Varlık, Politika ve Gölgeler

Posted in political writings / politik yazılar with tags , , , , , , , , on April 30, 2012 by arabolge

Edward Burne-Jones (1833–1898) Georgiana Burne-Jones, their children Margaret and Philip in the background

I. Korku ve Titreme

“İnsanlar savaşırlar ve savaşı kaybederler ve yenildikleri halde uğrunda savaştıkları şey gerçekleşir ve gerçekleştiğinde istedikleri şeyin bu olmadığı anlaşılır ve başka insanlar onların istedikleri şey için başka bir ad altında savaşmak zorundadırlar.”

William Morris

Hayat algımız hep bir şeyleri anlamlandırma, yerlileştirip yurtlulaştırma ve kodlamalar üzerinden şekillenmekte. Akışlar, göçebelik ve sonu olmayan belirsizlikler çok korkutuyor bizleri. Bir de bir yüze sahip olmayan mülksüz gölgeler. Bir şekilde yerimizi ve zamanımızı bilme, haddimizi bilme sorunu ile karşılaşıyoruz. Aşkın olan, gücümüzü aşan bir şeyler çıkıyor karşımıza ve bizden korkmamızı ve titrememizi emrediyor, bizde buna gönülsüzce de olsa uyuyoruz işte. Ve ne yapabilirim ki başka, diyoruz.  Herkes aynı şeyleri yapıyor, ben neden farklı bir şey yapayım ki. Bu anlamda toplumunda ne kadar tehlikeli bir oluşum olduğunu görebilmekteyiz. Böylesi toplumlarda insan ilişkilerinde farka ve belirsizliğe yer yoktur, bireyler bir tür görünmez mikro-faşizmler ağı ile sarmalanmıştır. Evi terk ettiğinde okul, okulu terk ettiğinde ordu, orduyu bıraktığında çalışma bütün bir yaşamı denetim altına almaya kalkışmaktadır. Bu biyo-iktidarlara karşılık direnişin ötesine geçen kurucu yaratımlara ve yaşamların bir sanat eserine dönüştürüldüğü tarzlara ihtiyacımız var. Şunu iyi bilelim ki ne kadar korkup, titrersek o kadar yaşama gücümüz azalır ve o kadar fazla itaat etmeye eğilimli oluruz. Oysa ki hayaletimsi gölgeler bütün bu duygulanımların dışındadır ve sadece neşeyi tanır.

Bilinçaltımızı açıp baktığımızda hiç şimdiye değin farkına varamadığımız küçük devlet takımadalarına rastlayabiliriz. Özellikle Türkiye’nin doğusunda büyümek zorunda kalan yoksul Kürt çocukları bunu çok daha iyi bilirler. Bu durum hemen hemen bütün ulusal devletlerin ezilen minör halkları için geçerli kılınmıştır.  İlkokulda pazartesi ve cuma günleri, rutin bir ritüel haline gelecek olan,  göndere çekilen bayrak eşliğinde hazırolda okutulan marşlar, mülkiyete ve devlete saygı duyacak geleceğin uyumlu bireylerini yaratmaya çalıştı. Bedenlerimizin biz farkına varamadan nasıl hareket edeceği uzun zaman aralıklarına yayılmış bir eğitim programı ile programlanmış bulunmakta. Korku duygusu ile ilk tanışmamız da bu dönemde gerçekleşmekte daha çok. Devletin büyük ve yıkılmaz olduğu imgesi zihnimize öyle bir yerleştirilmekteydi ki, bir daha tersini düşünebilmek için kendimizi yeniden icat etmemiz gerekmekteydi.

Çocukken her şey bize ne kadar anlamsız ve boş gelse de anlamlıymış gibi davranmak zorundaydık. Konuşamazdık. Şimdi tekrar çocuk-oluşu yaşamanın ve bir kez olsun dersleri asıp; çimenlere sere serpe uzanmanın, bulutları seyretmenin tam da sırası. Üstelik devletin ve mülkiyetin ilk fırsatta öldürmek isteyeceği,  korkup titremeyen bir çocuk olarak. Ya da hiçbir zaman ele geçirilemeyecek ve bu yüzden öldürülemeyecek gölgeler olarak.

cezanne-st-victoire-1885


II. Oradalık


” Her şey kendi varlığında devam etmek için elinden gelen bütün çabaları yapar.” (Spinoza, 2009: 137)

Varlık hep kendi varlığında ısrar eder. ‘Ben’ olmadığımda da, içinde olduğum mekân hep oradadır. Belki de ‘ben’ de hep oradayımdır, ‘Ben’ yerinde olmadığında. Ve hep orada olan mekân ile hep orada olan varlık karşılaşıp dururlar. Bu karşılaşma gerçekleşmediğin de boşluk kendini gösterir, zaten hep orada olan boşluk. Boşluk ve gölgeler birbirlerinin ortağıdır. Boşluğun varlığı zamanda sınırlı varlıkları ürkütür, bu da yeni karşılaşmaları tetikler onlarda.

Dışımızdaki nesnelere anlam kazandıran bizim bakış açılarımızdır, bakma biçimlerimizdir. Ve bu bakış açıları Leibniz’in tabiriyle sonsuz küçük bir düzlemde her bir tekil birey de farklı bir biçimde işler. Nesneler hep oradadırlar. Biz olmasak da orada kalmaya devam ederler. Başka bir deyişle dışarısı bizim bedenlerimizin içerisidir. Dışarısının düşüncesi bedenlerimizde bıraktığı imgeler, duygulanımlarla devam eder. Dışarısıyla daha çok göz ve bellek üzerinden bir ilişki kurarız. Hatırladıklarımız kadarıyla bir uzam anlam ve duygulanımsal güç kazanır. Gölgeler ise ne içeride ne de dışarıdadır, onlar yok yerdedir, yani her yerdedirler.

“ ‘Doğa içeridedir,’ der Cézanne. Nitelik, ışık, renk, derinlik- ki orada, önümüzdedirler- ancak vücudumuzda bir yankı uyandırdıkları için, vücudumuz onlara kabul verdiği için oradadırlar.” (Merleau-Ponty, 2003: 36)

Dış dünyanın insana ihtiyacı yoktur. İnsansız da varlığını sürdürebilir. Dış dünyadaki, bilincimiz dışındaki varlıkların varoluş nedenleri kendinde içkindir (causa sui). Bizler tarafından sözcüklerle hiçbir zaman anlamlandırılamazlar. Bu yüzden sözcükler, bütün bir varlık karşısında zavallıdırlar.

Dil ile dışarısını anlamlandırma ve sabitleme telaşı içersindeki insan yaşamı katılaştırma tehlikesi içersindedir. Bu anlamda dilin biçimsiz olanı düzenlemek ve belirsiz olanı belirlenir kılma çabasındaki iktidarlarla bir yakınlığı vardır. Her şeye bir yer ve kod biçme düşüncesi insanın kaosa uyguladığı baskıcı güçleri ve aynı zamanda korkusunu gösterir. Dil kendi başına şeyleri temsil etmesi bakımından da sorunludur. Dil’in kendi içinde barındırdığı bu belirlenim ve denetim tehdidinin farkında olan Burroughs konuşmak yalan söylemektir, der. Gölgeler ise yalan söylemez.

Politika ilkin, dünya içindeki insan ile doğa arasında başlıyor. Daha sonra ezen azınlık insan ile ezilen çoğunluk insan ve diğer ara insan formları arasında devam ediyor. İnsansız bir dünyada politikanın varlığından da söz edemeyiz sanırım.

“Kısa süre öncesine kadar dünya nüfusu iki milyardı: beşyüz milyon insan ve bir buçuk milyar yerli halk. Birinciler Kutsal Söz’ün sahibiydi, öbürleri ise onun kullanım hakkına sahipti. İkisi arasında, aracılık yapan satılmış prenscikler, derebeyler ve yerden mantar gibi biten sahte burjuvazi yeralıyordu.” ( Sartre, 1999: 135)

İnsanlar gürültü çıkararak birbirlerine karşı hırsla egemenlik kurmaya çalışırken-savaşlar, din, sermaye piyasaları vs.- doğa bir köşede sessizce varlığını devam ettiriyor. Ormanlar, okyanuslar, kutup buzulları ve çöller kendi halinde, kendi ritminde binlerce canlı varlığıyla içkin varoluşunu sürdürüyor. Çok geçmeden politika onlara da bulaşıyor.

Bu anlamda boş mekânlarda artık politik. İnsansız olmaları politikadan kurtuldukları anlamına gelmiyor. Bir defa insan gözü ile karşılaşmaları yeterli politikleşmeleri için. Aynı şey iki insan arasında gerçekleşen karşılaşmalar için de geçerlidir. Yüz yüze gelen iki insan artık politikadan yakalarını kurtaramaz. Burada işin içersine Levinasçı anlamıyla başkasına karşı sorumluluk ve etik giriyor.

Yeryüzünde nereye gidersek gidelim politikadan kurtulamayız. Politika, varoluşumuzdan önce gelen bir etkiye sahiptir. Bu bilgiyi gündelik hayatlarımızda deneyimlerimiz, karşılaşmalarımız üzerinden kestirebiliriz. Fakat tam olarak sınırlarının nerede başlayıp, nerede bittiği konusunda tekil bireyler olarak emin olamayız. Gölgelerin de neye muktedir olduğu oldukça belirsizdir, ne yapıp yapamayacağını kendisi belirleyebilir ancak. Makro ve mikro iktidarların alanında aktif ve pasif tavır almalar arasında salınıp dururken kendimizi keşfedebiliriz. Nasıl ki gerçekten yaşamlarımız ve bedenlerimiz konusunda tam bir belirsizlik sürüp gidiyorsa, politika konusunda da benzer bir yazgı söz konusudur. Yine de tekil deneyimlerin eşsizliği önemini hep korur. Bu deneyimlerin ayırt edici özelliği tekrarlanamaz olmalarıdır.

“ Ama içinde yaşadığımızın bilgisi, bu yaşamanın kendisidir ve dıştan gelen hiçbir bilgi, sonuçta onun yerini alamaz. İşten çıkarılmış bir işçi, iflas etmiş bir esnaf, okuldan sıkılan bir öğrenci, yoksulluk içinde kıvranan bir göçmen… Bu bireyler için, dıştan gelen hiçbir görüntü ve söz yaşadıklarının yerine geçemez.”  (Soysal, 2008: 41)

Kendi varlığımızı olumlamaktan başka seçeneğimiz yok mu? Var, kendi kendini imha etmek. En uçtaki olumsuz nihilizm bu olabilir. Ne kadar anlamaya çalışsak da kendini imha edenleri hiçbir zaman anlayamayacağız. Belki de anlamamız gerekmiyor. Devlet ve düşüncesi galip çıkıyor bu imhada. Soluk, durgun varlığıyla devlet aygıtı ölümü andırıyor. Gölgeler ise yaşamı her şeyin üzerinde tutar, güneşin doğuşundan keyif alır, sonsuz oluşu takip eder.

“ İster devletlere bağlı olsunlar, ister başka odaklara bağlı olsunlar, teröristler bugün aynı ‘nihilist’ (hayatı aletleştirerek yok sayan) dili konuşmaktalar.” (71)

Devlet ehlileştiriyor insanı, rasyonel biri haline getiriyor. Tek düşüncesi biraz para kazanıp tüketmek olan günümüzün susturulmuş proleterlerini armağanlara boğuyor. “İtaat edersen daha rahat edersin, itaat edersen daha çok mülkün olur, itaat edersen hayatını yaşarsın”  ideolojisini pompalıyor bütün bir ekonomi-politiğiyle. İtaat etmezsen cezaevi orada, ölüm orada, ‘terör’ orada. Bu itaat kültürü birçok şeyi açıklıyor. Bu yüzden artık en tehlikeli sınıflar bir işe sahip olanlardan çok işsizler, aylaklar ve mülksüzlerdir. (Marx’ın beğenmediği o lümpen proletarya) En az temsil hakkına sahip olanlar ve ciddiye alınmayalar da bu kenardaki toplumsal gruplardır. Bu anlamda en fazla öfke duyan ve sistemden radikal bir kopuşu gerçekleştirebilecekler arasında bu toplumsal kesimler bulunmaktadır, diye bir önermede bulunabiliriz. Burada bu grupların nasıl bir araya gelip, sisteme karşı bir direnişi örgütleyeceği sorusu önem kazanmaktadır. Bu sorunu kendi içlerindeki yaratıcı ortaklıklarda çözmeleri en iyisi olur. Gölgeler de yardım eder onlara bu konuda.


III. Göçebe

Deleuze’ün göçebesi bu yüzden oldukça güç bir iş yapıyor. Hem itaat etmiyor, hem de devletin kapma aygıtları tarafından kapatılmamak için kaçış çizgilerini izliyor. Fark edildiği anda imha edileceğini biliyor, bu yüzden hep aralarda soluk alıp veriyor. Bir yüzü yok, bir ben’e sahip değil, bir halk değil. Bu anlamlarda gölgelere çok benziyor. Bu göçebe için tanımlanma bir tehlike olsa da,  O’nu kendi farkını yaşamak isteyen bir tekillik, bir azınlık-oluş olarak görebiliriz. Şizofrenlere yakın bir duyarlılığı var ama asla marjinal değil.  Ne kalabalıklarla birlikte olabiliyor, ne de onlarsız. Bir nevi kenarda kalmayı olumluyor.

Spinoza ile başlayan neşeli yaşam felsefesini Nietzscheci güç istenci felsefesiyle kesiştiren de bu göçebedir. Nietzsche’in göçebesi yapmak istediği bir şeyi sonsuzca yapmak isteyeceği biçimde yapar. Bu anlamda yaşamı olduğu gibi olumlar ve bir oyun oynama hafifliğinde yaşar. Genel olarak bakıldığında devrim düşüncesi de böylesi oyunlardan biridir. Bir devrimi ancak çocuk ruhuna sahip insanlar gerçekleştirebilir. Gölgeler de hep bizlerle oyun oynarlar.

“ – Büyük ödevlerle düşüp kalkmanın bir tek yolu vardır bence, o da oyundur; büyüklüğün belirtisidir bu, ana koşullarından biridir. En küçük zorlama, asık bir yüz, ses tonunda en ufak bir sertleşme, hepsi birer itirazdır bir kimsenin kişiliğine…” ( Nietzsche, 1999: 41)

Asık suratlı devrimciler çağını geride bırakmak üzereyiz. Karşıtlıklar ve intikam üzerine kurulu bir devrimci değişim yerini, yaşamın ritmini takip eden bir müzikal devrim arzusuna bırakıyor. Bu yaşanan ölümlerin, ne kadar acı verici de olsa bir şenliğe dönüştürülmesi anlamına geliyor. Güneşin, insan dışındaki varlıklar içinde doğduğunun bilgisine sahip olmak, bizleri belki de bu hınç ahlakından uzaklaştırabilecektir.  Devrimci-oluşun neşeli bilgisi biraz da yeniden bu dünyaya inanmayı gerektirir. (Deleuze, 1995: 176) Başka bir dünyanın olmadığını en iyi gölgeler bilir.

IV. Devrim ve Şiir

Akla ve paraya boğulmuş dünyanın büyülenmeye ihtiyacı var. Bu büyüyü şiir ve devrim birlikte sağlayabilirler. Bu durumu Sitüasyonistlerin deyimiyle şiirin hizmetine sunulmuş bir devrim ile de açıklayabiliriz. Devrimci kopuş anlarının hep böylesi hesap dışı bir esrikliği vardır. Çoğu zaman nedenleri konusunda tam bir açıklama yapılamaz. Gölgeler nedensiz olmayı sever. Marksistler bu anlamda belki de gerçeküstücülerle bir ittifaka girişebilir:

“Gerçeküstücülük ile Marksizm arasındaki karşılaşma çoğunlukla öyle gösterilmesinin aksine bir siyasi parti ile bir  ‘sanatsal öncü’ arasındaki çatışmalı ilişkiden epeyce farklıdır. Bu yakınlaşmada hedef Baudelaire’in o çok değerli dileğini gerçekleştirebilecek güçte bir devrimci kültürün oluşturulmasıydı: Bu dilek rüya ile eylemi, şiir ile yıkıcılığı birleştirmekti.” (Löwy, 2009: 47)

Şairler devlet düşüncesi ile hiçbir zaman barışık yaşayamadılar. Bu yüzden hiçbir iktidar şiiri sevmez. Şimdiye dek unutulmuş olması dahi unutulmuş olan varlığın sırrına en fazla yaklaşan belki de şiirdir. Heidegger’de bu düzlemde Hölderlin, Rilke, Trakl, Celan gibi şairlere ilgi duyar. Tekniğin olanca totaliterliğiyle hüküm sürdüğü günümüzde, şiir varlığın gizini kendinde saklar. Şiir bir gölgedir, kendini gösterdiğinde hemen gizlenmesi gerekir.
“ Sadece sanatsal söz tek başına tekniğin ele aldığı sonsuz ve kapalı kullanılabilirliğe (disponibilite) karşı varolana (etant) yardım eli uzatan olası vakıf olarak gürledi. Bu şairler eşsiz Hölderlin ile Rilke ve Trakl’dır. Bu şairlerin sanatsal söyleyişi unutkanlık örtüsünü deldi ve zamanımızın hüznünde tarihsel kaderi son bulan varlığı değil, ama varlık sorusunu sormaya ve yaşatmaya devam etti.” (Badio, 2005: 38)

Şiir ele avuca gelmez, uyumsuzdur, aşırıdır. Hiç gidilmeyen yollardan yürümek ister hep. Kendi yolunu kendi açmak ister. İsyancıdır, gözünü budaktan sakınmaz. Bu yüzden şair ve şiirine yüzyıllardır acı çektirilir. İktidarı hedeflemeyen devrimciler ile şiirin ortak bir etiği vardır. Her ikisi de kurtuluşu kendi içkinliğinde arar.

“… Derisi yüzülerek öldürülen şairler. Eklemleri kırılarak kazanda kaynatılan şairler. Boğdurulan şairler. Giyotinle boyunları kesilen şairler. Götünden kurşuna dizilen şairler… Ne yapalım, hem şair hem düşünce, her zaman, sürgünde olacaktır!”  (Ayhan, 1996: 53)

Ulrike Meinhof

V. Devrimci Şiddet

İnsanın devrim ile özgürleşeceği düşüncesi beraberinde şiddet sorunsalını getirmektedir. Pasif direniş biçimleri ile silahlı devrimci şiddet arasında bir seçenekler yelpazesi bulunmaktadır. Her bölgenin kendi durumuna ve acil ihtiyaçlarına uygun biçimi keşfetmesi gerekmektedir. Azınlıkta dahi olsalar yerleşik iktidar sahipleri konumlarını kaybetmek istemeyeceklerdir ve bu yüzden büyük bedellerin ödenmesi gerekebilir.

1966–1977 yılları arasında Batı Avrupa’da özellikle şehir gerillacılığı biçiminde ortaya çıkan örgütler devrimci şiddet bağlamında anılabilirler. Bu örgütler daha çok ilk dalga olarak anılır. İkinci dalga militan akım 1977’den 90’lı yılların sonlarına dek uzanır.  İlk dalga militan akımın ortaya çıkmasında Amerika’nın Vietnam müdahalesinin ve sanayi toplumunun bağrındaki 68’ ayaklanmalarının belirgin etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu yapılanmalardan –İtalya’da Kızıl Tugaylar, Fransa’da Action Directe,  Belçika’da Savaşan Komünist Hücreler, İspanya’da ETA, İrlanda’ da IRA vs. – en fazla adını duyuranı ve hiyerarşi içermeyeni RAF olmuştur ( Steiner ve Debray, 2009: 123–129). Suikastlar, önemli devlet adamları, bürokratlar ve iş adamlarının kaçırılıp öldürülmesi, dev mağazaların ve bankaların kundaklanması gibi eylemleri gerçekleştiren RAF daha sonra aktif üyelerinin hapsedilip öldürülmeleri ile dağılmıştır. Endüstriyel Batı Avrupa’da böylesi radikal devrimci şiddet uygulayan örgütler tasfiye olsa da gelecek kuşaklara direnme modelleri konusunda zengin bir miras bırakmışlardır. Gölgeler hep vardı ve varolmaya devam edecek, mülkiyetten beridir.

Bu radikal silahlı sol örgütlerin kurulu sisteme karşı ne kadar büyük bir tehdit oluşturduğunu kapatıldıkları hapishanelerde uygulanan sistematik işkencelerden anlayabiliriz. Nazizmin ölüm kamplarından sonra Almanlar için ikinci büyük utanç kaynağı belki de RAF militanlarının cezalandırıldığı, duvarlarının beyazlara boyandığı ve ses geçirmeyen Stammheim ve Köln-Ossendorf cezaevleridir.

Ulrike Meinhof avukatına yolladığı bir mektupta Köln cezaevindeki duygulanımlarını şöyle izah eder:

“  Başının patladığı hissi, kafatasının parçalanacağı, patlayacağı hissi. Beyninin tıpkı bir erik kurusu gibi buruştuğu hissi. (…) Normal sesle konuşmak için, yüksek sesle konuşur gibi çaba gerekiyor, neredeyse bağırmak gerekiyor. Dilsiz kalma hissi.” (32)

Hardt ve Negri’de otoriter ve baskıcı olmayan gerilla mücadelelerine örnek olarak Meksika’daki Zapatistaları gösterirler. Tek bir liderin emri altında, yukarıdaki merkezi bir yönetimden aşağıya hiyerarşik bir örgüt şemasının yerine, Zapatistalarda herkesin herkesle yer değiştirebildiği, esnek ve ağ tarzında yatay bir yapının varolduğunu belirtirler ( 2004: 101,102). Bu yapıda Leninist merkezi demokrasi yerine çokluğun merkezsiz demokrasisi hüküm sürmektedir. Örgütteki herkesin eşit oranda katılım ve temsil hakkı bulunmaktadır. Gölgelerin bu örgüte katılmaları yasak değildir.

Hapishanelerin, tüm yeryüzünde daha çok mülkiyete sahip bir azınlığın çıkarları adına ve onlara karşı tehdit unsuru olan siyasi birimleri ve insanları kapattıkları bir hakikat statüsüne sahip artık. Sermaye akışının kesintisiz varlığını sürdürmesine engel olacak her türlü unsurun kapatılması gerekmektedir. Bu da devlet düşüncesinin mülkiyet sahipleri ve onların sermayeleriyle hukuksal bir formda işbirliği yaptığını göstermektedir. Yalnız Avrupa’da durum böyleyse diğer az gelişmiş ülkelerde durumun ne kadar vahim olduğunu kestirebilirsiniz. Bunlar arasında aklıma kazınan bir isim de Diyarbakır E tipi cezaevidir.
Türkiye’de uygulamaya geçirilen neo-liberalizmin aslında ne olduğuna dair üstü kapatılan ve geçiştirilen bir vahşetin adıdır bu cezaevi. Gölgeler tüm bu vahşete sadece kahkaha ile karşılık verir, acı ile terbiye edilemez.

**

Hardt ve Negri, tepkisel bir karşı-iktidar modeli yerine, yaratıcılıklardan kurulu bir alternatif yaşam tarzı önerirler. Bu bağlamda devrimci şiddetin pratik durumlara göre farklı biçimler alabileceğinden bahsederler. Bu örnekler arasında sistemden toplu çıkış, şiddet içermeyen gösteriler, sessizlik gibi çok çeşitli taktikleri gösterirler. Silahlı mücadelenin her zaman için etkili olamayacağı, bunun yerine silahsız geri çekilmelerin daha fazla bir etkiye sahip olduğu görüşündedirler. Çağımızın yeni sınıf mücadelesi olarak bu geri çekilmeleri örnek gösterirler.

” Aslında bizim kavrayışımız, bugün ‘ silahsız çokluğun’ silahlı bir gruptan çok daha etkili olduğu ve toplu çıkışın saldırıdan çok daha güçlü olduğudur. Bu bağlamda toplu çıkış genellikle sabotaj, işbirliğinden çekilme, karşı-kültürel pratikler ve genelleştirilmiş itaatsizlikler biçimini alır. Böylesi pratikler etkilidir; çünkü biyo-iktidar daima, üzerinde hüküm sürdüğü öznelliklere ‘tabidir’. Onlar alanı tahliye ettiklerinde, biyo-iktidarın katlanamadığı boşluklar yaratırlar.” ( Hardt ve Negri, 2011: 359)

Bu çokluğun toplu geri çekilme düşüncesi direnişin iktidardan önce geldiği düşüncesiyle de uyumludur. Burada yoksul çokluğun kendi durumuna göre, kendi toplumsal bedeninin kudret derecesini artıracak bir şiddet türünü keşfetmesi ve uygulaması gerekmektedir. Direnişin ötesine geçip yeni bir insanın ve yaşamın yaratılması ancak iktidara karşı mücadelelerin şenlik ve kahkahaya dönüştürülmesiyle mümkündür. Devlete ve kurumlarına itaatı sağlayan korku ve umut duygulanımlarının üstesinden gelinip, tüm karşılaşmaların alanının içinde yaşadığımız bu maddi yeryüzü olduğu anlaşıldığında bu sağlanacaktır. Gölgeler ne itaat eder ne de korkarlar, onlar hep yeni oluşların peşindedirler.

VI. Sesler ve Sessizlik

Sistem her zaman için kendisine muhalif akımların dilini ve taktiklerini ödünç alıp, yerliyurtlulaştırır. Sessizlikte böylesi taktiklerin başında gelmektedir. Sistem dışında sessizlik içinde müthiş bir akışkanlığı barındırmakta, adlandırılmalara karşı bir tekinsizliği imlemektedir. Sistem ile beraber sessizlikte uysallaşmış ve itaat etmeyen bedenleri cezalandırma aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Gürültüden arındırılmış gündelik hayatlarda her şey normal algısıyla yaşanılmaktadır. Artık sesler içersindeki en aykırı unsurlar ve akımlar birer ticaret ürününe dönüşebilmektedir. Sessizlik kadar müzikal sesler de eski tehditkâr niteliğini yitirmişe benzemekte. Seslerin ve sessizliğin tekrar yersiz yurtsuzlaşıp, virtüel güçlerini açığa çıkarabilmeleri biraz da tekil bireylerin tepkisel olmayan yaratıcı arzu üretimlerine bağlı. Gölgelerin sesleri de, devletin ele geçiremeyeceği  böylesi bir akışkanlıkta var olur.

Notlar:

Ayhan, Ece (1996) “ Şairlerin Elinde Şiirden Başka Şeyler de Vardır”, Dipyazılar içinde, İzzet Yasar ile Söyleşi, Haziran 1982, Gösteri, İstanbul: YKY.

Badio, Alain (2005) “ Yaygın Kullanımı Açısından Heidegger” Felsefe İçin Manifesto içinde, Çev. Nilgün Tutal- Hakkı Hünler, İzmir: Ara-lık Yayınları.

Deleuze, Gilles (1995) “ Control and Becoming” Inside Negotiations (1972-1990), translated by Martin Joughin, New York:  Columbia University Press.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2004) Çokluk: İmparatorluk Çağında Savaş ve Demokrasi, İngilizce’den Çev. Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Hardt, Michael & Negri, Antonio (2011) Ortak Zenginlik, İngilizce’den Çev. Eflâ- Barış Yıldırım, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sartre, Jean Paul (1999) “ Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’ne Önsöz”, Hepimiz Katiliz: Sömürgecilik Bir Sistemdir içinde, Çev. Mustafa Gümrükçü ve Mustafa İdeli, Eylül 1961, İstanbul: Belge Yayınları.

Nietzsche, Friedrich (1999) Ecce Homo: Kişi Nasıl Kendisi Olur, Çev. Can Alkor, İstanbul: YKY.

Löwy, Michael (2009) Sabah Yıldızı: Gerçeküstücülük ve Marksizm, Fransızca’dan Çev. Aslıhan Aydın ve U. Uraz Aydın, İstanbul: Versus Kitap.

Merleau-Ponty, Maurice (2003) Göz ve Tin, Fransızcadan Çev. Ahmet Soysal, Le Tholonet, Temmuz-Ağustos 1960, İstanbul: Metis Yayınları.

Soysal, Ahmet (2008) Devrim Düşüncesi, İstanbul: Versus Kitap.

Spinoza, Benedictus [Baruch] (2009)  Geometrik Düzene Göre Kanıtlanmış ve Beş Bölüme Ayrılmış Olan : Etika, Bölüm III, Önerme VI, Çev. Hilmi Ziya Ülken, Ankara: Dost Kitabevi.

Steiner, Anne ve Debray, Loïc (2009) Kızıl Ordu Fraksiyonu: Batı Avrupa’da Şehir Gerillası, Çev. Ruşen Çakır, İstanbul: Metis Yayınları.

Written by: Mehmet Oruç

Published on the Qijika Reş, volume 5

Savaş Göstergesinin Ekonomi Politiği

Posted in political writings / politik yazılar with tags , , , , , , , , , , on March 8, 2012 by arabolge



Bu çalışmada, yaşanan savaşların ürettiği gösterge değerlerin (tüketilen savaş görüntüleri, televizyon seyirliği olarak savaş) analizi daha çok Virilio ve Baudrillard’ın ürettiği kavramlara dayanılarak gerçekleştirilecektir. Ve savaşların üretilme sürecinde kapitalist sermaye ile yaşamsal bağlantıları açıklanarak, tüketim düzlemindeki varlığı medyadaki göstergeler üzerinden tartışılmaya çalışılacaktır.

 

I. Savaş ve Görsel Akışlar Arasındaki Bağlar

Her savaş kendi seyircisini de yaratır. Televizyon ekranlarıyla kurulan bu ilişki iki boyuta sahiptir. İlki seyircileri vicdani bir yükten kurtarmaya yarar,  ikincisi isyana davetiye çıkarır. Alternatif bir medya yaratılıp, yayıldıkça bu isyan çoğalmaya devam eder. Herhangi bir bireyin tekil rahatsızlığı başka bir tekil rahatsızlıkla yan yana geldiği ölçüde, haklı talepler etrafındaki bir ağı sansürlemek de giderek zorlaşacaktır. Merkezi olmayan çoğul tekillikler ellerine kendi kameralarını, kendi sözlerini alıp, kendileri için yaşamalıdırlar.

Marx’ın kapitalist sermayenin birikimi için yaptığı ‘azami kâr‘ elde etme düsturunu, kapitalist savaşlar için de kullanabiliriz. Günümüzün savaşları, ister terör eylemi (devlet terörü, canlı bomba) ister ırkçı savaşlar, isterse küresel sömürü savaşları olsun, belli bir ekonomik rant ya da gelir elde etme boyutuna sahip bulunmaktadır.

Başka bir deyişle dünyanın küresel burjuvazisi bu savaşlardan daha fazla palazlanmış olarak çıkmakta, yoksullar ve işsizler içinse bu daha fazla korku ve açlık anlamına gelmektedir. Günümüzde ABD, AB v.b devletlerin öncülüğünde gerçekleşen bu savaş makinesi bütün sınırları aşındırmaktadır. Artık içerisi ve dışarısı ayrımı geçerliliğini yitirmiştir. Bütün bir yeryüzü savaş alanı olarak görülebilir. Savaşların olmadığı zamanlar bile her an bir savaşsal şiddetin gölgesinde geçer. Soğuk savaş örneğinde olduğu gibi. Biyo-iktidar çözümlemesi bu her yerdeliğin savaş ağlarıyla kuşatılmış olduğu gerçeğini gayet yerinde açıklamaktadır. Bu kavrayış biçimi bizleri pasif bir itaate yollamaktan çok, direnişe çağırır.

essai sur les conséquences du développement de l'informatique, éd. Galilée, 1998

Virilio’da ulusal sınırların değer aşımına ulaşmasını televizyon ve yeni görsel rejim ağı üzerinden yapmaktadır:

Dalgaların sınır- hızlarının kullanılması sayesinde live’ın, canlı yayının, ‘doğrudan’ın belirişi, bildiğimiz ‘tele-vizyonu’, uzaktan- görmeyi bir BÜYÜK GEZEGEN OPTİĞİ haline getirmektedir. CNN ve onun benzerleriyle birlikte, evde izlenen televizyon yerini TELE-GÖZETİME bırakmaktadır. ( Virilio, 2003: 17)

Virilio, artan live kameraları, bilgisayar teknolojileri, internet yüzünden tüm küresel mekânın bir tür tele-gözetim mekânına dönüştüğünü belirtmektedir. (20) Bu sav oldukça abartılı görünmekle birlikte, belli bir gerçeklik payı da taşımaktadır. Günümüzde olup biten bireyselleşme politikasını da, bedeni tahakküm altına alan imgesel saldırılar olarak açıklamaktadır: İçinde bulunduğumuz kalabalık görsel-işitsel ortam bizi öyle bir hale getirdi ki uzun zamandır bedenimizin bu çeşitli görüntüleriyle ilgilenmiyoruz. Bu görüntüler bilinmeyen kurmay heyetleri- asker ve polis ama aynı zamanda reklamcılık v.b.- tarafından elimizden alınıyor, başka şeye dönüştürülüyor, araştırılıyor, bizim rızamız olmadan manipüle ediliyor. (32) Virilio, işte böylesi pek iç açıcı olmayan gelecek ve şimdiki zaman tespitleri yapıyor. Ekranın nasıl bir bağımlılık yarattığını, ta çocukluktan itibaren televizyonla büyümenin yarattığı iletişim bozukluklarını vurgular. (40)

Seyircinin televizyon ile olan ilişkisinin aktif mi edilgen mi olduğu konusu oldukça tartışmalıdır. Sözgelimi kültürel çalışmalar yaklaşımı seyircilerin medya ürünlerinin tüketimine kendi anlamlarını oluşturacak biçimde etkin olarak katıldıklarını varsayar. (Golding ve Murdock, 2002: 63) Buna paralel olarak Bolin’de seyirciye meta olarak yaklaşılmasını (seyirci davranışlarının önceden tahmin edilip, sınıflandırılması) onaylamayarak, dinleyicilerin, okuyucuların ve izleyicilerin medya ile olan ilişkilerinde kendi anlamlarını, tavırlarını ve düşüncelerini ürettiğini belirtir. (Bolin, 2005: 296-97)

Savaşın günümüz küresel simülasyon çağında her boyutta ve her an işlendiğini düşünebiliriz. Bireyi edilgen kılan her tür kültür, medya ve imgenin bu inceltilmiş ve yaygınlaştırılmış savaşla bir ilgisi olduğunu düşünebiliriz. Ve tabii ki sermayenin tüm bu hem üreten hem de tüketen birey-kitleler üzerinden kendi birikimini ve kârını daima artırmaya çalıştığını ve çoğu zaman artırdığını tespit edebiliriz. Buna karşılık şiddetli direnişlerin, isyanların yaşandığını da akıldan çıkarmamamız gerekir. Alternatif yaşama ve siyaset yöntemlerinin her an geliştirildiği ve uygulanmaya çalışıldığı da başka bir gerçeği oluşturmaktadır.

Virilio çağın nihilizmi olarak aktarabileceğimiz bir örnek verir: ‘İntihar edeceklerini, olay tarihi olan 25 Mart’tan haftalar önce internetten ilan eden Heaven’s Gate adlı siber- tarikatın toplu intiharı. (43) Bu örnek tekil olarak çağın atmosferini vermede belki bir ipucu olarak kabul edilebilir. Kapitalist uygarlığın yaşamı anlamsızlaştırmasına karşılık gelişen teslimiyetçi bir tepki olarak yorumlanabilir. Bu durumu olumsuz bir direniş biçimi olarak da algılayabiliriz. İnsanın insana olan bu anlaşılması zor tele- gözetim ve güvensizliği yorumlarından sonra Virilio, I. Paylaşım savaşına gelir. Bu savaşı şöyle yorumlar:

Evrenselci savaş kitle imhasına yönelik tüm bir askeri- sınai cephaneliği kullanması nedeniyle insanlığın insana karşı yürüttüğü ilk bütüncül savaş olacak, bu askeri- sınai cephanelik giderek fizikten biyolojiye, psikolojiye uzanan bir bilimsel toplam içerecekti. (55) Bu anlamda bir tür biyo- savaş tanımı geliştirmiştir. Fakat I. dünya savaşının ekonomik-politik bir değerlendirmesini yapmaktan uzaktır. Virilio, bu açıklama tarzıyla sadece kışkırtıcı olmaya çalışır gibi görünmektedir. Ve çağımızın savaş halini ‘ enformasyon bombası’ kavramsallaştırmasıyla yapar:

…. Atom bombasının ardından yaşadığımız bin yıl sonunda ortaya ikinci bir bombanın hayaleti çıkmıştır. Bu bomba enformasyonun interaktifliği aracılığıyla uluslar arasındaki barışı parçalama yeteneğine sahip olan enformasyon bombasıdır. (63)

Temmuz 1962’de American Telephone ve Telegraph şirketinin uydusunun uzaya fırlatılmasıyla ABD ve Avrup a arasında ilk doğrudan televizyon yayınının kurulduğunu, bu durumunda, kıtalararası bir teşhirciliği körüklediğini belirtir. ‘hear it now’, -anında duy – döneminden, ‘see it now’- anında gör- dönemine geçildiğini vurgular. Bu her türlü etik sınır ile oynayan medya ve internet yöntemlerinin, hakikati de öldürdüğünü düşünür, Rudyard Kipling’in bir sözünü hatırlatır: ‘ Bir savaşın ilk kurbanı her zaman hakikattir.’ (87)

Virilio, Hiroşima (1945), Folkland (1982) ve Körfez savaşlarını (1991) hızlılık üzerinden tanımlamaktadır. Ve bu çatışmalara war games, savaş oyunları, görüntüler savaşı denildiğini açıklar. Bu savaşların gerçek ile sanal arasındaki metafizik çatışmalar olduğunu düşünür.

Virilio, ABD yönetiminin 10 Şubat 1998’de Irak’a saldırıyı ertelediğini, bunun nedeninin de Japonya’da düzenlenmekte olan kış olimpiyatları olduğunu belirtir. Savaşın medya üzerinden kesintisiz bir şekilde işlediği ve sermaye ile olan organik bağı hakkında, Virilio şöyle bir tespitte bulunur:

Böylece televizyon izleyicileri kış oyunlarının çoşkusu ile yeni bir Körfez Savaşının rahatsız edici görüntülerinden oluşan çelişkili manzaralar tarafından şaşkınlığa  uğratılmayacaklar, kanallar arasında zapping yapmaya gerek duymayacaklar, böylece hem savaşın hem de kış oyunlarının sponsorlarının çıkarları zarara uğramamış olacaktı. (100)

Bu iddia da epey akıldışı görünmekle birlikte üzerinde düşünüldüğünde haklı olabileceği düşünülmektedir. Virilio, çoğu zaman varsayımlarını empirik kanıtlarla temellendirememektedir. Bir tür kahince senaryolar geliştirmekte ve bu okuyucusu üzerinde inandırıcı bir etki bırakmaktadır. Son olarak insanlığın sönümlenmesi tehlikesine işaret eder:

‘Bütüncül savaş, ikinci dünya savaşı sırasında hayata geçirildi. 1939-1945 arasında Auschwitz ve Hiroşima’da artık yalnızca düşman değil, tüm insan türü tehdit altındaydı.’ (134)

II. Egemen Medyanın Gösterge Ekonomi Politiği


Bir yandan küresel bir savaş devam ederken, bu savaş egemen medyada tüm tehditlerinden ve gerçekliğinden arındırılarak sunulmaktadır. 2001’deki 11 eylül saldırıları, sonrasında Irak işgali, yakın zamandaki Arap isyanları bir tür normallik algısı çerçevesinde, olup bitenler saldırıyı gerçekleştiren ülkeler (ABD, NATO, Arap ülkelerinin başbakanları) meşru bir görevi yerine getiriyormuşçasına sunulmaktadır.

Burada, egemen konumdaki medyanın savaş göstergesinin ekonomi politiğini Baudrillard üzerinden açıklamaya çalışacağım. Baudrillard, metadaki kullanım ve değişim değerlerini göstergelere de uygular. Göstergeler üzerinde toplumsal olarak anlaşmaya vardığımız kültürel kodlardır. Bu kodların inşasına toplumsal statülerimize göre katkıda bulunuruz. Daha çok alt ve orta sınıfların, üst sınıftaki insanların tüketim değerlerine öykünmesiyle bu gösterge değişim değeri şekillenmektedir.

Alt sınıfların amacı hem bir prestij göstergesi ve toplumsal konum teminatı hem de bir yatırım gibi gördükleri aracı ne yapıp edip satın almaktır. (Baudrillard, 2009: 42) Gösterge değerini Bolin, eğer kullanım değeri pazar ekonomisin dışında ürünün niteliği, değişim değeri pazardaki fiyatıysa, gösterge değerinin bu meta tüketildiğinde ya da harcanıldığında kişiye kazandırdığı statü olduğunu açıklar. Ve aynı zamanda bunun bir toplumsal farklılık yarattığını belirtir. Örneğin bir araba almak istediğinde bunun markasının Bentley ya da Toyota olmasının O’nu diğer yakın çevresindeki arkadaşlarından ayıracağı bir seçim olacağını, bir statü üreteceğini aktarır. (2005: 292) Artık bu mübadele ilişkisinde önemli olan hangi metanın ne kadar gösterge değerine sahip olduğu, tüketicisine hangi oranda toplumsal prestij bahşetmekte olduğudur.

Postmodern kapitalizmin kendinden öncekinden önemli bir farkı eşdeğerlerin mübadelesine sembolik bir boyut katmış olmasıdır. Baudrillard’ın da işaret ettiği gibi statüye, prestije, modaya ait göstergelerle kuşanmış simgesel tüketim objesi anlamını hiyerarşik bir önem sırasına göre konumlanmış diğer objelerden farkı temelinde kazanır. (Çabuklu, 2004:16)

Baudrillard, gösterge ekonomi politiği üzerine çalışmaların oldukça az olduğunu belirterek, şu yorumda bulunur: ‘ Ekonomik düzende belirleyici olan, birikim ya da artı-değerin elde edilme biçimidir. (Kültürel) göstergeler düzeninde belirleyici olansa harcama, yani yaşamın her alanına egemen olan koda boyun eğip, töz değişikliğine uğrayarak gösterge/ değer biçimini alan ekonomik değişim değeridir.’ (134)

Medyadan yayılan göstergelere her bir seyirci farklı bir tepki verecektir. Ve bu göstergelerin maddi olmayan üretimi konusunda Baudrillard pek açıklayıcı bilgiler sunamamaktadır. Çağımız televizyon seyircisinin bu her türlü etik değerden arındırılmış sermaye savaşlarını izlerken gösterge kodlarıyla olası ilişkilenmesini, Baudrillard’ın şu gösterge yorumu biraz olsun açıklamaktadır:

Bizim toplumlarımızın ekonomi politik (meta/ biçim ve gösterge/ biçim) adlı temel koduysa bilinçli öznelerin içeriklere yabancılaşmalarını sağlamak yerine değiş tokuş düzenine akılcı bir görünüm kazandırarak, kod ve anlama boyun eğen bir iletişim süreci oluşturmaya çalışmaktadır. (179)

Günümüzdeki ekonomi politiğin konusunun aynı anda hem meta hem de gösterge olduğunu vurgulamakta ve bu ikisinin birbirinden ayrılamayacağını açıklamaktadır. (180) Nasıl ki meta üretimi belli bir artı değer üzerinden varlığını koruyorsa, göstergeler de yine bir artı değer üzerinden (izlenme oranları, reklamlar, tiraj) kendi varlığını korumaktadır. (Göstergeler kuramının oluşumunda Saussure ve Barthes’dan yararlanır.) En fazla izlenileceği, dikkat çekeceği düşünülen konular ve hikâyeler, herkesin anlayacağı bir görsel dille temsil edilmektedir. Kapitalist savaşlarda bunlar arasında heyecan uyandıran sıradan bir görsel metaya indirgenmektedir. Bizim başımıza gelmediği sürece, sadece kısa bir anlığına huzursuzluğa kapılabiliriz. Hiç değilse egemen medyanın böylesi bir misyonu olduğunu iddia edebiliriz. Baudrillard, göstergenin nedensizliğini tartışmaya açar. Ve nedensizliği; göstergenin bu=bu ‘dan başka bir anlama sahip olamaz türünden denklemsel ilişkiler kurmasını sağlayan kendini gizleme biçimiyle ilgili olduğunu belirtir. Bunu önümüze sunulan görselliği hiç düşünmeden, sorgulamadan alımlamak olarak yorumlayabiliriz. Göstergenin bu=bu’su başka hiçbir tanımlamaya yer bırakmadan olup bitenleri kabullenmeyi çağrıştırmaktadır.

Baudrillard mistifikasyonu şöyle ifade eder: ‘ Göstergeyi gerçeğin kendisi gibi kabul eden ve gerçeği de gösterge üstüne oturtan kısır döngünün her türlü metafizik (ideolojik) sonucun elde edilmesini sağlayan, gizemli bir şeye benzemektedir.’ (190) Gerçeğin nasıl olup da bir gösterge üzerinden gizemlileştirildiğini, egemen medyanın kodlarından rahat bir şekilde okuyabiliriz. Savaş sırasında ki yaşanan kayıplar, yerle bir olan şehirler belli bir sayısal mistifikasyonla aktarılmaktadır. Baudrillard gönderilenin gerçeğin kendisi olmadığını, bunun zihinsel bir eylemden ibaret olduğunu düşünür. Bu durum ‘gerçek’ bir masanın olmayışına benzer. Bakıldığı zaman bu şekilde algılanan bir şey varsa bunun nedeninin, onun daha önceden bir eşdeğerlik düzenine boyun eğilerek tanımlanmış olması olduğunu aktarır. (a.g.y.,190) Burada bir tür gerçeklik simülakrı, gösterilen üzerinden gerçekleşmektedir.

Değişim değerinin metadaki kullanım değerini gizleme sürecinin bir benzerinin (meta fetişizmi) gösterenin, gösteren ve gösterilen arasındaki benzerliği gizlemeye çalışmasında yaşandığını açıklar. (192) Ve göstergeyi, gerçeğin kodla yaptığı suç ortaklığı olarak tanımlar.(195) Bu anlamda Baudrillard hiçbir zaman gerçeğin görüntüsüne sahip olamayacağımızı, belli gösteren rejimleri arkasına gizlenmiş sermaye medyaları tarafından simülasyonlarının [1] bilgisine sahip olduğumuz gerçekliklerle kuşatıldığımızı anlatmaya çalışır gibidir. Ve son bir çaba olarak, göstergelerin maskesini indirmeye çağrıda bulunur. (202)

III.


Savaş göstergelerinin, savaşların asıl üreticileriyle benzer ticari kaygıları paylaşan medya organlarınca her türlü etik ilkeden uzak bir biçimde sunulduğu görülmektedir. Bu gösterge değerleri üzerinden medya farklı bir değişim değeri yaratmaktadır. Bu örneğin Irak savaşını en tarafsız biz veriyoruz diye bir marka yaratmaya benzemektedir. Bu süreçte her bir ticari kanal kendi gösterge değerini yaratmak için rekabet etmektedir. Üretilen bu medya göstergeleri karşısında seyirciler kendi toplumsal ilişkilenmeleri ve anlam üretimleriyle direnen bir çizgide yer alabilirler. Virilio’nun sunduğu insanın sönümlenmesi tezine karşılık kendi alternatif medya sistemlerini kurmak için harekete geçebilirler. Ve Baudrillard’ın gösterge değerini birbirlerini aldatmak yerine geliştirmek adına kullanabilirler. Bunun içinde  insanın kendi arzusuyla hareket etmesini sönümlendirmeye çağıran ve uğraşan  tüm temsil merkezlerine karşı savaşması gerekmektedir.

[1] (Simülasyon konusunda Baudrillard şöyle bir tanım geliştirmektedir: ‘ Burada bir taklit, suret ya da parodiden değil aslı yerine göstergeleri konulmuş bir gerçek, bir başka deyişle her türlü gerçek süreç yerine işlemsel ikizini koyan bir caydırma olayından söz ediyoruz.’ ( 2003: 17) Egemen medyadaki savaş temsillerini de, gerçekte o anda olup biten- tüm duyumsal ve bedensel ağırlığıyla- gerçek savaşın simülakrı olarak düşünebiliriz. )

Kaynakça:

Baudrillard, Jean (2009) Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri, Çev. Oğuz Adanır, Ali Bilgin, İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi.

Baudrillard, Jean (2003) Simülakrlar ve Simülasyon, Çev. Oğuz Adanır, Ankara: Doğu Batı Yayınları.

Bolin, Göran (2005) “Notes From Inside the Factory: The Production and Consumption of Signs and Sign Value in Media Industries”, Social Semiotics, 15:3, 289-306.

Çabuklu, Yaşar (2004) Postmodern Toplumda Kriz ve Siyaset, İstanbul: Kanat Kitap.

Golding, Peter ve Graham Murdock [1991](2002) “Kültür , İletişim ve Ekonomi Politik”, Çev. D. Beybin Kejanlıoğlu, Medya, Kültür, Siyaset içinde (der.) Süleyman İrvan, Ankara: Alp Yayınevi.

Virilio, Paul (2003) Enformasyon Bombası, Çev. Kaya Şahin, İstanbul: Metis Yayınları.

 Written by: Mehmet Oruç


Şu Hakikat Dedikleri

Posted in poems / şiirler with tags , , on January 27, 2012 by arabolge
Flotsam at Noon (Imaginary Landscape). 1952

Adolph Gottlieb (1903-1974): Flotsam at Noon (Imaginary Landscape). 1952

 

Two Grey Discs, 1969

Untitled, 1973.

Untitled, 1973.

biraz da karanlığa ihtiyacımız var,
kendi içinde bellek
sonsuzluğu da taşır mı acaba?
dokunmaya çalıştıkça yitip giden
mutlak an
her şeyin sıfırlandığı
ufukta belirsizlik titreşirken
bedenlerde kaybolmak istiyor
büyülü bir hızla
moleküler akışta
notalara eşlik eden manzarayla
sarsılmak
işte buydu dünyayla arandaki bağ
şu hakikat dedikleri
kimsenin anlamayacağı
ve senin çok yakınında olan şey
kendi ölümünün bilgisine sahip olmak gibi.

Written by: Mehmet Oruç

Çivi İzi Çiviyi Söker ya da Bir Distopik Hiciv: Brazil

Posted in on cinema / sinema üzerine with tags , , , , on January 22, 2012 by arabolge

 

 

 

 

 

 

Terry Gilliam’ın yönettiği  Brazil (1985 yapımı) tüm zamanların en iyi bilimkurgu/fantezi filmleri arasında gösterilen bir film. Bilimkurgu deyince müspet bilimlerin kurgusunu arayanları hayal kırıklığına uğratabilir belki. Ama bilim ve sosyal bilim arasındaki ayrım, iş kurgu olduğunda daha da bulanıklaşıyor. Bilimkurgu, toplum ve bilim arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle aynı zamanda sosyal bilim kurgudur ya da teknoloji, sadece şu andan “ileri” teknoloji olmadığı için, toplumsal bağlamlar değiştiğinde teknoloji nasıl bir güzergâhta ilerlerdi’nin üzerine giden her kurgu bilimkurgudur. Belki de bu yüzden film, distopik hiciv olarak da sınıflandırılmış. Film, ayrıca, tarihle kurduğu aidiyetsiz, melez ilişki ve metinlerarası göndermeleri nedeniyle postmodern bir film olarak da incelenmiş (ki film, 20. yy.’da herhangi bir yerde ve saat 8.49’da geçer).

Ancak Brazil’in bu kadar etkileyici olmasının bir nedeni, yazıyla kurduğu ilişkinin kendisi: Yazının tabelalarda, panolarda, afişlerde ya da duvar yazılarında, fonda orada burada akıp giden hareketli imajların arkasında yazılı olarak orada duran sloganların hakikat olmama halini yine yazıyla hicveden bir öğe olarak kullanımı açısından dikkat çekici bir film.

Filmde olaylar, bir sineğin, totalitaryan bir toplumun enformasyon bakanlığının yazıcısına düşmesi ve o anda suç kaydında yazılmakta olan Tuttle Archibal’ın önadını, Tuttle’dan Buttle’a (Bettle’ın B’si? belki) dönüştürmesiyle başlıyor. Bu isim karmaşasıyla, yanlış kişi tutuklanır ve öldürülür. Durum, sisteme en az hasarla ört bas edilmeye çalışılırken, araya bir aşk hikâyesi de girer.

Tuttle, asıl aranan kişi, Merkezi Hizmetler’in (ki merkezi yönetim, filmde, her bir yeri bir göbek kordonu gibi birbirine bağlayan ve gözetimin ve bilgi akışının da içinden gerçekleştiği (hayır kablolar değil) devasa borularla temsil edilir) kontrol ettiği tamir işine, bilgi toplumunun bir Ninja-gerillası, nevi şahsına münhasır yasa-dışı “serbest çalışan yıkıcı” bir ısıtma muhendisidir. Bu arada olaya yanlışlıkla tutuklanan Buttle’ın komşusu girer ve bu kadın, filmin asıl anti-kahramanı Bilgi Erişim Birimi memurunun (ama aynı zamanda rüyalarında sistemin metaforu olan tekno-Samuray’la döğüşüp duran bir garip yeni Don Kişot’tur) rüyalarındaki kadının ta kendisidir. Ve böylece, sisteme başkaldırı, bir aşk hikâyesi ve kaçışla birleşir (ki G. Orwell’ın 1984’uyle epey benzerlikler gösteriyor. Bildiğim kadarıyla çekim aşamasında film geçici olarak 1984½ olarak da adlandırılmış).

Filmdeki teknoloji bir yandan “ileri”. Ama bir yandan aşırı hantal ve hatta grotesk. Bilgi, kaba saba ama saydam ekranlı bilgisayarlarla gönderilir ama cevap, her yeri saran borulardan tüpler içinde kâğıtlara yazılı olarak gelir örneğin. Benzer bir bilgi toplumu teknolojisi Futurama’nın bir bölümünde de vardı.

“20. yy.’da herhangi bir zamanda” olmakta olan bu totaliter toplum, bir yandan modernite projesini eleştiren düşünürlerin (Weber’den Frankfurt Okulu’na oradan Foucault’ya) eleştirilerinin cisimleşmesi olarak da okunabilir: Bilgi ve rasyonelleşme bizi özgürleştireceği yerde (ki filmin en büyük ironilerinden biri Bilgi Bakanlığı’nın önünde kocaman harflerle anıtsal “Hakikat sizi özgür kılar” (“the turth shall make you free” yazısıdır) çok daha total bir tahakküme, araçsal aklın ya da öznel aklın nesnel akıl üzerindeki tahakkümüne götürecektir. Ama filmi bu izlek üzerinden değil de, çok daha özgün bulduğum film, kurgu ve akan imajlarla, yazı arasında kurulan ilişki üzerinden tartışmaya çalışacağım.

Zaten iki şeyden bahsettik: Böcek (gerçek), yazıcıya düşer ve bilgisayardan gelen yazıyı (kurgu/kod) dönüştürür. Ve bu travmatik karşılaşmadan doğan olaylar, hakikati temsil ettiğini iddia eden sisteme bir başkaldırı öyküsüne dönüşür. Ancak yazılı olanın, kayıtların, gerçeğin ta kendisi olarak görüldüğü bu bürokratik toplumda (ki bürokrasinin varoluş ilkesi de budur), gerçeğin gerçekliğe (aynı zamanda paralel akan olay örgüsünde rüya/aşk’ın sisteme) nüfuzuyla olaylar sarpa sarar. Bu arada sistemin egemen anlatısını gösteren yazıya paralel akan başka bir yazı daha vardır.

İkinci olarak, yazı, olayların arka planında durarak, kurumların ideolojisinin sloganı olan bir unsurdan, gerçek ile ideoloji arasındaki uçurumu gösteren bir tersine çevirmeyle ironi unsuruna dönüşür. Örneğin, korkuyla beslenen bu bilgi toplumunun gerçek hayatının sokaklarında bir yandan orda burada bombalar patlar ve renkli afiş ve ilanlar bas bas bağırır (“üst düzey güvenlik”, “korkusuz lüks” ve “şüphe olmaksızın eğlence”- ki Enformasyon Bakanlığı’nın duvarlarında yazılı vecizlerden biri de “şüphe güveni doğurur ”dur- vaat eden tatil merkezleri reklamları örneğin). Ama öte yandan siyah bir boyayla duvara el yazısıyla çiziktirilen eğreti “gerçeklik” sözcüğü Buttle’ın oturduğu semtin duvarında göze çarpar. Filmin artık gerçeğin, gerçekliğin ve hezeyanların iç içe geçtiği son sahneden önceki sahnelerde ise, Bilgi Bakanlığı bombalanırken, arkada “Utopia Airways” afişi dikkat çeker.

Sistemin merkezine girmek içinse anahtar şifre “makinanın hayaleti” metaforuyla pudra dökülmüş lavabo tezgahına yazılır: “EREIAMJ.H” (“here I am”- burdayım/ J. H.- Sam Lowry’nin ölen babasının ismidir bu).

Kim Greist in Brazil as Jill Layton

Bu film, lirik bir film değil belki. Ama aynı kurgu içinde metinlerin ve dilin değişik katmanlarının yüzeyde iç içe geçmesi, yazının (ve görsel göstergelerin) diğer yazılara ve göstergelere karşı bozucu/geçersizleştirici ve bazen de pekiştirici ironik bir unsur olarak kullanılması açısından kesinlikle şiirsel. Kadının ve aşkın, sembolik düzeni sarsıcı bir unsur olarak kullanılması ise- ki bu kısa yazıda bu konuya girmeyeceğim- bir ilk değil. Ve , Zindan Adası, Inception gibi filmler düşünüldüğünde son da olmadığı açık.

Written by: Gökçen Ertuğrul

Uludere Yollarında Katırlar ve Çocuklar

Posted in poems / şiirler with tags , on January 5, 2012 by arabolge

Çocuk ve Allah demişti şair,

Zaman, Çocuklar ve Katırları soruyor şimdi.

Niçin böyle örtmüşler üstümü
Çok muntazam ki bana hüzün verir.
Ağarırken uzak rüzgârlar içinde
Oyuncaklar gibi şehir.
Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum
Beraber duyuyoruz yavaş ve tenha
Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,
Büyüyor göllerde kamış.
Fakat değnekten atım nerde
Kardeşim su versin ona, susamış.

Sahibinin kırbaçladığı At için ağladı şair filozof,
Öyle bir ağlamaktı ki bu geri dönüşü yoktu.
Ama öyle görünüyor ki şimdi asıl mesele neden Nietzsche’nin kırbaçlanan ata ağladığı değildir,
Asıl mesele kırbaçlanan ata ağlayamayabilenlerdir.
Bir katır başı, gövdesi yok, Uludere yollarında

Uludere yollarında bir Turin Atı
Ağlar durur gözleri yaşlı.
Gövdesi yok, Uludere yollarında bir katır başı kalmış geriye parçalanmış gövdeden, bir Turin Atı başı.
Başı katır, gövdesi çocuk, gövdesi çok, çok gövdesi çok, Uludere yollarında bir katır başı, dağılmış bedeni bir Turin Atı, Nietzsche’si yok bir Turin Atı.
Katır bir yana çocuk bir yana
Hatır bir yana gönül bir yana
Uludere yollarında bir katır başı
Kırk katır mı kırk satır mı?
El ele tutuşuk iki çocuk sığınmışlar dam dibine gibi katır dibine
Katır sarınamamış
Kar örtememiş
Örtememiş örtememiş
Uludere yollarında bir katır başı, başı gövdesinden fırlamış kopmuş düşmüş bir yanına yolun bir Turin Atı,
Baş bir yana gövde bir yana
Mazot kokusu sinmiş üstüne
Bir de ayaz
Bir de umut
Hepside çocuk
Hepside el ele yüzyıldır gitmiş gelmişler katırlarla
Yüzyıldır sınır aşmışlar
Yüzyıldır kendi mazotlarını kendileri taşımışlar
Uludere yollarında, bir katır başı, mazot bir yana, çocuk bir yana, katır bir yana
Kanları birbirine karışmış duaları korkuları birbirine karışmış gövdeleri etleri organları birbirine karışmış
Katırlar çocuk çocuklar katır olmuş Uludere yollarında
Uludere yollarında
Kutsalı yok günler
İnsanı yok yerler
Devleti yok birliktelikler
Sınırı kendinden geçitler
Katırlarla çocukların duası olmuş
Uludere yollarında bir katır başı sormuş: Gövdeme ne oldu?
Kimsecikler duymamış katır başını.
Uludere yollarında başsız bir çocuk gövdesi kalkmış ayağa, aranıyormuş: Başım nerede? Başım nerede?
Bir cevap veren bulamamış kendine.
Katır ortalıkta koşturup duran çocuk gövdeye eklemiş başını, katır çocuk, çocuk katır olmuş, görmüşler olup biteni.
Herkes öyle acılıymış ki
Görmemişler ortalıkta şaşkın gezinip duran ne katır başlı çocuğu ne çocuk gövdeli katırı, göremezlermiş çünkü
Dizi dizi dizmişler çocukların parçalanmış bedenlerini
Sınırın sıfır noktasında
Soğuğun sıfır noktasında
Umudun sıfır noktasında
Sınır taşı başında
Zeytin ve ekmek ve çocuk ölüleri ve bir de kayıp kol ve bacaklar ve dağılmış gövdeleri ile katırlar görmüş, çocuk gövdeli katır ve katır başlı çocuk, bir Turin Atı ve bakmışlar bakmışlar:

Hâlbuki karın üstünde yalınayak yürüyüp ölmeyenlerdendiniz.
Sonra bir çocuğun, kar, ana, bayrak, dağ dediğini,
Sonra başka bir çocuğun kurt, öğretmen, köy, köpek dediğini,
Bir diğerinin kar, bayrak, dağ, ot, kızak
Buğday, ölmek,
Diğerinin köy, kalem, silgi
Tohum, ağaç, dağ, ekmek, peynir
Yoğurt, kardaş,
Allah, kaya, gök, hedik, dağ, tezek,
Jandarma, keklik, yayla
Ağaç, toprak, koyun dediğini duymuşlar.
Uludere yollarında katır başlı bir çocuk ve çocuk gövdeli katır durdular oracıkta ve hep orada olacaklar artık sınırın sıfır noktasını tutacaklar ve fısıldayacaklar:

Asıl sorun sınırların aşılması değil de neden aşılmadığıdır, neden pek
çoklarının hala sınırları aşmak istememesidir diyecekler.

Written by: Salihan Yazgaç

Bir Pazar Öğleden Sonrası

Posted in others with tags , , , , on December 25, 2011 by arabolge

Arvo Pärt, Für Alina

Bu tufandan sonra, isterim ki
yalnızca güvercin
ama bir tek güvercin
kurtulsun bir kez daha.

Boğulurum çünkü bu denizde,
uçup gitmese güvercin
ve getirmese son anda
o yaprağı.
(Bachmann, 1990: 18)

‘Bu çocuklar cam yiyordu, hangi çocuklar? Hiç kimse bilmiyordu..’

‘Çok sıkılırsan gider bir koyu kahve hazırlarsın kendine’ deyişini anımsadı belli belirsiz. Evet çok sıkılıyordu. Sanırım bu defa kahveler O’nu kurtarmaya yetmeyecekti. Ama olur mu kahveler O’nun gizli kurtarıcısıydılar. Teklifsiz bir misafirini ağırladığında özellikle. Bir tür sessizlikle başa çıkma denemesi de denilebilir. Suyun kaynamasını beklemek, fincanları raftan indirmek; birinin konuşmaya başlamasını beklemekten daha dayanılır geliyordu.

Böylesi zamanların bir diğer kurtarıcısı Beckett’ti O’nun için. Hayatını çok anlamlı ve düzenli yaşamaya çalışması büyük tehlikeydi. Bunun farkına varmasını sağlıyordu Beckett ve kahramanları.

Godot’da , yapacak hiçbir şeyin olmadığı o harika dünyayı keşfederiz. Sadece ayakkabılarımızı seyredeceğimiz ya da bir şalgam yerine bir havuca sahip olmak için direteceğimiz veya ahenkli şapkalar oyununu oynayacağımız bir dünya.’  ( Bersani ve Dutoit, 2006: 39-40)

Kapı açıldı. Gelen teklifsiz misafiriydi. O anda kedisi kuyruğunu kıstırıp büzüldüğü köşesinden şöyle bir başını uzattı. Sevimli ve uysal bir görünüşü vardı. Sanki içinden geçirdiğin düşünceleri sezmiş gibiydi. Aranızda kısa bir selamlaşma gerçekleşti. Karşılıklı gülümsediniz.

- Tam ben de sıkıntıdan kahve suyunu koymuştum, ne iyi yaptın gelerek.
- Hahaha… Kahveler iki oldu desene.

Kedi, kalkıp bacaklarına sırnaşmaya başladı. Bir yandan da masumca geriniyor. Birazdan miyavlayacak. Sanırım karnı acıktı. Mamasını bir fincanla ölçerek O’nun için hazırladığın kaba koyuverdin.

- Şimdi bizimle birlikte kahve içebilseydi ne keyifli olurdu, dedi gelen misafir.

Bu arada su kaynamıştı. Kahveleri hazırladın. Tüm bunlar olup biterken misafir başından geçen şeyleri anlatıyor, kısaca görüşmediğiniz zamanlarda ne yaptığını söylemeye çalışıyordu. Uzun zamandır birbirlerinden haber alamayan bütün insanlar bunu mu yaparlar acaba? Ne yaptın? Ve sözcüklerle bunu anlatmaya çalışmak birkaç yarım saatliğine, tüm o kaosumsu duygulanımları anlatmak..

Kahveler içilmeye başlandı. Sen de ne yaptığını anlatıyorsun. Bir şeyler okuduğunu, bir şeyler karaladığını, bunun ‘Cam Yiyen Çocuklar’ adında bir öykü olduğunu anlatıyorsun. Aklında hep parlayıp sönen düşler olduğunu söylüyorsun. Bu devletle, bu terör yasalarıyla yaşamanın zorluğundan her ikiniz de şikâyetçisiniz. Küçük aralıklar açmak istiyorsunuz bu baskıcı ortamda. Ruhunu daraltan sıkıntının kaynağı belki de her şeyin bu kadar paraya, hesaba ve mantığa boğulduğu bir yeryüzüydü. Siz nasıl bir yeryüzü istiyordunuz peki? Aşkın, şiirin ve felsefenin yeryüzünü bu sıkıntılardan kurtaracağı söylenebilir miydi?

Dostunla bu sorunları tartıştınız. Karşılık beklemeden verilen armağanlardan, etik sorumluluktan, başkasının yüzünden..

Karaladığın öyküyü okumak istediğini söyledi. Bitince verebileceğini söyledin. Ve ardından tuttuğun yolu hep takip etmen gerektiğinden bahsetti. Geçenlerde okuduğu bir kitaptan kendisini çok etkileyen bir alıntıyı bulmak için çantasını açtı. Defterine çiziktirdiği yeri bulup, okumaya başladı.

‘ O minik ışık noktasının, o ufacık olasılığın peşinden git, yol önünde uzanıyor’

Kedi de fırsat bu fırsat defterin ortasına kuruluverdi. Dostun nazik bir şekilde ensesinden tutup yere bıraktı. Ve devam etti:

‘-izle o yolu-başka her şeyi bir yana at.’ ( Van Gogh, 2010: 128)

Sözü bitince göz göze geldiniz. Karşılıklı gülüştünüz. Çok beğendiğini, çok güzel olduğunu söyledin. O ise sessiz kaldı.

Dışarıda yağmur yağmaya başlamıştı. Kahveler de çoktan bitmişti. İnsanın kendi sesine ve sözcüklerine yakın bir tarzda konuşan biriyle muhabbet etmesi düşüncesi hoşuna gitti. Bir benzerinle konuşman biraz olsun sıkıntılarını azalttı. Bu benzerlikte her ikinizde kendi farklarınızı yaşayabiliyordunuz.

Dostunu uğurladın. Giderken arkasından yola baktın. Düşünceli bir yürüyüşü vardı. Senin de içinden yürümek gelmişti ama evde kalmak düşüncesi daha ağır basmıştı sonra. Evde oturmak çok yormaya başlamıştı seni, belki de sıkıntının kaynağı buydu. Bu durumla ilgili bir şeyler geldi aklına. Kısa bir dalgınlık anı yaşadın.

İnsan ömrü boyunca aslında hep doğduğu evi arar. . Yeni gittiği, yeni taşındığı ya da yeniden hayata başladığı başka evlerde o evin düzenini kurmaya çalışır aslında. Bütün huzuru ve huzursuzluğu o evi bulup bulmamasıyla, o eve uzaklığı ve yakınlığıyla ilgilidir.’ (Gaston Bachelard)

Radyoyu açtın sonra. Kafana göre bir müzik bulamayınca kapattın. Bu aralar ne okuyayım diye geçirdin içinden. Biraz yağmuru seyrettin. Kahve fincanlarını öykünü yazmaya çalıştığın defterin yanına koymuştun ya, kedi bir zıplayışta fincanları devirdi. Ve artık öykün kahve lekesine bulandı. Buna sinirleneceğin yerde, gülümseyiverdin. Artık sessizliği büyütebilirdin, imgeler uçup dururken zihninde.

Şşşt ! Gürültü
edersek eğer
yeniden
başlayabilir zaman
( Claudel, 2000: 52)

Written by: Mehmet Oruç

Notlar:

Bachmann, Ingeborg ( 1990) Bu Tufandan Sonra: Ingeborg Bachmann’dan Seçme Yazılar, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Metis Yayınları.

Bersani, Leo ve Ulysse Dutoit (2006) Fakir Sanat Beckett, Rothko, Resnais, çev. Suat Kemal Angı, Ankara: Dost Kitabevi.

Claudel, Paul (2000) Japon Yelpazeleri İçin Yüz Tümce, çev. Samih Rifat, İstanbul: YKY.

Van Gogh, Vincent
(2010) Theo’ya Mektuplar, çev. Pınar Kür, İstanbul: YKY.

Images:

Norman Lewis, Twilight Sounds, 1947
Kenzo Okada, Footsteps,1954.

Yeryüzü neşeli ve kuru bir şekilde çınlar kulaklarında *

Posted in others on November 24, 2011 by arabolge

Louis Schanker, Untitled

Dere yataklarında asırlarca milim milim aşına oyula cilalana cilalana yaslanmışlar birbirlerine büyük boşlukları doldurmuş küçük boşluklara yer açmışlar kalp nedir görünce anladım o kanyonların kalbim kadar büyük taşlarını kaygan yumuşak yumuşak sevilmekten sularla tazecik cıbıl cıbıl bir çocuk ben susuz kanyonda bulmuş mutluluğu sekiyorken kayadan kayaya birlikte hopladık indik çıktık bir kayadan indik çıktık bir kayaya indik çıktık bir ruhtan indik çıktık bir ruha yine de kopup gelmedin bana sen başını yaslasan da koyağıma kopup gelmedin iyi ki de gelmedin istemezdim ama yine de batık bir diken usul usul kanatacak koyağı bilmem neden belki bilmezlikten gelmekten her şey de bilinecek değil ya!

Her şey bilinecek değil madam öyle ya!

Written by: Salihan Yazgaç

* Arseny Tarkovsky’in Ayna ( Zerkalo, 1975) filminde seslendirilen şiirinin son satırları.

Image:  Louis Schanker (1903-1981)  Untitled, 1955.

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.