kobanê border

 

Bir sınır deneyimi ve sınır ihlali aynı zamanda bir özgürlük deneyimine dönüşebilir…

 

IMG_7636

photo: mehmet oruç

KOZALAK ASKER

Son yıllarda sıkça dile getirilmiş olmasına rağmen bir türlü bir özne olarak belirmeyen muhalefetlerin ortaklığını ‘Gezi Parkı Olayı’ sağladı. Muhalefetlerin ortak bir zeminde buluşmasıyla marjinalitesi daha görünür olan hükümet kanadının ve  konu üzerine düşünümlerini gündeme getiren muhaliflerin, olayı, “bir kaç ağaç için mi?” söylemi ile önemsizleştirmelerini eleştirdiğimden bu yazıyı yazıyorum.

O üç beş ağaca olan sevgimiz gerçektir, ölecek kadar. İşte belki sadece bunun için “hiç kimsenin askeri değilim” sloganına ısrarımı sadece “ıhlamurların, gürgenlerin, meşelerin, palamutların, kavakların, çınarların askeri olmak için değiştirebilirim;  hiç kimsenin değil ama bir ağacın askeri olmak onurlandırıcıdır,  hatta bir kozalak askerim  diyebilirim ya da kozalak askerleriz biz. Koza ne kadar olmaya – doğmaya doğru tınlıyorsa bir o kadar da kapalılığa ve ilişkisizliğe gönderir. Kozalaksa açıklığı içinde bir dünya kurmaya yönelmiştir. Çok acayip bir oyuncaktır kozalak; yazın sıcağında kururken ve kuruyup açılırken yüzlercesi bir araya gelmiş kozalaklar böcekler gibi çıtırdarlarlar. Gezi direnişinden beridir içine kapanışın kederiyle kıvranan kozalardan açıklığa yönelmiş, kurudukça olgunlaşan kozalaklar gibi kıpır kıpır çıtırdayıp duruyoruz ve sıçrıyoruz. Bir kıvılcımla karşılaştığında bir kozalak kilometrelerce ötesini bile katar aynı yangına. İşte bir ağacın kilometreler ötesine uzanmış kökleri gibi kilometreler ötesinden birbirimizle bütünleşebilmenin dehşetengiz mutluluğu içindeyiz ve her şey o ağaçlar için,  buna emin olun bir ağaç için her şeye ama her şeye değer, bunun imanındayız biz, bunun sınavını verdik. Bayraklar ardı sıra geldi hep ağaçların, bizler o ağaçların ardında bayrakları birleştirdik. Bayraklarınızı birleştirmeyen ve herkeslerin imanını birleştirebilecek bu güce iştirak etmeyenler, asıl sizler bir kere daha marjinalsiniz. Zira biz direnişçilerin ağaca baktığı ve gördüğü ile siz hükümet edenlerin ağaca baktığında gördüğü bambaşka şeyler. Bu yüzden yollarımız kesişemiyor bir türlü.



2

PARRHESİASTESLER HAKİKATİ HAYKIRIRKEN FELSEFE DE  SAVUNUSUNU YAPIYOR

Muktedirin marjinalitesi ile müzakere edilemediğini gördük, bu süreçte.  (müzakereyi oyalama olarak işlevselleştiriyor;  güç bende, ne istersem o olur diyor…) Müzakere edilemediği içindir ki marjinalitenin diline karşı onu sarsacak bir biçim gerekmiştir;  anarşinin biçimi: çünkü “anarşizmin ideolojisi biçimidir” * . Egemen müzakere etmeye yanaşmadığından sorun tarafların dilinin birbirine  tercüme edilebilirlikte buluşabilmeleri imkânını da ortadan kaldırmaktadır. Böylece sorun bir tercüme meselesi olmaktan  çıkar.

Hükümet üçüncü döneminde iyice belirginleşmiş  biçimde kendi ideolojisinin  hüküm sürdüğü bir evren tasarımını bunu reddedenlere rağmen, zorla gerçekleştirmeye çalışarak oligarşik, dayatmacı bir tutum almıştır. Çatışmakta olan bu iki marjinin iki farklı varlık ve insan tasarımıdır.  Muhalifler için bu varlık ve insan tasarımı muhalefetleri birleştiren zemini oluştururken, söz konusu hükümet kanadı olduğunda uzlaşamazlığın da nedeni olmaktadır. Yücel Kayıran’ın ifade ettiği gibi bu durum, solda tinselliğin sağda ise dünyeviliğin bariz artışının en açık ifadesidir. İki dilin birbirine tercümesini zorlaştıran da bu durumdur.

Kayıran, sol derken laik liberal kesimi, sağ derken de liberal muhafazakar kesimi kasteder. Kayıran’ın sol olarak tariflediğinin ötesine geçerek liberallerin dışındaki anarşist, komünist, LGBT, kadın hareketleri, çevre hareketleri, Kürt hareketi gibi toplumsal hareketlere kadar genişletebiliriz sol kanadı. Modernite sonrası eleştirel süreçte toplumsal hareketlerin dünya ile kurulmasını önerdiği ilişki biçimi tinselliği çağıran bu biçimdir. Kapitalist idolojinin en arı ifadesi olarak arzunun doyurulmazlığı tezinin aksine bu çağrıda hayat bulan insanın azla da doyabilen ve baştan çıkmak zorunda olmayan insan tasarımıdır. Bu tasarı Buda’dan Yunus Emre’ye, Hallac-ı Mansur ve  Mevlana’dan Samuel Becktett’e,  Deleuze ve Guattari, Foucault, Burroughs ve Kerouac’a kadar uzanabileceğini iddia edebileceğim bir çemberi kat eder. Bu yüzden merkezi dini inançtan uzaklaştıkça sapkınlıkla suçlanabilen bu zeminin doğa ve insan tasarımı  doğaya içkin, benliklerin doğa içine salınıp herşeyleşmekle yayılma halinde, beni dağıtma ve çoklukla buluşma sıvıları gibidirler. Varlığa açıklık, dokunsal bir oluş, varlığa güven ve sevgi, vermeye yöneliklik, şefkati çoğaltan, gücü sahip olmaklıkta değil de olduğu şeyi dağıtmaklıkta bulan bir tür sevinç dağılımı, sevinçle vaz geçiş, sevinçle biriktirmeme, sevinçle herşeyleşme temellük etme eğilimini daha en baştan varoluşsal eğilimin dışında bırakır. Buradaki oluşsal varlık için dünya yabancılık taşımaz. Bu yüzden panteistik yakınlıklar kendiliğinden kurulur.  Yücel Kayıran, felsefi şiir üzerine şöyle söylüyor:

“Çünkü insan, doğası bakımından arzu ve isteme halinde olan bir varlıktır. Felsefi   şiir açısından, bu şiirdeki sorun şu noktada ortaya çıkmaktadır. Arzu ve isteme bakımından insan her çağda aynıdır, arzular ve isteme halindedir. Ama bu arzu ve istemenin gerçekleştirilmesi veya doyurulması ve bu arada yüz yüze gelinen engelleri yaşama tarzı aynı değildir. Daha önemli olan ise, kişinin bir arzusunu gerçekleştirirken hangi değerleri koruduğu veya çiğnediği ve çiğnemek durumunda kaldığıdır. Her çağda ve her durumda aynı olmayan budur … Tasavvuf, bir dindar yaşama tarzı olmasından önce, insanın aporia durumundaki neliğiyle, varlık bütünlüğüyle ilgili olduğu için önemlidir. Dindarlık bir sonuçtur. Dindarlık, bir ‘bulma haline’ bağlanmaktır. Tasavvuf, kişisel moment olarak, dindarlık öncesinde yer alan bir varoluş durumunda odaklanır. Bu bağlamda, felsefi şiir için, tasavvuf, insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmezdir.” **

Bu bir oluş biçimidir ve daha dar bir anlamı barındırmakla birlikte  dünyayı görüş biçimidir. Dünyayı nasıl kendileştirdiğimizdir ya da kendiliğimizi nasıl dünyalaştırdığımız, dünya için varlık haline gelişimizdir. Dünya bir mal olmadığı için malı olamaz onun, o ancak  bir ‘mabed’ olabilir ve böylece bir ev mümkündür. Bu yüzden araçsallığı ve kullanımı yani faydayı dışlar ister istemez. Kayıran’ın belirttiği gibi insanın doğasıyla ilgili olduğu ölçüde vazgeçilmez olan tasavvuf hattı yukarıda saydığım isimler üzerinden doğu-batı ikiliğini aşarak bir içkinlik düzlemi üzerinden bir oluş hattı önerir.  Halbuki sağ muhafazakar  liberalizmin  tam da bir başka dünya için iman etmekte olduğunu iddia ederken içinde yaşamakta olduğu dünyayı şeyleştirmektedir;  onu fayda amaçlı ve maksatlı bir şeye yani metaya dönüştürür. Bu yüzden  sağda dünyeliveşmeden söz ediyoruz. Sağ liberal muhafazakarlığın dünya nimetlerinden daha çoğunu istemesi kapitalizmin arzunun doyurulamazlığı ve insanın ihtiyaçlarının hiç bitmemesiyle ilgili ideolojik argümanlarıyla uyumludur. Hem dünya nimetlerinden daha çok istemekte, hem bunu halkın bir kısmına dayatarak gerçekleştirmekte ve hem de ekolojik bir katliamı gerçekleştirerek yapmaktadır. Çünkü dünya ile kurulan ilişki biçimi içkinlik düzlemi üzerinden değil, aşkınlık düzlemi üzerinden araçsallaştırılmaktadır. Dünya ile kurulan bu ilişki biçimi, bu ideolojiyi benimsemiş olanların kendi kendileri ile kurdukları ilişkinin de biçimidir; sahtedir. Hatırlarsak, Frankfurt Okulu düşünürleri insanın kendisine yabancılışmasının insanın insana yabancılaşmasını ve insanın doğaya da yabancılaşmasını beraberinde getirdiğini söylemişlerdir: yani akıl tutulması!

***

Foucault’nun parrhesia kavramını da hatırlamadan geçemeyiz. Hükümet, iktidar  ya da devlet kanadının bu akıl tutulmasına karşı, Türkiye’nin çeşitli illerinde isyana durmuş direnişçilerin durumu parrhesiastes’in durumudur. Yani iktidarı kendilerinden yüksek olan hükümdara karşı doğruları söylemek için her ne olursa olsun riskleri de göze alan kişiler ‘parrhesiastes‘lerdir. Parrhesiastes, hükümdara sözünü sakınmadan ve doğrudan konuşur. Bu edimle parrhesiastes iktidara yaltaklanmaktansa etik bir seçimle, ölümü de göze alarak doğru bildiğini söyler ve eleştiri mekanizmasını hizmete sokar. Parrhesiastes sözünü dile getirirken süslemez, retorik yapmaz; doğrudandır. Parrhesiastes’in doğrudanlığı sarsıcıdır. Benzer biçimde, Yücel Kayıran’ın sözünü ettiği gibi, felsefi şiirin söylemi de doğrudan  ve o oranda da sarsıcıdır. Kayıran’a göre, yalınlık felsefi şiirin temel özelliklerinden biridir. Kolay nüfuz edilebilirlik anlamına gelmeyen yalınlık önemini şiirde öznenin sadece hakikati, canının en çok yandığı noktadan dile getirmesinden kaynaklanır. Kayıran’a göre, böyle bir durumda süsleme gevezeliktir. Yalınlık dilsel bir durum değil, insanın içinde bulunduğu varlıksal durumun neliğiyle ilgilidir. Ve bu bağlamda yalınlık kabalıkla ilişkiselleşir çünkü kabalığın fenomenolojisine göre “kabalık, insanın kendi varlığında kalma durumunda yaşadığı gergin ruh durumunu konuşma halinde bastıramamasıdır”.

Bu bağlamda kabalık, kendiliğindenliktir ve Kayıran’ın çok güzel ifade ettiği gibi “nazikleştirilemeyen tinsel acıdır”. İnancın ve hakikatin kesişmesi halinde ortaya çıkan parrhesia gibi kabalık da öznenin canının en çok yandığı noktadan hakikati dile getirmesi ediminden başka bir şey değildir, yani bir tür felsefi ağrı diyebileceğimiz bir durumdur, burada karşımıza çıkan. İşte kendiliğinden bir hareket olarak, inancın ve hakikatin kesiştiği yerde, önceden kestirilemeyen ve iktidar söylemince kabalıkla itham edilen yıkıcı durum tam da nazikleştirilemeyen tinsel acının kabalıkta ifadesini bulan durumudur ki anarşizme biçimini veren budur!  Felsefi ağrı insanın kendi kendisiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. Kendi kendimizle kurduğumuz ilişkide kendimize karşı sahte gerçeklikler ve bahaneler üretmek üzerinden bir hayat kurmuşsak ne parrhesiastes olunabilir ne de öyle bir şair felsefi şiir yazabilir. Kendi kendine karşı açık olabilmek ve dürüstlüğü seçebilmek içinse kişinin felsefeyle kendini sarsması ve yenilemesi gerekir. Felsefeyle uğraşmakta bir cesaret işidir ve risk almayı ve bedel ödemeyi gerektirir. Halbuki bir sonuç olarak karşımıza çıkan ve bir tutamak olduğundan yaşamı olduğundan daha da kolaylaştıran dinsel tutum ve inanış bu risklerden korur bireyi ve birey olmaktan da çıkarır. Eleştiri yerini dogmaya bırakır ve insan kendini Tanrı’nın – yasanın buyruğuna bırakır. Böylece kendilik deneyimi, hayata farklı bakış açılarını  ve herkes için farklılıkları içinde bir dünya kurmayı imkânsızlaştırken, başkalarının acısını umursamaz.

***

İşte sevgili başbakan bizler içinde bulunduğumuz ve gelenekselliği hakim ideoloji olarak da hükümetiniz döneminde ayyuka çıkan toplulumuzda her türlü riski göze alarak ve söz konusu Gezi direnişi olmadan da habire çuvaldızı kendisine batıran ve artık kendisine çuvaldız batırmaktan delik deşik elbiselerle, kalburlaşmış bir bedenle kimi elinde sazları sokak sokak müzik yapan ki görüntü kirliliği yaratıyorsunuz diye köylerden kovulmuşluğumuz çoktur; kimi göçebe bir hayatın öğreticiliğini, kimseye, hiçbir canlı türüne zarar vermeden yaşamanın yollarını öğrenmek için ekoloji, edebiyat, felsefe, sanatla hemhal olan ve bunları yapabilmek için ailelerimizi ve toplumun egemen ideolojik anlayışını karşımıza alan,  dünyayı sevmiş, hayata iman etmiş, bu yüzden de sokak kedilerine, sokak köpeklerine, park köşelerine, ağaçlara gönül vermiş sokak çocuklarıyız. Egemen toplum, bizden etik tutumuzu sarsan ve tinsel bir tatmin de üretmeyen çalışanlar olmamızı, bankalara borçlanmamızı ve bizim olmayan o borç parayı da tüketim fetişizmine katılarak harcamamızı, kendiliğimize de dünyaya da yabancılaşmamızı buyurmuştur.  Egemen ideolojinin savunucuları ve hakikatin o olduğunu zanneden ailelerimizin düşündüğünün aksine bizler zaten yoksul olan ve yoksulluğu da sevmemize rağmen bir de en basit ihtiyaçlarını bile karşılayamayacak kadar zorla yoksunlaştırılan şairler de olduk ve bizim şairliğimizi görmek istemedi kimse, çünkü tüketimin ışıltısına alışmış gözler yoksunluk ve yoksulluğu sahiplenmiş ve sevmişlerin cesareti karşısında dik durabilmek için de bizleri merkezlerde görmemeliydi.

Semih Kaplanoğlu’nun Süt filminde Yusuf şair olmasına rağmen, en sonunda maden işçisi olacaktır, çünkü sizlerin dünyevileştirdikçe arsızlaşan dünyalarınız, maneviyatı kuvvetli bütün şairleri, felsefecileri merkezlerden sürüyor, yeraltına gönderiyor, görünmezleştiriyor; oralardan beslensinler diye değil ama geberelim diye. Biz bu yüzden Tarkovski‘nin filmlerini çok sevdik,Özcan Alper’in filmlerini ve en çok da Sonbahar‘ı belki çünkü siz bize hep sonbaharlar hediye ettiniz ve Yusuf‘un odasının duvarında asılı olan Courbet‘nin Yaralı Adam‘ını (Wounded Man) duvarlarımıza astığımızda bir başka yaralıyla ortaklaşmanın gücünü bulduk, kendimize benzettik. Daha söylenecek çok şey var, kısacası biz en çok şiirde kanadık ve en çok şiirde her şeyi göze aldık. İşte bu direnişte yukarıda orasından burasından tutarak biraz olsun duygu dünyasını betimlemeye çalıştığım diren-işçi şairlerin yazdığı en güzel şiir olmuştur bizlere yapabileceklerinize rağmen. Bu sefer yazdık o şiiri ve yazmaya devam edeceğiz. Anlamanızı isterim ki bizler maneviyatı kuvvetli çocuklarız, bu kozalak askerlerin imanını yabana atmayın.

* Süreyyya Evren, “FOUCAULT İLE ANARŞİZMİN RABITALARI MICHAEL KOHLHAAS VE TAHRIR BAĞLAMINDA KOLEKTİF PARRHESİA”, Cogito, Yaz 2012, Sayı:70-71, s. 211-223.

** Yücel Kayıran (2013) , Felsefi Şiir Tinsel Politika, İstanbul, YKY.

 Written by: Saliha Yazgaç

polis özbilinci iktidarın

aynası sırsız

ütülenmiş tümel kafa
halk çocukları kanattığın
kaça sattın bedencanı
damarlarında ihanet akıttığın
polis değer mi onursuz yaşamaya
üniformandan soyunup silahları çıkarttığında bir hiçsin 
hizaya sokamadıkça delirirsin
bir çivi çakıp kazanamazsın aşını jopunu gömsen bir gün toprağa
insan kanı içe içe
vahşileştin tükettin hayat pınarını
görürmüyüz ki bir gün onurunu kazanmak için doğrultursun yalakalık ettiklerine karşı silahı 
domuzluklar tarihi düşsün diye 
saflarımıza katıl kandırıyorlar seni de
kazan aklını yeniden vazgeç polislikten
hatırla sahi kimdin sen
yeniden örgütle benini
yüzleş kendinlen
polis olamaz aklı olan hiç kimse
açlıktan bile kolay ölünmüyor korkma sonra ne yaparım diye
bizim yaptığımızı yaparsın
paran yoksa bile itibarın en geçer akçe
bu kadar ucuza satma tiksinti uyandırma taşıdığın bedencan imkanlara açılan kapılar aslında 
emir kulluğunun ötesinde de hayat var polis elini kana bulama
yüzün yok senin yüzünü yeniden kazan 
sadece etten bir öldürme makinasısın
değersizzz itaat ettiklerin gibi 
soyun yularından katıl özgürlük türküleri söyleyenlerin saflarına
hain olma polis kaldıkça yazgın hainlik
hainler er geç bulur cezasını halklarından kurtul domuzlar ve domuzluklardan.

Written by: Saliha Yazgaç

Biriken Sesler Bir Gürültüye Dönüşürse

I. otobanlarda yürümek

otobanlarda  yürürken bir kesik atmak
gözlere, felsefe okumaktan yorgun düşmüş
bir banliyö, bir sinema durağı
uzaktan görünen eski bir kasaba telaşı
Charles şu nihilist oğlan
her mekanın uzağında,
her sokakta köşeyi dönerken
hep aynı ıslıkla
rüzgar kokusu
uykularda, bitmeyen..

 

sans soleil / Güneşsiz.1983.

Sans Soleil / Güneşsiz.1983.

 

II. eskimeyen bir hayalet

Kâbus geri dönüyor ya da isterseniz hayalet deyin buna. Rengine de siz karar verin, belki biraz karaya yakındır ya da beyaza. Evet, anonim öznellikler hayatın neşesini ve anlamını istiyorlar, şu hayat dedikleri, onca ölüme ve kayıtsızlığa rağmen.  Hayatın anlamı bir kez daha direndiğin ve isyan ettiğin ve bunun da ötesine geçip alternatif ekonomiler kurmanla gerçekleşiyor. Çocuk olmanın hafifliğiyle. Bir lokma bir hırka. Filozofça yaşamak. Kendi evini sırtında yaşayan kaplumbağa. Üniversiteden mezun olanlar diplomalarını meydanlarda yaktıklarında o zaman yeni bir kahkaha daha doğacak.  Okuldan kovulanlar kravatlarını yakabilirler. Yakacak bir şeyleri olmayanlar sınavlara girmeyi reddettiklerinde, bir kez daha kendi hayatlarını değerli kılacaklar. Yıkmak aynı zamanda yeni olanı yaratmak için tarihsel bir fırsattır. Kapitalist sistem zaten işsizlerden vazgeçmiş durumda, başlarına bela olabilecek aktif kesimler damarlarından öfke akan gençler, itaat etmeyenler, kendi yollarında yürüyenler, yoksul Kürtler, yetimhanede büyümek zorunda kalmış Ermeniler,  sokak çocukları, ehlileştirilmemiş sokak kedileri olarak görünüyor. Her vazgeçtiğinde, her kederlendiğinde senin yaşam diye yaşadıklarını yaşayan milyarlarca adsız tekillikleri düşünebilirsin.  Bangladeş’de ölen beşyüzün üzerinde işçinin kanı ve daha birçok akan kan. Duygusuz rakamların nihilizmine teslim edilemeyecek bedenler. Uludere’de Roboskiler, Sivas’da Madımak birbirinden çok da uzak sayılmaz.  Adını duymadığımız daha nice katliam ve cinayet hep takip edecek bizi. Bu tanışmadığımız insanların gözleri hep üzerimizde olacak. Eskimeyen bir hayalet gibi. Nasıl karşılık vereceğimiz, bu ölümlerle nasıl sohbet edeceğimiz çok önemli. Bir yahudinin sesi bir kürdün ya da ermeninin sesine karışırken huzursuz olmak. Hiçbir güvencesi olmadan çalıştırılanlar, yavaş bir biçimde öldürülenler bir yanda; batının refah devletleri ve çokuluslu şirketler tarafından gözleri kapatılan uygar insanlar diğer yanda. Bu bir insanlık sınavı, ya paranın yaydığı nihilizm ya insan olmanın hâlâ bir anlamı olduğu duygusu. İnsan olmanın anlamı varsa, o da yapılan haksızlıklara ve işlenen cinayetlere duyarlı olmakla, bunlara engel olmakla mümkün.  İnsan olmanın anlamı sokakta sömürüye karşı yapılan eylemlere katılmakta, savaş karşıtı, kapitalizm karşıtı, ırkçılık karşıtı eylemleri örgütleyebilmekte. Bu anlam birkaç insanın yan yana gelmesiyle biraz olsun kurulabilir. Elinize aldığınız bir Ece Ayhan şiiri de olabilir bu direniş aygıtı, ya da izlemek istediğiniz bir Béla Tarr filmi ya da bakmak isteyeceğiniz bir Cézanne tablosu.. Bir fabrika işgaline katılmak, bir ev işgali, davetsiz bir misafir, bir yaşama heyecanı uyandıracak müzik..  Bizlerin bağlı olduğu çalışma saatlerinin, sınav ve ders saatlerinin dışına taşabilmek. Kendimizle ne kadar dans edebiliriz. Bir başkasına bağımlı olmadan, onun onayını almadan ne kadar yaratabiliriz. Değerli olan bağımsız bir ruhla varolabilmek sanırım, eğer insan olmanın bir anlamı varsa biraz buralarda gizli. Katliamlardan, işkencelerden sağ kalmış bir kuşağın ve dünyanın insanları olarak, bize kalan eyleme kudretimizi artırmak. Holokostun yenemediği şu insan yaratıcılığı. Çok başlı canavarlar. Acaba neden karamsarlık bir türlü insanın yakasını bırakmaz. Etrafımızda çok fazla olumlu örneğin olmamasından kaynaklı bir durum. İhtiyacımız olan şey nihilistçe olmayan kahkahalarda biraz da. Kendi akışında.

Dört nihilizm, dolayısıyla dört gülüş vardır: dinsel nihilizmin meleksi gülüşü; radikal nihilistin kindar gülüşü (ne de olsa son gülen iyi güler!); şöhretliye tapınarak eşek merasimine, tüketici kapitalizmine önderlik eden gülüş ve putları yıkmanın, yeni değerler ya da “yanılsamalar” yaratmanın sevinciyle gelen gülüş. Spinoza, Nietzsche ve Deleuze’den sonra bunları birbirinden ayırt edecek sözcükleri hala bulamıyor muyuz? (Bülent Diken, Nihilizm, 2011: 191)

III. uysal olmayan sözcükler

Uysallaştırılamayan sözcüklerin nereye gideceği de belirsizdir. Bu belirsizlik hepimizi tedirgin ediyor. Her şeyin kontrol altında olmasını istiyoruz. Denetim çılgınlığı, rayında gitmeyenler bizden uzakta yaşayabilirler. Uysal olmayan sözcüklerle vakit geçirmek. Dil üzerimizde görünmez bir denetim ve baskı oluşturuyor. Tıpkı göz gibi. Görünmez olmak, kendini fark edilemez kılmak, en nazik sözcüklerin ardındaki gerçeği ve niyeti bilerek. Dil oyunları, post modern dünyanın bir gerçeği ise bu oyunu yarıda bırakmak. Başka oyunlar oynamak. Herkes uykudayken şehri gezmek, sabotajlar düşlemek, toplumsal rollerin ucubeliği. Ateş yakmanın büyülü tarafları üzerine düşünmek. Külün ayartıcılığı. Yorgun bedenleri oyalayan ekranları bölmek, okyanus kıyısında kurulan düşlere ortak etmekle mümkün. Yalın ayaklarla toprağa basmanın keyfini tutamayacak asfalt yollar. İlk insanın son insana bıraktığı miras. Bir dağ patikasında tesadüfen bir kır geyiğine bakıp gülümsemeyi gerçekleştirecek insanlık buluşması. Onca teorinin ya da sözcüğün açıklayamayacağı duygulanımlar arayışına girmek, manzaranın seni esir alması. Aslında ne kadar da zayıfız ve bu zayıflık ne de çok güçlü kılabiliyor insanı. Bir tren yolculuğunda gözlerimize doluşan manzaralar yıllar sonra belleğin bir köşesinden çıkabiliyor. Bellek çok şaşırtıcı bir mekanizma. Gözlerin mucizesi kendini düşlerde ortaya çıkarıyor. Rüyaların tuhaflığı. Doğduğunuz şehir, sınırları ihlal etme duygusu uyandırıyor. Yollar ortak bir çılgınlığı gerçekleştirmeye yarıyor biraz da. Hiç olmayacak gibi görünen bir şeyin gerçekleşmesi. Dipte, kuyularda gömülü kalmış olan gerçeğin bir an için görünmesi. Şiir okuma arzusu yaratan metropol hayatı. Kaçmak isteği. Hep yüzleşerek kaçmak. Farklı bir şey olabilir mi acaba? Ölüm orada dururken, bizlerin öylece duramaması. Hızlılık ve yavaşlık. Biriken sesler bir gürültüye dönüşürse. Kuşlar bu oyunda hep olacaklar. Annelere elveda demenin hüznü, bilinmeyen göçebe bir yaşama açılan kapılar.

Ey anne elveda
uzun siyah ayakkabınla elveda
komünist parti ve kaçmış çorabınla…
sarkık göbeğinle
Hitler korkunla
berbat fıkralar anlatan ağzınla…
grevlere katılan ve fabrika yollarına düşen midenle
Troçki’yi ve İspanyol iç savaşını titreyen çenenle
çürüyüp tükenen işçiler için şarkılar söyleyen sesinle..
( Allen Ginsberg, Kaddish, 1961)

Written by: Mehmet Oruç

BEDNAMİLER / BİR DAVET’ in ÇAĞRIŞTIRDIKLARI-II

II. Bölüm

D a n s a ve b a ş k a l d ı rı y a bir davet 2011 Haziran’ında e-kitap olarak yayımlanmış bir kitaptan geliyor: Bednamiler.

“Her şey 14 Şubat sevgililer gününde başladı. Otuz yaşlarında, uzun saçlı,
sakallı bir  adam İstiklal Caddesi’ndeki bir simit sarayının tuvaletinde çırılçıplak
soyunup göğsünün soltarafına kırmızı rujla kırık kalp çizdikten sonra
kendisini sokağa attı. Cadde boyunca avazı çıktığı kadar bağırıp büyük
krizden beri hala işsiz olduğunu, sırf bu yüzden eşinin kendisini terk ettiğini
anlatan, bazen alkışlar bazen de küfürler   eşliğinde koşan bu genç adam,
ortalığı birbirine katıp ara sokaklarda kayboldu.”

Bu şekilde başlayan “kırık kalp” soyunma eylemleri iki ay gibi görece kısa bir zamanda coğrafyanın geneline yayılmış ve  içlerinde yaşlı ve gençlerinde olduğu neredeyse dört yüz kişi kah işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunmuştur.

Bu seneki 14 Şubat 2013, V-Day’in 15. kuruluş yıl dönümü. Bütün kadınları sokaklara çıkıp dans etmeye davet ediyorlar. Bu dans aynı zamanda kadınlara karşı dünyanın her tarafında yapılan şiddeti kınamaya yönelik. V-Day’in V’si, Victory (zafer), Valentine (Sevgi) ve  Vagina (vajina) kelimelerini temsil ediyor.  V for Vendetta‘nın V’si de hemen yanıbaşımızda bu arada. Evet, bu dans için bir davet ancak başkaldırıya ne kadar davet onu bilmiyoruz, en azından onların açıklamaları henüz kadına yönelik şiddetin sistemle iç içeliği üzerinden açıklanmıyor ancak o içkin bağı bir kere daha hatırlatmakla yetiniyoruz, en azından bu yazı onu gerektiriyor. Ancak bu bağlam üzerine bir düşünüm için Ecehan Balta’nın, “Öyleyse  Bir Milyar Kadın Dans Etsin” yazısına bakılabilinir: http://antikapitalisteylem.org/makaledetay.php?&id=407.

Soyunma eylemi Bednamiler için sadece bir başlangınçtır. Devamında işsizlikten, yoksulluktan, mutsuzluktan soyunan kadın ve erkekler meydanlarda dans etmeye davet edilir. Toplumsal alanda sürekli görünmezleştirilen bütün dezavantajlı gruplara bir davettir bu: İşsizlere, kadınlara, bedensel engellilere, yaşılara, farklı cinsel yönelimleri olanlara… Bu davet soyunma eylemi ile başlar, dansla esrikleşir, hiyerarşik olmayan örgütlenmeler olarak tasarlanan ‘sandık’larla yaygınlaşır ve toplumsal alanda yarıklar açana kadar yayılır. Öngörüsü dile getirilmemiş bir devrimdir söz konu olan, aslolan sistemi krize sokmaktır ve belki ait olduğu kaosa varlığı/yaşamı yeniden iade etmektir ama yeniden düzenlemek ve düzenlenmek değil. Ya da bu gerilim üzerine roman olmak istemeyen ve yazarlarının ifadesiyle bir “anti-roman” Bednamiler.

Bednamilerde olay örgüsünün etrafında örgütlendiği kardeşlerden birisi olan akademisyen Ali, oda arkadaşı ve asistanı Aylin’le konuşurken, “Hayret, bir kişinin soyunmasını ahlaksızlık deyip geçiştirebilirlerdi. Fakat dört yüz kişinin soyunması gittikçe politikleşen bir olay” der. Bu cümle Ulrike Meinhoff’un sözlerini yankılar: “Eğer bir kişi bir taş atarsa, bu ceza gerektiren bir eylem olur, eğer binlerce taş atılıyorsa bu politik bir aksiyondur. Bir araba yakılıyorsa suç olur, yüzlerce araba yakıldığında ise politik aksiyon.” Bütün bu ifadelerden Ulrike’nin artık söylemden çok eyleme önem vermeye başladığını görebiliriz.

Bednamiler’de anarşist bir ütopyanın tınıları okunabilir. Hayır, henüz bir ütopya anlatısı değil. Zaman ve mekan kurgusu, tarih anlayışı gibi özellikleri düşündüğümüzde bir ütopya  tahayyülünü yeni bir doğa tasarımı, yeni varlık tasarımı olarak görmeyiz Le Guin’in Mülksüzler’i ya da Karanlığın Sol Eli‘nde olduğu gibi ya da başka ütopya yazarlarının kitaplarında olduğu gibi. Ütopya anlatısı olmadığı halde ütopyayı yankılayan bu şey nedir Bednamiler’de? Sanırım, Bednamiler’in ütopi yankısı, olabilir olanın olabilirlik koşullarını yani toplumsal olanın başka türlü kurulabilirliğini işaret etmesinden geliyor. Bu açıdan sözü edilen o tahayyülü de içinde barındırıyor: Başka bir hayat mümkündür diyor ama bunu söylemeden söylüyor. Bednamiler’in yeni bir örgütlenme önerisi, yeni bir öznelik önerisi gibi  alımlanması  hatalı bir okuma olabilir; zira Ali ile Rıza kardeşler arasındaki, Mehmet ile Tuncay arasındaki çatışma da buradan kaynaklanır. Arzunun gerçekleşmeye başladığı o anda kaçıp uzaklaşmak ve olduğun şeyi reddetmek, olduğun şeye ihanet etmek ve yeni kaçış çizgilerinin icadına girişmek, Rıza ve babası Mehmet’in tavrı buyken; Tuncay ve Ali’nin Bednamilik anlayışında, Ali’nin lider olarak sunumu ile birlikte bir anlamda sistemle bir  uzlaşı da gerçekleşir. Bu bir direniş hareketinin sistem tarafından içerimlenip, massedildiğidir. Öngörülemezlik, bilinemezlik, şaşırtmaca gibi taktikler, Ali ve Bednamilik tanınabilir ve tanımlanabilir  olmadan önce özgürleştiriciyken, artık bir “dizpozitif” olarak iş görmekte ve kendi öznelerini gereksinmekte yani özne üretir hale gelmektedir. Yani tam da gerçekleştiği anda başlangıçta arzu edilenin olumsuzuna-karşıtına dönüşmüş olur. Giorgio Agamben, dispozitif konusunda şöyle söylüyor:

“Aslında bütün dizpozitiflerin altında bir tür özneleştirme süreci aramak gerekir. Özneleştirmeyen bir dizpozitif, yönetim dizpozitifi olarak işlevini yerine getiremiyecek, kaba kuvvete dönüşecektir. Foucault, disiplin toplumlarında dizpozitiflerin, nasıl da bir dizi pratik, söylem, bilgi ve uygulama üzerinden yumuşak başlı ama özgür, ‘özgürlüklerini’ bizzat özneleştirilme süreçleri üzerinden elde eden bedenler yaratmayı hedeflediğini gösteriyor. Dizpozitif herşeyden önce özneleştirme biçimleri üreten bir makinedir ve ancak bunun sayesinde bir yönetim biçimine dönüşür” (2012;36).

 Anarşist çıplakların dansı. Çıplaklığın sistemi krize soktuğu bir oyun. Bu oyun, yasa için giderek bir karabasana dönüşür; yasanın ihlali devrimin dansı olur; isyanın dansı. Satirlerden Emma Goldman’a kadar spiralleşen kıvrımları da içerir Bednamiler: içinde sütyenlerini fırlatıp atan kadınların kahkahaları var. Kahkahalar ve dansın sistemik bir rahatsızlığı ördüğü bu yer tam da içinde nefesledeğimiz coğrafya. Anarşistler ve örgütlenme tartışmaları, liderlik sorunu, entellektüellerin sorumluluğu, akademisyenler ve üniversiteler, kadınların özgürlüğü ve feminizm gibi başlıklar metnin içinde ağır ağır demleniyor.  Bütün bu temalar  coğrafyanın tarihsel gövdesi ile buluşturuluyor: Göçmenlik, yörükler,tarikatlar… Kitaba ismini veren Bednamiler, “1200’lü yıllarda anadolu’ya gelip doğa merkezli bir inanç etrafında örgütlenen” göçerler, bebekleri için ormanda çıplak gerçekleştirdikleri ve yerleşiklerce tuhaf karşılanan ayinleri yüzünden yerleşik kültürce  kötü namlılar olarak adlandırılıyorlar. Andrei Tarkovski’nin Andrei Rublev filmini izleyenler, ormanda paganların gerçekleştirdiği  ayini  ve o ‘çıplakların’ Hristiyanlarca kıyıma uğratılşını hatırlayacaklardır. Bednamiler’de Anadolulu yerleşiklerce sapkın bulunuyorlar. Benzer kıyımların tarihi bu coğrafyada da hayli kabarıktır. Bednamiler’in kendilerini eklemlediği bu hatta yer alanlar Haydariler ve Kalenderiler’dir.

Kalenderî tarikatı Şeyh Cemaleddin Sâvî tarafından kurulmuştur. O, XIII. yüzyılın başlarında Şam’da Şeyh Osman-ı Rûmî’nin zaviyesinde bir süre ikamet ettikten sonra Celal-i Dergezînî ile tanışmış ve onun etkisiyle dünyadan el etek çekerek mezarlıkta yatıp kalkmaya başlamıştır. Onun Dimyat’ta yaklaşık 1232-1233 yılında vefat etmesiyle Kalenderî tekkesi, halifeleri tarafından idare edilmiştir. Cemaleddin Sâvî ile başlayan Kalenderîyye ve Kalenderîlik akımını temsil eden dervişler dünyayı ve dünyevî değerleri umursamayan, içinde yaşadıkları toplumun inanç ve geleneklerine karşı çıkan, bunu kılık, kıyafet, tutum ve davranışlarıyla gündelik hayatlarına da yansıtan sufilerdi. Ocak, kalenderîliği toplumsal nizama karşı çıkarak dünyayı dikkate almaya değer görmeyen ve bunu hayatın her alanında açığa vuran bir akım olarak tanımlarken, Karamustafa ise, bu akıma yeni zühd adını vermekte ve akımın temel esasının toplumsal sapkınlık yoluyla gerçekleştirilen yeni bir zâhidlik anlayışına dayandığını belirtmektedir. Melâmîlik anlayışında olduğu gibi, Kalenderîlik akımında da mal-mülk edinme çabaları reddedilmiş, topluma ekonomik açıdan katkı sağlamak yerine gönüllü yoksulluk tercih edilmiştir. Çalışmak ve ev-bark edinmek gibi toplum yapısına uymayı gerektirecek uygulamalar yerilmiş, gezgin ve başıboş şekilde yaşamak temel prensip haline getirilmiştir. Cinsel faaliyetler de kutsal olana bağlılık açısından bir engel olarak görüldüğü için evlenmemek tarikatın önemli bir prensibi olarak kabul edilmiştir. Kalenderîlerin görünüşleri toplumun bütünü tarafından yadırganan tuhaflıklar içermekteydi. Bu tarz, muhtemelen Melâmîlik’te vurgulanan toplum tarafından dışlanma felsefesinin bir yansımasıydı. Tuhaf görünüş ile toplumda tiksinti yaratmak ve bu şekilde toplumdan dışlanmayı sağlamak amaçlanmıştı. Bu amaca uygun olarak, çıplak veya yarı çıplak dolaşırlardı. Ayrıca bazıları kıldan dokunmuş ve cavlak adı verilen yün çuvallar giyerlerdi. Bundan dolayı Kalenderîlere cavlakiyye de denilirdi. Kalenderîler saç, sakal, bıyık ve kaşların ustura ile kazındığı çahar darb denilen bir anlayışı benimsemişlerdi. Üzerlerinde dilenci çanağı ve derviş değneği yanında balta, deri torba, büyük tahta kaşıklar ve aşık kemikleri taşırlardı. Bütün bu özelliklerinden dolayı, Kalenderî dervişlerine karşı toplumun her kesiminden, özellikle ulema tarafından büyük bir tepki gösterilmiştir. Ulema onları şeriatın dışına çıkmakla itham etmiş, bu ithamdan dolayı zındıklık ve mülhitlikle  suçlanmışlardı
(bkz: http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/18/1744/18521.pdf).

İsyan dansına giden yolda bir uğrak olarak çıplaklığın pek çok göndergesi olduğuna işaret edilebilir. Hatırlarsak Foucault, öznelerin artık oldukları şeyden vazgeçmeleri gerektiğinden bahseder. Özne oluş, giyinikliğimizdir bir bakıma. Bednamiler’in çıplaklığı bu bağlamda din/dil/ırk üçgeninde katılaşan merkezi yapının öznelerce yeniden yeniden üretimine kafa tutar. Özellikle kadınların soyunması, Baba’nın/Yasanın hükmüne karşı en etkili başkaldırı ve tehdit olmaktadır. Hele reklamlarla, satış teknikleri ve medya ile d-ü-z-e-nlendiğimiz, özne olarak üretildiğimiz düşünülürse giydiklerimiz bile  bizim adımıza düşünülmüştür, dolayısıyla giyindirilmiş olduğumuz aşikar.  Ancak Agamben, olduğumuz şeyden vaz geçmeye dair tavır konusunda da uyanık olmaya davet eder bizleri Dizpozitif nedir/Dost başlıklı kitabında:

Kapitalizmin şu anki safhasında dizpozitiflerin eyırt edici özelliği ise artık bir özne üretimi üzerinden işlemek yerine ‘öznelikten-çıkarma (desoggettivazione) süreçleri adını verebileceğimiz süreçler yoluyla işlerlik göstermeleridir. Her özneleştirme sürecinin içinde  bir öznelikten çıkarıcı aşama barındırdığını ve pişmanlıkla cezasını çeken benliğin kendi oluşumunu ancak kendi kendisini inkar yoluyla gerçekleştirbildiğini görmüştük. Fakat günümüzde özneleştirme ve öznelikten-çıkarma süreçleri birbirine karşı git gide kayıtsız kalıyor sanki. Böylece yeni bir öznenin oluşumuna mahal vermiyorlar ya da bu oluşum larva, adeta hayalet aşamasında kalıyor.Öznenin hakikatsizliğinde, kendi hakikati herhangi bir şekilde söz konusu olamıyor. Yakayı ‘cep telefonu’ dizpozitifine kaptıran kişi, onu iten güç ne kadar kuvvetli olursa olsun, yeni bir öznellik değil, olsa olsa denetlenebileceği bir numara   edinmiş oluyor. Aynı şekilde akşamını televizyon karşısında geçiren izleyici öznelikten çıkarılmasının bedeli olarak en fazla bitkinleştirici bir zappingci maskesi takınıyor ya da reyting istatistiğine dahil oluyor. Yine bundan ileri gelen, teknoloji üzerine beyhude iyi niyet söylevleri… Yok efendim, dizpozitif problemi dizpozitiflerin iyiye kullanımına indirgenebilrmiş… Öyle görünüyor ki bu insanlar, her dizpozitife karşılık gelen belirli bir öznesizleştirme (öznesizleştirme/öznelikten çıkarma) süreci olduğu sürece dispozitiflerin ‘doğru kullanımının’ imkansız olacağını göz ardı ediyorlar. Bu tür söylemler tutturanların kendileri de zaten yakayı kaptırdıkları medya dispozitifinin bir ürününden ibaretler (37-39).

Music, 1910. Henri Matisse

Music, 1910. Henri Matisse

Dispozitifler üzerine bir kaç sayfa daha devam edecek tartışmasını şöyle sonlandırır Agamben: “Dispozitiflerin dünyevileştirilmesi -yani ortak kullanımdan koparılıp ayrılanı ortak kullanıma iade etme- sorununa daha da büyük bir aciliyet kazandırır. Bu problemin yükünü taşıyanlar, siyasetin her biçiminin çıkış ve kaçış noktası olan Yönetilemezi aydınlığa kavuşturmak üzere özneleştirme süreçlerine olduğu kadar dispozitiflere de müdahale edebilir hale gelmedikçe, problemin terimleri doğru dürüst ortaya konamayacaktır” (42).

Bednamiler bu bağlamda Agamben’in sözünü ettiği Yönetilemez’ e ilişkin bir tartışmaya da içkin. Yönetilemez’e ilişkin bu tartışma özellikle 68 sonrası muhalefetin gündemi diyebiliriz. Anarşist hareketlerle komünist hareketlerin daha da eski bir tartışması bilindiği üzere. Tarihsel olarak içinde bulunduğumuz şu aşamada bu tartışmalar Arap ve Ortadoğu dünyasında yaşananlar ve Avrupa’da ki hareketler düşünüldüğünde iyice ivme kazanmış durumda ve bizleri anarşizm ve komünizmin ilk teorisyenlerini yeniden okumaya davet ediyor. Bir yandan bu yeniden okumalar da yapılıyor.Bednamiler bu haliyle Türkiye gündeminin güncel bir eleştirisini gerçekleştiriyor. Bednamiler aynı zamanda neşeli bir metin, neşeli ve enerjik. Anlatımın görsel gücü olayları gözlerinizin önüne getiriyor. Akıcı ve sade dili ile bir çırpıda okunuyor. Doğrusu bu haliyle ben de bir çizgi roman okumuşum hissi bıraktı. Belki film-noar yakınlıklar, çözülmeyi bekleyen gizemler, erginleme törenlerini andıran ayinler ve kimlik dönüşümleri ile merakı besleyen, ilgiyi koruyan ve aynı zamanda neşelendiren bir kitap olmuş. Belki de çizgi roman olabilirliği de buralardan besleniyordur. Neden olmasın, belki yazarlarımızın aklına gireriz Bednamiler’den bir çizgi roman çıkartmak üzere. Eleştirilecek hiç mi bir yanı yok kitabın? Var elbette? Örneğin eşzamanlı okuma yaptığımız bir arkadaşım fazla İstanbul merkezli buldu anlatıyı. “Yersizlik, aynı zamanda adlandırılamayan ve merkezsiz bir konumdur, bu yüzden her ne kadar başka yerlere ait işaretler olsa da; istanbul gözüyle bu yerler anlatının içine yedirilmiş gibi durmaktadır. Oysa ki olayların geçtiği şehirlerin de bir oyun olarak farklı isimler taşıması, bu yersizliği daha da yoğunluklu kılabilirdi.” Bednamiler’in yazarlarından Gökmen Akça’dan öğrendiğimize göre, bugünlerde yeniden yazımını gerçekleştiriyorlarmış Bednamiler’in. Belki bu dile getirdiklerimiz bir katkı olur kendilerine. Bednamiler’i merak edenler internet üzerinden okuyabilirler. İşte bu da erişim adresi: http://www.kaosevi.com/ucube_kitaplar/bednamiler_bir_davet.

 Not: Agamben, Giorgio (2012) Dispozitif Nedir? /Dost, çev. Ekin Dedeoğlu, İstanbul: Monokl.

 Written by: Saliha Yazgaç

 

Baktığım An, Kaybolmuştu..

 

tanrı west virgina madencilerini devrimci olmak için
değil 46 model Chevrolet sahibi olup Cenevre’ye
kaçmayı arzulamak için yarattı- para nelere kadir..

Bob Dylan, Tarantula.

Görülmek istenmek, başkası tarafından, toplumu var eden bu olsa gerek. Konuşmak istemek, başka yüzlere. Dinlemek başkalarını. Başkaları hep cehennemdir, oysa. Sartre. Ve bu cehennemleri cennet ütopyalarına dönüştürmek, dünyaya içkin bir şeydir. Ya da can sıkıntılarını kendinden geçmenin devrimci heyecanlarına dönüştürmek. Walter Benjamin de, bu yüzden başta kendi evi olmak üzere, tüm evlerden uzaklaşmak ister.

Benjamin’in kendini kaybetmeye olan ilgisinde “ sarhoşluğun gücünü
devrime kazanma” isteği kadar kendi sınıfsal kökeninden, içinde yetiştiği
burjuva evinden, ana babasının toplumsal üstünlüğünden,
evlerinde verdikleri sıkıcı davetlerden, ağır mobilyalarla döşenmiş
odalardan, o odaları süsleyen porselen ve gümüşlerden duyduğu sıkıntının
payı olmalıdır. ( aktaran Gürbilek, 2011: 133)

İnsan varlık olarak başka gözlere açık, bu yüzden savunmasız, bu yüzden fazla telaşlı. Başkalarının zihninde çarpık bir imge korkusunu taşır hep. Ölüm anında bile güzel elbiseler giymeye çabalar, saçlarını düzeltmek için didinir. Tarkovski, kurşuna dizilmeden önce buna benzer bir eylemde bulunan bir karakteri anlatır.[1] İnsan hasta bir varlık, tuhaf, kendi özgürlüğünü seve seve başkalarının ellerine teslim eder. Yeryüzüne zerdüştün istediği tipte insanlar gelinceye kadar bu hastalık devam edecek. Ya da bilmediğimiz bazı azınlıklar bu hastalığın dışında olabilirler. Bir umut ilkesi.

Kimseler seni görmeden, başkalarını görmek istemek,  bir kıyıda seyretmek biraz da, buydu varlık arzusu. Kamera – varlık- arzusu da diyebilirsin. Başka hayatları gözlemlemek, sokaktan gelip geçenleri. Ne yapıyordu bu başkaları? Sinema işte bu soruya bir cevaptı.

Ne iktidar uygulamak, ne de gözün iktidarına maruz kalmadan, kıyıdalıkları işgal etmek. İmkânsız bir yaşam, imkânsız bir göz. Biliyordu ki yasal kurumlar buna bile tahammül edemezlerdi. Hep kendi denetimleri altında olsun isterler, kendi ürettikleri bireylerin. Denetim dışına çıkmayı düşünmek ve bunun ötesine geçmek için, yaşarken ölümü deneyimlememiz gerekiyor. Blanchot bunu çok iyi yaptı, kendi yaşamında, günün deliliğinde, yazınsal uzamında, son insanında. Son insan da öldüğünde geriye ne kalacağını biliyorum. Denetim –dışı alanlar. Bu yüzden denetim-dışılık hayvan, moleküler, müzik oluşlara girmekle yakından ilgili.

banknot

Alberto Giacometti’s sculpture on 100 Swiss Franc banknot

Bir görünmez göz, iktidarları korkutabilir. Yazmak da bir tür görülmek değil midir? Bir yazı kendini ne kadar görünmez kılabilir? Bir başkalık üretmek adına yazıyı anlamsız, dil-dışı kılmak; yazıyı bu görme baskısından kurtarabilir. Görme baskısı, rasyonel bir mikro-devlet alanı üretir. Bundan kaçış, saçmalamak, anlamsız kesmeler ya da iletişimsizlik kanallarını açmaktır. Şiirsel akışlar, delice kahkahalar, Cut-up. Bir çığlık-yazı, tıpkı Artaud, Beckett, Burroughs, Joyce gibi.

En yakınımızdaki göz, kendine benzetmek istiyor diğer gözü.
Kendi gördüğünü en yakındakinin de görmesini arzuluyor. Kendi gibi görsün, kendi gibi konuşsun istiyor. Başkalık üretimi, herkesin farklı bir şey gördüğü yerde başlayacaktır, farklı bir dil konuşmaya başladığında. Şairlere bu yüzden çok ihtiyaç var. Kendi uzamlarını çöl ve okyanus kılıp, yazanlara bir de.

Parayı, kimlikleri ve ulusal sınırları imha edecek bir toplumsal sistem daha gelmedi yeryüzüne. Bu yüzden kurumlar içerisinde, sermayenin üretimini sağlamak adına oyalanıyoruz. Bu toplumsal yaşam, herkesi işçileştirmek arzusuyla bir tür toplumsal fabrika üretiyor. Ve denetleyen bakışlar buralardan çoğalarak, bütün bir aynılık döngüsünü yaratıyor. İşçileşmek istemeyen en yakını tarafından her türlü şiddete maruz kalıyor. O yüzden işçileşmeye direndiğimiz kadar, başka bir yaşam mümkündür. Tekil direnişler, kolektif direnişlerle düğümlendiğinde devrimci bir ana girmiş oluruz. Açıkça, cesurca iktidara kafa tutanlar ile bunu gizlice gerçekleştiren kitlelerin bir isyan anında meydanlarda buluşması.[2]

Görmeyi ve yaşamı sakatlamaya ilk itirazın, bu para toplumunun kalbine olması gerekir. Hayatının değerini düşürüp, bizde suçluluk duyguları, kölelik eğilimi yaratan da budur. Köle ve efendisi, yargıç ve madun kişinin kendine olan özgüveni ve saygısını yok eden ikilikler yaratırlar. Oysaki yaşam, tüm bu ikiliklerin ötesinde, kişinin kendi bedensel eyleme kudretini artırmasındadır. Bu anlamda Spinoza’nın etik öğretisini pratiğe dökmemiz gerekir.

Spinoza’da açık olarak bir “hayat” felsefesi vardır: Bu felsefe tam tamına,
bizi hayattan koparan şeylerin, hayata karşı duran, bilincimizin koşullarına
ve yanılsamalarına bağlanmış tüm aşkın değerlerin toptan bir reddinden
ibarettir. Hayat,  İyilik ve Kötülük, kusur ve yetenek, günah ve kurtuluş
kategorileriyle zehirlenmiştir. Hayatı zehirleyen şey, kindir; buna, kendine
karşı duyulan kin de dâhildir, yani suçluluk duygusu. ( aktaran Deleuze,
2005: 33)

İşsizliği ve çalışmamayı bir özgürlük alanı yaratımı için fırsat bildiğimizde, bu para toplumu için çanlar çalmaya başlayacaktır. Cesurca kendi yaşamlarımızın gerillaları [3] olduğumuzda, o zaman itaat etmeyi bırakacağız. Ve bizlerin sisteme değil, sistemin bize ihtiyacı olduğunu anladığımızda korkmayı bırakıp, özgürleşeceğiz.

 

Özgür Gündem

Notlar:

Gürbilek, Nurdan (2011) Benden Önce Bir Başkası, İstanbul: Metis.

Deleuze, Gilles (2005) Spinoza: Pratik Felsefe, çev. Ulus Baker, İstanbul: Norgunk.

Badiou, Alain (2011) Felsefe ile Politika Arasındaki Gizemli İlişki, çev. Murat Erşen, İstanbul: Monokl.


[1] Bir grup insan, ihanetlerinin cezası olarak kurşuna dizilecektir. Bir hastane duvarının dibinde, çamur birikintileri arasında bekleşirler. Mevsim sonbahar. Ölüme mahkûm bu insanlara paltolarını ve ayakkabıları çıkartmaları emredilir. İçlerinden biri, bu emir üzerine gruptan ayrılarak yırtık çoraplarıyla uzun süre çamurda gezinir. Amacı, bir dakika sonra kullanamayacağı paltosunu ve çizmesini koyacak kuru bir yer bulmaktır. Mühürlenmiş Zaman.

[2] Kolektif parrhesia başladığında, tekil parrhesiastes’lerin önceki tek tek çıkışları ikincilleşir, hiçbir doğru halkın doğrusunu temsil edemez hale gelir, aracılar (çeşitli siyaset erbapları ve otoriteleri) geçersizleşir, doğruyu söylemek isteyen bütün aracıları ortadan kaldırdıkları tümüyle şeffaf, açık bir sahne yaratırlar -elbette en görülür yerde, şehrin meydanında olacaktır bu. Bkz.  http://surmetinler.blogspot.com/2013/01/foucault-ile-anarsizmin-rabitalari.html

[3] Gerilla figürü ile bağlantılı düşünebileceğimiz asker figürü ile ilgili olarak Badiou kendi düşüncülerini şöyle açıklamakta:” (…) Askerin insanoğlunun bir hakikate tutulduğundaki üç temel özelliğini içeren bir metafor olduğunu söyleyebiliriz. En başta, bu herkes için bir örnek, evrensel bir sesleniştir; sonra, bu, yapacak hiçbir şey olmadığının düşünüldüğü bir zamanda birisi tarafından gerçekleştirilebilecek olana misaldir, yeni bir olanağın yaratılmasıdır; son olarak, hakiki bir fikrin hizmetindeki bir eylemde bulunan ölümsüzlüğe ve edebiliğe bir örnektir. İçkin bir ölümsüzlüğün yaratılmasıdır.” s. 69.

Written by: Mehmet Oruç

GÖÇEBE KOŞUKLAR / BİR YERİN YERLİSİ OLMAYA REDDİYE -I

 

bed.

I. Bölüm

Bütün gündür Gökmen Akça ve Erdal Güçlü’nün göçerlik ve göçebelikle derinden irtibatlı kitapları olan Bednamiler’ini okuyorum bir yandan, bir yandan da Uygar Asan’ın Sergi evi adlı bloğunda izleyebildiğimiz İnşa etmek- Oturmak -Düşünmek konulu fotoğrafları arasında imgesel bir yolculuğu üzerimde taşıyorum. Bu karşılaşmalar bedenimde gerçekleşiyor ve zamansal bir yolculuğa çıkıyorum ister istemez. Geçmişim, bugünüm ve geleceğimin hareketi kaotik, şiirsel, neşeyle olduğu kadar hüzünle de esrikleşiyor. Füruğ Ferruhzat, İlhan Berk, Turgut Uyar, Nietzsche, Spinoza, Heidegger, Deleuze’da bizlerle beraber. İçimdeki ses bu arada haykırıyor: “Ev değil hep bir bahçe arzu ettim ben”. Zahrada (Martin Sulik), Bednamiler’i okurken okurken izletti kendini gönül penceremde bir daha. Bir “bahçe” de bir oturma alanı bu arada. Doğu kültüründe halılar da bahçeleri imler öyle değil mi? Defterime not düştüklerimdendir halılar ve bahçeler arasındaki bu ilişki ama daha fırsatım olmadı o t u r u p şöyle adam akıllı üzerlerinde durmaya. Bahçeler üzerinde düşünebileyim diye sadece şu kadarını not edebilmiştim kendime: Dünya bir bahçedir. Bu bahçe kendilerince korunsun diye insanlara emanet edilmiştir. Bahçedeki bütün canlılar sevgisinden, şefkatinden nasibini alabilsin diye melek sıfatıyla insana emanettir. Ne vakit ki insan bu sevgi ve şefkati esirger bahçesinden insanda ve bahçede şeytanın hükmü başlar, sevgi evreni geri çekilir; şiddetin, acımasızlığın hükmü genişler, yeğinleşir. Düşün üzerine insanın, emanetlerin ve faziletlerin. Eleştirmeliyim kendimi bu insan merkezli bakış açısından dolayı çünkü hala kaosa düzen verecek olanı insan gibi görüyorum burada. Ama şu da var: Edep diyorum bir yandan insana, edep yahu!. Bu bakış açısı bir yandan müslüman, bir yandan insan merkezli, hiyerarşik aklın üzerime sindiğidir. Uğraş bununla mücadeleden geliyor: bahçenin duvarları ki ruh duvarları onlar, dalgırlar, zamansallar, hep biraz daha genişleme belki de nefesleme hevesinde, bir başka pencereyi oymak, genişletmek, işlemek, biraz daha gün görmek aslında başka nefeslerle nefeslenmek aslında bir başkasının mahalinde biraz konuk olup oradan doğru görmek, kendinden geçmek onlaşmak ve oraya yerleşmeye izin vermeden hoşçakal diyebilmek ve bir başka konukluğa geçmek; ve gövdende başka gövdeleri misafir etmek, başka gövdelere teslim olmak, senin olduğunu sandığın üzerinde işlemelerine izin vermek –o-nlaşmak ve yine gitmelerine izin vermek.. Göçebe koşuklar dedim bunlara yani bir yerin yerlisi olmaya reddiye! Çünkü e v içimde! Çünkü bu cemiyette karşılaştığım pek çok ev kazındı içime. Çıksınlar artık benden diye.


by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

by Uygar Asan

İFFET

Bir çarkın dişlisidir İffet. Evdeki zaman onunla başlar, işler tıkıt tıkır, tik tak, tik tak. Gün ağarırken gözleri açılır tik, kapanır tak sonra yeniden açılır tik. O anda Allah diyerek içinden , oturur, vaziyete gelir. Bu üçüncü tikde kalkmamış olmayı hiç düşünmemiştir bile. Sanki, sanki. Yatağın sol yanında uyuyan kocasına bakar tik, başını karşıya doğru çevirir yeniden tak. Bir Allah sesiyle içinden ayaklarını sarkıtmıştır yataktan şimdi. Bu ilk uyanış kesik kesik hareketlerle gelir ama sonra yataktan aşağı sarkmış ayaklara çoraplar geçirilip terlikle birleşince yeni yağlanmış gıcır gıcır bir makine gibi döngüsü başlar İffet’in tik tak tik tak tik tak…Banyoya gider, abdestini alır, yemenisini bağlar, elbisesini giyinirken daha ufak bir bez parçasından çamaşıra başlamıştır bile. Gerçi Allah var kocası bir makine alıvermiştir ona ama iki kişinin çamaşırından ne olacak diye… El banyodan mutfağa. Çay suyunu koyar, yumurtaları cezveye koyar, dolaptan biraz zeytin biraz peynir çıkarır ki kahvaltıya kadar ısınsın, yaşlı dişleri sızlamasın, kocası erken erken mırıldanmasın. Kocası hala uyuyor. Uyusun. Uyusun. Dışarı çıkar. Kümese tavukları açmaya giderken belki sabah güneşinin ne güzel olduğu geçiyordur içinden. Şükürler olsun diyordur Tanrısına bu günü de gösterdiği için ona, diyordur belki çünkü hiç anlaşılmaz bu kadının yüzünden ne düşündüğü. Ya da düşünüyor olur mu ki İffet kadın yaptıklarını. Sanki onun içinde bir tek Allah sesi var da başka hiçbir şey mi? Bilinmez ki ne düşünür İffet Kadın! Tavuklarını açar, bir iki kış kış yapar, azıcık yem sepeler, sularına bakar,çalı süpürgesini eline alır etrafı süpürür acele acele, hızlı hızlı yemenisiyle ağzını örterken. Bir kimsecik yok etrafta ne günaydın diyecek ne el sallayacak. Süpürme işi bitince ovaya doğru bakar İffet Kadın, çok durmaz bir Allah sesi geçer içinden yönelir mutfağa tik tak…Çay suyu kaynamıştır, demler; kocasını uyandırana, çay da olana kadar haşlansın yumurta, yakar altını, ekmek çıkarır,çatal çıkarır, taze soğan almalı. Bahçeye çıkar, soğanı koparır, bahçenin musluğunda ayıklar iki dakkada, bir de tazecik nane koparır hiç gülümsemez , hiç tebessüm etmez İffet Kadın naneyi koparırken zaten bi koklamaz da hemencik yıkar, mutfağa koşar, domatesi doğrar, soğanı böler, naneleri koyar, zeytinyağı koyar, kırmızı biber, limon, tuz koyar. Bey, beey…

Ağız şapırtılarından başkaca ses yok mutfakta. Hava ne güzel ve fakat kimsenin aklına bahçede kahvaltı etmek gelmiyor güneş tatlı talı süzülür, kuşlar cıvıl cıvıl cıvıldarken. Loş mutfak, dar kapı, ince ses: Allah! Şapırtılara çayın höpürtüleri karışıyor. Bir kedi mutfak penceresine yanaşıyor, miyavlıyor,İffat kadın peynirden bir parça fırlatıyor bahçeye doğru, kedi peynirin peşinden koşuyor.

İffet ne kadar hareketliyse kocası o kadar ağır bir adam. Birbirlerine o kadar alışmışlar ki, birbirlerini o kadar iyi biliyorlar ki konuşmaya bile ihtiyaç duymuyorlar. İffet masayı topluyor, artıkları pencereden dışarı fırlatıyor, kocasının keyif çayını doduruyor.Kocası pek çok sabahlar yaptığı gibi sedirin arkasından tabancasını sardığı kumaşı gelin olacak kızın çeyizini açması gibi açar ağır ağır çözer düğümleri okşar gibi, çıkarır silahın örtüsünü, içini temizler ve o böyle dünyadan koparken ya da dünyası o olurken İffet tik tak tik tak tik tak zamanı örmeye devam eder.

Written by: Saliha Yazgaç

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.