Korku Kıvrımları

Korku var evet… Ve hep gidilmesi gereken patikalar..
Bir gün kendimize çarpacağımız.
Bölük pörçük şeylerle tıkıştıralım boşluk anlarımızı.
O ölüme yatan çocuk kendini hatırlatacak.
O ki hiç büyümek istemeyen.
Zamansız bir gün ağrısı.
Fareler tarafından kemirilmiş,
Hastalıklı bir şiir, belki de..
L ‘ Enfant Sauvage’den fırlamış gibi duran
Başka dünyalara ait, orman uğultusu.
Ne kadar da tersinden yaşamaya çalışsak da,
Orda öylece asılı kalacak.
Ve sallanıp dururken, bize çarpacak.

Rüzgarlar beyinlerimizi uçuruyor yine.. Madrigaller çalınırken kaç kurtar kendini.
Gün ortasında bir şeylere uzanıp gidiyoruz. Bir şeylere iç geçirip, sakatlanmış yaşamımızı idare etmeye çabalıyoruz. Midelerimiz ekşiliklerle kıvrılıp duruyor, votkalardan.
Zihnimiz hiç geçmeyecek bir anıya çakılmış, kendi histerisinde..
Ana rahminin ürpertisi geçmiyor bir türlü. Sığındığımız her yerden kovuluyoruz.
Öğle sonrası sinemaları kabul ediyor bizi sadece.
Bir kez daha hayal kırıklığı.
Ekranın bozulmuş imgeleri yardımımıza yetişiyor.
Sen Michel oluyorsun, O Patricia.
Sokağa çıkana kadar bu böyle devam ediyor.
Neden sonra, elimiz hiç istemeden geçmişin çekmecelerine uzanıyor.
Hani her şeyde bir sınır vardır ya, ötesinde ne var diye merak ederiz hep.
Bir kez daha başımızı öteye uzatıp bakalım.
Kendini ne kadar eşeleyip dursan da, en büyük korkular yine öylece asılı duruyor bir yerlerde..
Büyük sır dedikleri bu olsa gerek..
Büsbüyük bir oyunda yine büsbüyük bir sır olarak kalan yanlarımızla.
Açık olmaya çabalıyoruz.. Herkes gibi basit görünmeye..
Ama bunlar bize yetmiyor.
Yalandan sırıtışlar ve hikâyeden kaş seğirmeleri arasında asıl aradığımızı unutuyoruz.
Gündelik hayatın o her şeyi yok eden ve tüm gizemi silip atan soğuk gerçekliğine çarpıyoruz..
Sanırım biz fazlaydık her şeye..
Sandığımız gibi dönmüyordu nesneler etrafımızda.
Söylenen sözler ne kadar inandırıcıktan uzak da olsa kulak vermeliydik Bu uğurda kendimizi ters yüz etmemiz gerekse de..
Etrafımızda büyük bir yalan dönüyordu.. Bir şekilde ucundan tutulmuştu bu yalanın. Peki bize ne oluyordu.. Neden bizde bir yerinden tutunamıyorduk.
Belki de yapıyorduk, çoğu kimselerden daha sahici yanlarımız vardı.. Ve bu oyunun farkındaydık ve değiştiremeyeceğimizi biliyorduk.
Elimizden bu kadarı geliyordu.
Zamanlar içimizi oyarken, fazla görünmekten için için korkup gerilere çekiliyorduk.
Dipsiz gözlerimizi uçurumlarımıza çevirip, korkuyu daha da fazla büyütüyorduk.
Sessizliğin bozulması canımızı sıkıyordu.
Bu boşlukta çok fazla ses olmamalıydı.
Sadece bizim hatırlayacağımız sesler çınlamalıydı kulaklarımızda.
Bir başkası .. Her şeyin sınır çizgisi burada başlıyordu.
Rimbaud haklıydı belki de ‘ben, bir başkasıdır’ derken.
Peki haksız olan neydi? Her şey herkesleşip, ben ortadan silinirken.
Gece yarısı mırıldanmaları, rüya sekansları, düş bozması imgeler.
Bunlarla yetinip kendimizi yaratmak zamanıydı.
Eşikte durmak zamanıydı,
Otobanlarda başı boş dolanan ruhlara öykünüp.

Gökyüzünü kat edip bize değen sesler başkalaşıyor.
Bize değen şeyler artık bizden biri oluyor.
Yeryüzü ve ona ait tüm bu sesler artık biziz.
Adım sesleri, bir ıslık, saçlarının kokusu
Açık pencerelerden, kapı aralıklarından
Süzülüp gelen ürpertisiyle.

Written by Mehmet Oruç

  1. No trackbacks yet.

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: