Varlık öncesindeki, unutulup kalmış o sessizlik.
Bir an için kendini dünyanın en yalnız insanı hissetti. Ve bu yalnızlık içinde, kimsenin O’nun yanına yaklaşamayacağı bir evde olduğunu hayal etti. Bu evde yataktan çıkmak istemiyordu. Öylece uzanıp kalmak, saatlerce, günlerce uzanıp kalmak.. Nerede son bulacak bu kıpırtısız bir şekilde uzanıp kalması içinde düşünürken, tekrar, acaba yerinden kalkıp, bir şey yapmak için hareket edebilecek miydi?
Varoluşunu anlamlandıran çabayı harcayacak mıydı?
Bu tek başına varoluşunda, ötekine maruz kalmadan nasıl varolacaktı? Korkuyordu işte, elinde değildi. Bu korkuyu nasıl yenecekti? Nasıl güçlü olabilecekti? Deneyimleyecekti. Ötekini deneyimleyecekti. Susacaktı artık. Dinleyecekti. Yazmayı bırakacaktı, düşünmeyi bir an için.
Kafasında birden canlanan şeyler Heidegger amcadan ödünç aldıklarıydı: ‘ Bir dünya içinde olmak’, ‘diğerleriyle birlikte olmak’, ‘kaygı’ ve ‘ilgi duymak’. Bir tepenin sırtında yaşadığı yere baktığında tek tek bunlar aklından geçiyordu. Ne kadar uzaklaşsa yaşadığı yerden, o kadar çok yakınlaşıyordu yaşadığı gerçekliğe. Bir insan bir evle, bir şehirle, diğer insanlarla birlikteyken neler yapabilirdi?
Gece çöktüğünde her taraf aynılaşıyordu, bu ayrımlar ortadan kalkıyordu. Pencerelerdeki soluk ışıklar, insanların sınırlarına işaret ediyordu. Kendi dışımıza yönelmek zorundaydık, kendi çölümüzü genişletmek için. Kendimizde keşfedemediğimiz, anlamını bulamadığımız bazı şeyleri, başka hayatlarda arıyorduk. Şu an yazdıklarını mutlaka bir başkası da hissetmişti ama hisseder hissetmez korkup, unutmuş olabilirdi. Belki de asıl bu unutulan, üzerinde yeterince düşünülmeyen şeyler asıl hakikatlerdi. Sonuna kadar gitmeye cesaret etmeliydi. Bir sonunun olup olmaması değildi, önemli olan. Cesaret edebilmekti, düşünmeye. Kendi sınırlarının bittiği yerde, başka sınırlara tahammül edebilmeliydi. Kendi bedeninde tüm bedenleri hissedebilirdi. Kendi yaptıklarında tüm yapılanları. Tabii kendi içsel farkıyla birlikte.
Bir sabah uyandığında, asıl dehşete düşüren şeyin maddenin durağanlığı ve yaşamın kayıtsız kalması olduğunu düşünmüştü. Hep senin aktif olman gerekiyordu. Bu hakikat O’nu biraz ürkütmüştü. Hayatın bu kadar O olmadan da devam etmesi. O konuşmadan da konuşması. O ne yaparsa yapsın O’na ihtiyacı olmaması. O olmadan da çok iyi idare edebilirdi hayat.
Başkasının yüzüne korkmadan baktığında, kendi farkını anlıyordu. Kendi yüzünü hatırlatıyordu, diğerinin ölümlü yüzü. Ötekinin bedeni, kendi bedenini hatırlatıyordu.
O yüz ve O bedene sahip olmak ister miydi acaba? Zamanın içindeydi. Zamanı unutmak mümkün müydü? Belki uykuda. Bir dünya içindeydi. Mitler belki de tam da bu işe yarıyordu. O’nu zamanın ve dünyanın baskısından , ağırlığından kurtarmaya..
Biraz oyun oynamaya ne dersiniz?
Sonsuzluğa bir yerde çelme atmak adına. Daha nereye kadar diye sormak yerine, biraz daha sürdürelim diye düşünüyorsun. Nerde bitecek diye endişelenmek yerine, yeniden başlayalım. Tepki göstererek gücünü azaltmak istemiyordun.
Sürekli yakınarak yaşamak istemediğin gibi, kendi çölünde.

Written by Mehmet Oruç

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: